السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.

Mawlana Sheikh Mehmed Adil. Translations.

Translations

2026-06-07 - Lefke

اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مُّعْرِضُونَ (21:1) Allah Azze ve Celle, "İnsanlara hesap verecekleri gün yaklaştı." buyuruyor. Onlar ise gaflet içinde, akılları o güne hiç gitmiyor. O günden uzak durmak istiyorlar. Kendi bildikleri yolda devam etmek istiyorlar. Hesap vermek kolay bir şey değildir. Aslında kolaydır, çünkü Allah affedicidir. Devletin veya özel kurumların, buralarda ya da başka yerlerdeki vergi dairelerinin hesapları çok kuvvetlidir; onlarda af diye bir şey yoktur. Sözde af derler; adam öldürürsün, affederler. Fakat Avrupa'da, Amerika'da devletin hesaplarına karışırsan seni affetmezler; hapse tıkarlar, ne zaman çıkacağın da belli olmaz. Allah indinde ise öyle değildir. Allah'ın hesabı vardır. Hesap vermeden önce, sen daha nefes alıyorken, dünyadayken Allah'tan af dilersen Allah affeder. Böylece hesabın kapanmış olur. Tövbe istiğfar edip günahların için af dilersen Allah seni affeder. Onun için Allah Azze ve Celle insanlara o günün yaklaştığını buyuruyor. "Bugünü kaçırmayın." diyor. Af gününü kaçırmayın. Daha sağlığınız yerindeyken dünyada gezin, dolaşın ama Allah Azze ve Celle'nin yolunu bırakmayın. Allah Azze ve Celle'nin rahmetinden uzak durmayın. Allah'ın merhameti çoktur. Onun için insanın ne zaman gözünü yumacağı, ne zaman son nefesini vereceği belli değildir. Kimse bir saat veya bir gün sonra yaşayacağının garantisini veremez; bunun garantisi yoktur. Bunun için Allah Azze ve Celle devamlı ahiretin yakın olduğunu buyuruyor. Ahiret yakındır, uzak değildir. Bazıları, "Kıyamet çok uzak." diyor. Kıyamet uzak olsa bile senin kıyametin gözünü yumduğunda kopar. Gözünü bir açıyorsun; mahşer gününde kabirden çıkmış, mahşere doğru gidiyorsun. O zaman, "Ne oldu? Onca sene mi yattık? Ne kadar çabuk geçti." dersin. Allah Azze ve Celle'nin buyurduğu gibi göz açıp kapayana kadar geçer. İnsanlar şaşkın bir vaziyette mahşere doğru giderler. Dünyadayken iyi şeyler yapan kişi, "İyilik yaptık." diyerek Allah'a şükreder, hamdeder. Dünyada Allah'tan uzak kalan ötekiler ise o vakit pişman olurlar. Orası, yapılan şeyler için duyulan pişmanlığın da fayda etmeyeceği bir yerdir. Dediğimiz gibi, dünyadayken herkes Allah'tan af dilesin. Tövbe edilsin ki Allah, işlenen günahları affetsin. Oysa günümüzde insanlar dinden çok uzak. Bir "eğlence" falan dediler mi, bir bakarsın binlerce insan toplanıyor, geliyor. "Şurada bir eğlence var; biz de gidip eğlenelim, kendimizi oyalayalım, sevinelim, mutlu olalım." diye koşturup giderler. Allah yolundan ise, "Aman biz ne yapacağız, öyle şey mi var?" diyerek uzak dururlar. Allah insanlara akıl fikir versin. Hidayet versin inşaAllah. Allah doğru yoldan ayırmasın.

2026-06-06 - Lefke

Allah Azze ve Celle, Kur'an-ı Azimüşşan'da şöyle buyuruyor: قُلۡ إِن كُنتُمۡ تُحِبُّونَ ٱللَّهَ فَٱتَّبِعُونِي يُحۡبِبۡكُمُ ٱللَّهُ وَيَغۡفِرۡ لَكُمۡ ذُنُوبَكُمۡۚ (3:31) Allah Azze ve Celle, Peygamber Efendimizin lisanından, "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." diyor. Allah'ın sevmesi en mühim şeydir. Allah seni nasıl sevecek? Peygamber Efendimize tabi olursan sever. Onun yolundan gidersen sever. Onu seversen, Allah seni sever. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem herkese, bütün insanlığa ve kâinata gönderilmiştir. Cinlere, insanlara, meleklere; herkese... Peygamber Efendimiz onların hepsinin peygamberidir. Kim Allah Azze ve Celle'nin rızasını ve sevgisini isterse, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e tabi olacak. Birileri çıkıp "İşte biz insanlığı seviyoruz." diyor. İnsanlığın neresini seveceksin? İnsanlık mı kaldı? Artık insanlık diye bir şey kalmadı. Yani "Ve izel vuhuşu huşiret." (81:5) diyor. "Vahşiler, vahşi bir kâinat meydana çıktığı zaman." diyor. Yani bu ayet ahir zamanı gösteriyor; insanlık kalmadı. Herkes vahşi bir mahluk gibi başkasına her türlü eziyeti vermeye hazırdır. Onun için en büyük eziyet de insanları doğru yoldan alıkoymaktır. Onlara doğru yolu göstermemektir. Doğru yolda gidenleri yalancılıkla itham edip, "Onların peşinden gitmeyin" diyerek çoğu insanı kandırmak ve bu büyük nimetten mahrum bırakmak, bu zamanın günlük, sıradan bir işi hâline gelmiştir. Müslümanlar için şeytan başka bir hile, başka bir fitne çıkarıyor ki Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e tazim etmesinler. Ondan bir şey ummasınlar, O'na yakın olmasınlar diye şeytan onları kandırmış. İki yönden de insanları nasıl kandırdığını anladık; bir şekilde insanları kandırıyor. Kâfirlere gelirsek, onlarda zaten hiç inanç kalmamış. Hepsi mantar gibi yerden bittiklerini zannediyorlar. Ruhtan, ahiretten, manevi dünyadan bihaber onlar. Onlar baştan kandırılmış, şeytanın tuzağına düşmüş insanlardır. Onun için Allah muhabbeti, Allah Azze ve Celle'nin sevgisi en mühim şeydir. İnsanlık için, her bir birey için ve bütün insanlık için Allah Azze ve Celle'yi tazim etmek, O'na inanmak insanlığın asıl işaretidir. O inanç olmazsa insanlık diye bir şey yoktur. Çünkü o zaman korkacakları bir şey de, ümit edecekleri bir şey de olmuyor. Ne cennetten ümitleri var ne de cehennemden korkuları var; "Öyle bir şey yok." diyorlar. Ama sonra tabii ki pişman olacaklar. İnsanoğlu bu hayata, bu dünyaya böyle ansızın gelmemiştir. Allah Azze ve Celle onun bedenini yaratmış, anne karnında yavaş yavaş büyütmüş ve ondan sonra o insanın vücuduna ruh verilmiştir. İnsan, o ruhla insan oluyor. Böylece diğer mahlukattan ayrılıyor. Diğer varlıklar insan gibi değildir; Allah Azze ve Celle insana farklı bir meziyet vermiştir. Onun için insan oldun mu Allah'a, Allah Azze ve Celle'ye inanacaksın. İnsanlığını bilesin. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e tazim edeceksin ki kurtuluşa eresin. Kurtuluşun odur; başka bir kurtuluş yolu yoktur. İnsanlar kendi kafalarına göre uydurdukları şeylerin hepsini denediler; hiçbirinden fayda görmeyip ortada kaldılar. Küfrün en büyük alameti ve işareti inattır. İnat eden kişi, inadında sonuna kadar direnir ve iman etmez. Ondan sonra da pişman olur ancak son pişmanlık fayda etmez. Onun için Allah Azze ve Celle'nin sevgisini isteyin ki O'nun muhabbetine nail olalım inşaAllah.

2026-06-05 - Lefke

Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem bir mübarek hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Dünya, müminin hapsidir, zindanıdır." Mümin için dünya öyle ferah bir yer değildir. Onun asıl ferahlığı ahirettedir. Kâfir için ise dünya cennettir, ahiret cennet değildir. Bunu mübarek Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem söylemiştir. Ahiretle mukayese edildiğinde, bu yaşadığımız en lüks hayat bile hapiste yaşamak gibi olur. Dünya, ahirete göre o kadar kıymetsiz, hiç değeri olmayan ve zor bir yerdir. Cennetteki güzellik, rahatlık ve dertsizlikle mukayese edilince, dünyada en yüksek makamda olan insan bile hapiste yaşıyor gibidir. Kâfir için ise durum tam tersidir. Burası onun cennetidir, bu dünya hayatı onun cennetidir. Çünkü ahirette gideceği o kötü yere göre, dünyada en kötü vaziyette olan bir kâfir bile cennette yaşamış gibi olur. Nitekim bir gün Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretleri, atının üzerinde şemsiye gibi bir gölgelikle müritlerinin eşliğinde ilerliyordu. Karşısına Mecusi veya imansız bir adam çıktı. Şeyhin atının yularından tuttu. Oradaki müritler müdahale etmek istediler ama Abdülkadir Geylani Hazretleri ders olsun diye onlara, "Dokunmayın, bakın ne söyleyecek." diyerek engel oldu. Adam, "Sana bir şey soracağım." dedi. "Ben bu perişan, aç bilaç, fakir halimle, ayağımda bir terlik bile yokken, siz Müslümanlar buranın benim cennetim, sizin ise hapsiniz olduğunu söylersiniz." "Bunu nasıl izah edebilirsin?" diye sordu. "Ben bu perişan vaziyetteyken, sen rahat rahat atın sırtında gidiyorsun; etrafında sevenlerinle güzel bir hayat yaşıyorsun." "Senin rahatın fevkalade yerinde." "Nasıl oluyor da burası sana hapis, bana ise cennet oluyor?" diye sormuş. Abdülkadir Geylani Hazretleri de şöyle buyurmuş: "Cennette bize verilecek ikramlardan ve mükafatlardan dolayı, biz bu dünyada ne kadar rahat olursak olalım, bu dünya bizim için bir hapis gibidir." "Ahirete, yani cennete kıyasla buradaki hayat bir hapis, bir sıkıntı sayılıyor." "Sen ise her ne kadar bu dünyada en kötü vaziyette olsan da, iman etmediğin için gireceğin cehenneme kıyasla, şu anki halin senin cennetin gibidir." Adam bunu duyunca düşünmüş ve hemen imana gelmiş. Bu vesileyle o da İslam'la şereflenmiş. Bu dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Asıl hayırlı olan ahirettir. Ayet-i kerimede "Efela ta'kılûn" (Hiç akletmez misiniz?) buyruluyor. Aklınız nerede? Allah size akıl verdi, aklınızla düşünün, ona göre yaşayın ve davranın. Ne istiyorsunuz? Ebedi olan ahireti mi, yoksa bu geçici hayatta lüks içinde yaşayıp ahireti terk etmeyi mi? Ahireti bırakan çok insan var. Bazen okuduğumuz, duyduğumuz ibretlik hadiseler var. Anlatırlar; bu mecliste biz de söyleyelim, müzikle uğraşan, galiba keman çalan biri varmış. Derler ki bu adam, dünyada gelmiş geçmiş en güzel eserleri çalmış. Bu olay bugün değil, üç yüz, dört yüz sene önce yaşanmış. Söylenenlere göre o adam şeytanla bir anlaşma yapmış; şeytan onun imanını alacak, karşılığında o da dünyanın en iyi keman çalan insanı olacak. Hakikaten de öyle olmuş. Evet, çok güzel çaldı, herkes dinledi ve eğlendi ama aradan 300 sene geçti. Şimdi yaptığı o şeyden pişman, fakat bu pişmanlığın artık bir faydası yok. Onun için aklı olan bir mümin, dünyaları da verseler dinini değiştirmez ve hak yoldan ayrılmaz. Aksine, başkalarını da hak yola davet eder. Çünkü bu yol; akıl yoludur, güzellik yoludur, Allah Azze ve Celle'nin ve bütün peygamberlerin yoludur. Bu yol, aklı olanların yoludur. Aklı olmayanlar ise bu yolun dışındadır. Onlar sahte şeylerin peşinden koştururlar. Altın, gümüş, para, mal... Bunların hepsi cennette adeta bir inşaat malzemesi gibi kullanılır. Orada duvarlar altından ve gümüştendir, mücevherler ise istemediğin kadar çoktur. Onun için aklı olan dünyadakilere aldanmaz, ahirete bakar. Allah hepimize o güzellikleri nasip etsin inşaAllah.

2026-06-04 - Lefke

İnsanın başına gelecek en kötü şey nedir? Başındaki adamın iyi olmaması, Allah Azze ve Celle'nin yolunda olmaması ve Allah'tan korkmaması en kötü şeydir. Bu hem küçük cemaatler için, hem büyük topluluklar için, hem memleket için, hem de bütün dünya için çok kötü bir şeydir. Çünkü bu gibi insanlar eskiden de yaşamıştır. Fırsat buldu mu insan nefsine uyar da hepsi birer Firavun, birer Nemrut gibi olur; hiç taviz vermezler. Kur'an-ı Azîmüşşan'da da buyrulduğu gibi; يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ ۖ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ (11:98) Onlar kavimlerinin önüne düştüler ve onları cehenneme sürüklediler. Bu gibi insanlar, kendilerine tabi olanlar için kendi kafalarına göre bir yol çıkarırlar. "Ben bu yolu size seçtim, bu yoldan gitmeniz lazım" derler. Firavun ve Nemrut gibi olanlar, kendilerine tapmayanları öldürüyor, asıyor ve kesiyorlardı. Bu zamanda da aynı şey oldu. Bunu yapanın ne kendisine, ne milletine, ne de insanlığa bir faydası oluyor. Son Osmanlı'dan sonraki yüzyılda daha çok o tip insanlar ortaya çıktı. Çünkü karşılarında duracak bir güç yok, hepsi birbirinin aynısı. Eskiden karşılarında İslam Sultanı vardı; İslam adaleti ve merhameti vardı. Onu ortadan kaldırdılar, ondan sonra hepsi birbirine benzedi. Sultanı istemeyen insanlar en çok zararı gördü. Öyle bir zarar gördüler ki, hâlâ akılları başlarına gelmiyor. Hâlâ kandırılıyorlar; çoğu insan pişman bile olmuyor. "Biz kazandık, hürriyetimizi aldık, bilmem ne yaptık" diyorlar. Hürriyet aldıysan da senin hiçbir kıymetin kalmadı. İnsanlığın kıymeti, değeri kalmadıktan sonra hürriyetin ne faydası var? Allah indinde insanın kıymeti merhametle, şefkatle ve iyilik yapmakla ölçülür; bunu da ancak Sultan yapıyordu. Onu da kaldırdılar, ondan sonra bütün dünya zulümle, kötülükle ve adaletsizlikle boğuldu. Milletlerin başına geçen adamlar, herkesi en kötü duruma soktu. İnsanları insanlıktan çıkardılar; ne akıl, ne edep, ne de görgü bıraktılar. Hiçbir şey kalmadı. İşte yoldan çıkanlara -Allah muhafaza- tabi olunduğunda bunun sonu en kötü şeydir; o en kötü şey de ateştir, cehennemdir. Bunları bir imtihan olarak bilip o yoldan gitmeyen, Allah'ın yolunda giden insan kurtulur. "Biz bunlara tabi değiliz, elimizden bir şey gelmiyor. Bu yapılanlardan razı değiliz, biz Hak'tan yanayız ve Allah'ın istediği gibi olmak istiyoruz" demek lazımdır. İnşaAllah o vakit gelene kadar Mehdi Aleyhisselam'a yetişiriz. Bu gidişle dünyanın bu hali devam etmez, hiçbir vakit dünya zalimlerin elinde böyle kalmamıştır. Onun için muhakkak ki pişmanlıklar yaşanacak ve daha değişik, daha güzel günler gelecektir inşaAllah.

2026-06-03 - Lefke

Allah Azze ve Celle, insanlara her şeyden nasıl faydalanacaklarını göstersinler diye peygamberleri göndermiş. Âdem Aleyhisselam'dan Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e kadar, yüz yirmi dört bin peygamber insanlığa her şeyi öğretmiş. Nasıl yaşayacaklarını, başkalarına nasıl davranacaklarını ve ahiretlerini nasıl kazanacaklarını göstermişler. Kötü şeylerden de men etmişler, "Bunlar iyi değil, bunları yapmayın." diyerek yol göstermişler. Dinleyenler kazanmış, dinlemeyenler ise helak olup gitmiş. Onun için Allah'a şükürler olsun ki bu meclisler mühim meclislerdir. Bu defa daha da kalabalık gördük; inşaAllah insanlar daha çok yaklaşır. Allah bizi muhafaza etsin. İhlaslı insanlar, canıgönülden diğer insanlara şefkatle yaklaşıyor, iyiliği göstermeye ve dini öğretmeye uğraşıyorlar. Onların gösterdiği bu çaba sadece Allah rızası içindir; işin içinde dünyevi menfaat diye bir şey yoktur. Allah'a şükür, Allah'ın herkesin rızkını verdiğini biliyoruz. Fakat maalesef bazen dindar olanlar bile menfaatleri için her türlü şeyi yapabiliyorlar. Ondan sonra millet dinden kaçınca da "Neden böyle oluyor?" diye şikâyet ediyorlar. Şikâyet etmeye gerek yok; sen işini ihlasla yap, doğru yolu izle ve dürüst ol. Öğrendiğini başkalarına da öğret; bu sana en büyük fayda, en büyük kazanç olur. Bunun için insanların birbirine destek olması, yol göstermesi lazımdır. Yol gösterirken de bu iş güzellikle yapılmalı, zorlama olmamalıdır. Herkes yapabildiği kadarını yapsın, yapamadığını Allah affeder. Önemli olan niyet etmektir; sağlam bir niyet olduktan sonra Allah, insanın yapamadığı amelin bile niyetine göre ecrini verir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde, "Müminin niyeti amelinden hayırlıdır." buyuruyor. Diyelim ki niyet ettin, "Bu iyiliği yapacağım." dedin ama fırsat olmadı ve yapamadın. Allah Azze ve Celle onu da kabul eder. Şimdi bir iyilik, güzel bir iş yaparsan Allah ona on sevap yazar. Niyet ettin ama yapamadın; sırf niyetinden dolayı yine bir sevap kazanmış olursun. Bir kötülük yapmaya niyet ettin ama vazgeçip yapmadın; bunun bir günahı yoktur. Eğer yaparsan, o sadece bir günah olarak yazılır. O günahtan dolayı tövbe istiğfar edilirse, Allah onu da bağışlar ve o günahı siler. İşte bu yol İslam'ın yoludur, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'ın yoludur; en güzel yol budur. Bazı insanlar nefislerine uyup bu yoldan uzak duruyorlar, korkuyorlar, kötü bir şey zannediyorlar. İbadetler kendilerine zor gelecek diye her şeyi bırakıyorlar. Bazıları "Sonra yaparım, sonra yaparım." derken ömür geçiyor ve hiçbir şey yapmıyorlar. Bazıları ise baştan beri hiçbir şey yapmıyor; onların durumu daha da zordur. Çünkü iyilik yapmaya hiç niyet dahi etmiyorlar. "Daha sonra yaparım." diyen, en azından niyet etmiştir. İnşaAllah Allah, onu da niyetine göre affeder. Allah'a şükürler olsun, hac günleri geçti, Kurban Bayramı günleri geçti. Bu mübarek aylar, haram ayların sonudur. Zilkade, Zilhicce ve Muharrem... Bu haram aylar, Allah katında çok mübarek aylardır. Bunlar da bize birer ikramdır; Allah Azze ve Celle'nin ikramıdır. İnşaAllah bu ayları ibadetle geçirelim diye niyet ediyoruz. İnşaAllah Allah da bize niyetimize göre ihsanda bulunsun. Elimizden geldiği, yapabildiğimiz kadar ibadet edelim. Namaz çok mühimdir. Namaz kılmayanlara Şeyh Babamızın güzel bir tavsiyesi var: "Namaz kılmayan biri, en azından günde iki rekat ile başlasın." "Bu iki rekatı bir hafta, iki hafta, bir ay, iki ay kılsın. Baktı ki alıştı, ondan sonra dört rekata çıkarsın." "Bunu da üç beş ay bu şekilde devam ettirsin." "Bir süre sonra insanın vücudunun ve ruhunun o güzelliğe olan ihtiyacı daha da artar, çoğalır." "Böylece, Allah'ın izniyle yavaş yavaş beş vakit namazı kılmaya başlar." Aynı şekilde oruç da çok mühimdir. Dinin temel direklerinden biridir. Aslında çoğu insan namaz kılmaz. Namaz kılmadan sadece oruç tutan çok kişi vardır; bu eskiden beri böyledir. Oruçlarını hiç bırakmazlardı. Namaz kılmasalar bile Ramazan'da o otuz gün boyunca herkes orucunu tutardı. Namazı kılmazlardı; kimisi Cumadan Cumaya, kimisi bayramdan bayrama kılardı ama oruçlarını mutlaka tutarlardı. Maalesef şimdi insanlar onu da bıraktı. Şimdiki bazı doktorlar çıkıp, "Sakın oruç tutma, hastasın, ölürsün." gibi laflar ediyorlar. Hâlbuki yurt dışındaki daha bilgili doktorlar, hastalıklara çok faydası var diye insanlara oruç tutturuyorlar. Hem de bizim gibi on beş, on altı saat değil; insanlara on sekiz, yirmi saat aç kalarak oruç tutturuyorlar. Allah Azze ve Celle'nin, Peygamber Efendimiz'in gösterdiği yol; insanın tam ihtiyacı olan, fıtratına en uygun yoldur ve talimattır. İnsan hayatını buna göre düzenlerse hem dünyada hem de ahirette ferahlar, mutlu ve kazançlı olur. En önemli ve en mühim olan şey ise Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'a hürmet etmek ve O'nu yüceltmektir. Başka hiçbir insanın O'nunla mukayese dahi edilmemesi lazımdır. Maalesef bazı insanlar kalkıp da lüzumsuz kişileri O'nunla mukayese etmeye çalışıyorlar; bu kesinlikle olmaz. Ahirette bizim en çok ihtiyacımız olacak şey, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'ın şefaatidir. O'nun şefaati olmasa bizim hâlimiz harap olur; Allah muhafaza etsin. Dindar olmayanlar bunu zaten bilmiyor, ancak şimdi kendini dindar sananlardan da bir tayfa türedi. Peygamber Efendimiz için, "O da bizim gibi insandı. Sizin sadece kendi amellerinize ihtiyacınız var, O'nun şefaatine falan ihtiyaç yok." diyorlar. Hatta "Şefaat dilerseniz Allah'a şirk ve ortak koşmuş olursunuz." diyorlar. Onların bu söyledikleri akıl kârı değildir; sadece kendi kendilerine zarar veriyorlar. Kendi kendilerine zarar vermekle kalsalar iyi, başkalarına da zarar veriyorlar. İnsanları şüpheye düşürüp, "Acaba biz salavat getirdik diye şirke mi düştük?" diye vesvese veriyorlar. "Mevlit okutunca dinden mi çıktık?" diye insanları düşündürüp akıllarına şüphe düşürüyorlar ve insanları dinden soğutuyorlar. Onun için öyle insanlara sakın kulak asmayın ve onlara itibar etmeyin. Çünkü günümüzde herkesin elinde telefon var; interneti açıyorlar ve aklı başında olmayan insanların saçma sapan konuşmalarını dinliyorlar. Onların konuştuklarını dinleseniz bile içinizde bir vesvese oluşur, adeta zihninize bir mikrop girer. Nasıl ki hastalıklı bir ortama mikrop kapmamak için maske takıp gidiyorsanız, zihninizi korumak için de o tip insanların videolarını hiç açmayın, hiç izlemeyin. Allah bizleri onların şerlerinden muhafaza eylesin. Allah hepinizden razı olsun, maşaAllah buralarda toplanıp zikrediyorsunuz. Şeyh Babamızın yolu, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in yoludur. Allah ikram etti, gösterilen ihlastan dolayı bu ecdat yadigârı yerler ihya oldu. Bu sayede o ecdada da sevap gidiyor ve onlar da ahiretten sizlere hayır duaları ediyorlar. İnşaAllah Allah sayınızı çoğaltsın, bu meclislerde cemaatler daha da artsın. Allah inşaAllah sizlere hayırlı evlatlar nasip etsin. Çocuklarınıza çok dikkat edin, sizler annesiniz. Şimdilerde herkes, "Hangi üniversitede okutuyorsun? Ben özel okulda okutuyorum. Benim çocuğum çok akıllı, çok zeki." diye övünüyor. Hâlbuki en büyük okul, en büyük üniversite annenin kendisidir. Başka hiçbir okul veya üniversite anne kadar etkili olamaz; asıl mektep annedir. Çocuğuyla ilgilenip onu ahlaklı ve iyi bir insan olarak yetiştiren bir anneye, bugün yüz bin, iki yüz bin lira maaş bağlamak lazımdır. Vatana millete hayırlı bir insan yetiştirmeniz her şeye bedeldir; içi boş olan o okullardan, üniversitelerden çok daha kıymetlidir. Onun için çocuklarınızın eğitimine ve terbiyesine çok dikkat edin. Çocuğa bakacaksınız diye onun emrine amade olmayacaksınız; çocuk sizin sözünüzü dinleyecek. Biraz disiplin uygulayın, her istediğini anında vermeyin. Çocuklar anne yüreğinin yumuşak olduğunu bildiğinden istediklerini koparana kadar ağlayıp tuttururlar. İlla tutturursa bile hemen vermeyin. Biraz zaman geçmesini bekleyin; bir saat, beş saat sonra verin ki o şeyin kıymetini bilsin. Daha çocuk bir şeyi istemeden hemen önüne sunmak, bu çocukların karakterini mahvediyor. Maalesef bazı ebeveynler, çocuk daha istemeden "Şunu mu istersin, bunu mu istersin?" diyerek âdeta çocuğun emrine giriyorlar. Bu hususlara da çok dikkat etmeniz lazımdır. Yani çocuğa faydalı olmayan, zararlı şeyleri vermemek ve bu konularda bilinçli olmak gerekir. Allah hepinizden razı olsun. MaşaAllah, meclisiniz daim ve bereketli olsun.

2026-06-02 - Lefke

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ (49:12) Allah Azze ve Celle insanlara, "Kötü zanda bulunmayın" diyor. Zan diyerek, şüpheyle başkasını töhmet altında bırakmayın diyor. Kendi kafanıza göre bir şeyi gördüğünüz gibi zannedersiniz ama bunun hakikatle alakası yoktur. Hakikat başka, sizin zannettiğiniz başkadır. Bu çok mühim bir meseledir. Meşayihlerin de hiç sevmediği bir şeydir bu. Yani durum kötü bile olsa Şeyh Babamız, Şeyh Nazım Hazretleri onu iyiye yorumlardı. Muhakkak bir mazeret bulur, konuyu tatlıya bağlardı. Yani hakikaten kötü bile olsa, Şeyh Babamız onu kötü göstermek istemezdi. Bir bu yaklaşım var, bir de bunun tam karşısı var. Ona da "İnne sû-i zanne min husnil fitan" derler. Bu da kendi kafalarından uydurdukları, atasözü gibi bir şeydir. Ne hadistir ne de Kur'an'dır. Sözde "Kötü zan uyanıklıktır" derler ki, bu tam aksi bir düşüncedir. Şeyh Baba bir taraftaydı, ona çok yakın oldukları hâlde bu ikinci yolu takip edenler de çoktu. En başta da o yoldan gidenler vefat edip rahmetli oldular. Onlar devamlı şöyle yapardı: "Bu adam iyidir, yok bu böyledir, bu kötüdür" diye illa bir kulp takarlardı. Zan nasıl bir şeydir? Geceleyin karanlık bir odada olan insan; ışık yok, her taraf karanlık... Yastığı başka bir şey gibi, farklı bir yaratık gibi görür. Yorganı ve karşısındaki duvarda duran şeyleri başka varlıklara benzetir. Onları hayal eder, "Bunlar çok kötü şeyler" deyip korkar ve kafasını yorganın altına koyup saklanır. "Bu kadar şeyin içinde sabaha kadar nasıl dayanacağım?" diye düşünür. Bir lamba açar ki hiçbir şey yok. Biri yastıktır, diğeri yorgandır, duvardaki elbisedir, lambadır; her şey gayet normaldir. Işık yanınca her şeyi olduğu gibi görür. O kötü şeylerin, zannettiklerinin hiçbirinin olmadığını anlar. İşte zan da aynı bu şekildedir. Onun için Büyük Şeyh Efendi de bu duruma çok kızardı. Yani yüzde yüz emin olmadığın bir konuda töhmet atma, kimseye laf söyleme. Kimsenin günahını alma. Zan büyük bir vebaldir. Tabii her şeyde olduğu gibi, üzerine vazife olmayan işe karışma. Senin vazifen kendi işine bakmaktır. Bir de başkasını kendi günahına ortak etme. Çoğu insan var ki, "Bu böyledir" diyerek sürekli arkasından konuşur ve insanların evini, yuvasını yıkarlar. Ondan sonra da "Biz işte böyle sanmıştık, böyle zannettik" derler. İyi de zannettin ama sen muhakkak ki büyük bir günaha girdin. Bu basit bir şey değil. Büyük Efendi'nin bu konuda çok mühim sözleri var. Yani bir insan onu dinlese, yaptığı hareketlerin ve işlerin ne kadar yanlış olduğunu anlar. Onun için dikkat etmek lazım. Kimsenin günahına girme, kimseye iftira atma. Tabii su-i zandan kaçınacağım derken, kendini de saf yerine koydurma. Seni kimsenin kandırmasına müsaade etme. Allah sana akıl vermiş, fikir vermiş; elbet sorup soruşturacaksın. Örneğin bir evlilik olacaksa, "Bu insan nasıldır?" diye araştırılır. Bu su-i zan değildir. İlerisi için şimdiden, "Kimdir, nedir, nasıl geçiniyor, daha önce ne yaptı, evliliği var mıydı, insanlara ne yaptı?" diye araştırmak, kötü düşünce veya su-i zan değildir. Hakikati öğrenip ona göre hareket edeceksin. Bir de bunu bilen insanlar, ortada bir durum varsa söyler. "Bu insan şöyledir, böyle yapmıştır, huyu güzeldir" veya "Tavsiye etmeyiz" diye fikrini belirtebilir. Ama sadece zanna dayanarak, "Yok, benim bu adamı gözüm tutmadı" diyerek kimseyi karalamayın. İşte bu mesele, yani evlilik meselesi mühimdir. Bazen bize de sorarlar; "Resim gönderin, nasıldır bu kişi?" deriz. "Ailesi nasıldır, gördünüz mü?" diye sorarız. "Gördük, iyi" derlerse, mesele tamamdır. Yani sorup soruşturun. Bunda hiçbir mahzur yoktur. Asıl mahzurlu olan şey; evli barklı bir insana, "Sen şöyle yaptın, böyle ettin, şuraya gittin" diyerek iftira atmaktır. Ailesinin içine fitne sokup, eşini ondan soğutarak yuva yıkmaktır. İşte kötü olan su-i zan asıl budur. Allah muhafaza etsin. Hepimiz için çok mühim bir meseledir ama insanlar bunu çok basit sanıp kolayca atıp tutuyorlar. Ondan sonra karşılarındakini de günaha sokuyorlar. Hepsi bir araya gelip; biri, "İşte bu böyle söyledi, o biliyor", diğeri, "Biz de onun lafına inanıyoruz, bu adam kötü, bu kadın kötü" diyerek ortaya çıkıyorlar. Allah muhafaza etsin. Allah hepimizi bu günahlardan korusun ve hepimizi affetsin inşaAllah.

2026-06-01 - Lefke

Müminin isteyeceği şey saadet-i dareyndir. Mümin, her iki dünyada da saadet ve mutluluk ister, duası budur. Ahireti anladık; insan cennette mutlu olur, saadete erer ama dünya imtihan yeridir. Peki, bu dünyada nasıl mutlu olabilir? Dünyada Allah yolunda olduktan, O'nun ve Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in emirlerini yerine getirdikten sonra insan saadettedir; ona hiçbir korku yoktur. Çünkü dünya hayatı pek uzun değildir, hemen geçip gider. Günler, seneler geçiyor. Onun için dünyada sabitkadem olup Allah yolunda, hak yolda ilerlemek en büyük mutluluktur. Etrafındakiler; ailesi, çocukları, kardeşleri, ihvanları ve arkadaşları da aynı yolda olduktan sonra en büyük mutluluk budur. Tabii dünya imtihan yeridir ama kimse imtihan olmak istemez. İmtihan kolay bir şey değildir; çocuklar bile sınava girecekleri zaman "ne yapacağız, ne edeceğiz" diye korkarlar. Büyük küçük herkes imtihandan korkar. Dünya bir imtihan yeridir ama bu, mümin için kolay bir imtihandır. Mümin olmayanlar için ise çok çetin bir imtihan yeridir, zira bütün yaptıkları boşa çıkacaktır. Dünyada iyi bir şey yaptığını zanneder, halbuki yaptığı kötülükten başka bir şey değildir. İnsan en büyük kötülüğü kendi kendine yapar; başkasının ona yapmadığı kötülüğü o kendine yapar. Çünkü Allah Azze ve Celle insana irade ve emir vermiştir. İnsan bu iradeyle hak yolda devam edebilir. Bazıları başka şeyler söyleyebilir ama Allah'ın hikmeti gereği koyduğu kanun budur; bu yolda giden mutlu olur. Saadet mutluluk demektir; insan hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında saadete erer. Ahiret hayatı zaten inşaAllah müminler için en büyük mutluluktur. Bu mutluluk, mümin olan, Allah Azze ve Celle'nin ve Peygamber Efendimizin yolunda gidenler için kolaydır; yoksa ahiret esasen kolay bir yer değildir. Dünyada "Müslümanım" deyip geçinen pek çok insan var, hatta bazıları "Müslümanım" demeye bile utanıyor. Başka memleketlerde olduklarında veya kendilerinden daha yüksek mertebede insanlar gördüklerinde dindar olduklarını belli etmiyorlar ve bunun iyi bir şey olduğunu zannediyorlar. Halbuki bu yaptıkları sadece zarardır, iyi bir şey değildir. Dediğimiz gibi, ahiret zor bir yerdir. Burada insan yüz sene yaşasa "çok yaşadı" derler. Oysa mümin olmayanlar veya Müslüman olup da Allah yolunda gitmeyenler için ahirette yüz sene hiçbir şey değildir. Mahşerde yüz sene, beş yüz sene, bin sene, hatta yüz bin sene bile bekleyen insanlar olur. Onun için bu iş kolay değildir; ahirette mutlu olmak için dünyadayken Allah yolunda olmalısın. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yolundan gideceksin. O'na muhabbet edip saygı gösterecek ve şefaatini dileyeceksin ki, ahirette bir gün bile beklemeden Allah'ın izniyle cennete ulaşasın. Peygamber Efendimizin elinden Havz-ı Kevser'i içip cennete giresin. Eğer dünyada bunları yapmayıp sadece "Müslümanım" derse, bin sene veya beş bin sene sonra da olsa cennete girse yine kârdadır, çünkü eninde sonunda cennete girecektir. Ama hiç imanı olmayanlar, kendilerine en büyük kötülüğü yapanların ta kendileridir. Allah muhafaza etsin. Allah dünya ve ahiret saadeti versin, hepimize saadet-i dareyn nasip olsun inşaAllah.

2026-05-31 - Lefke

Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor: "Allah katında en güzel ameller nelerdir?" Müminin kalbine ferahlık, sevinç ve huzur vermektir. Bir mümin, diğer mümini görünce ona tebessüm ederse onun içi huzur bulur. Güler yüzle karşılayıp hal hatır sorarsa, o insan tabii ki hoşnut olur. Bu hoşnutluk sayesinde insan Allah'ın rızasına mazhar olur, O'nun rızasını kazanmış olur. Aslında bu zor bir şey değildir ancak insanın yapısına ve nasıl alıştığına göre bazen bunu yapamıyor veya yapmıyor. İşte "Benimle iyi geçinmiyor, benim seviyemde değil" gibi düşüncelerle bazı insanlar selam dahi vermez; selam verseniz bile selamınızı almazlar. Bu tarz insanlar var. Onlar, bu yaptıklarının karşılığını bulurlar. Çünkü zor olmayan bu tür amellerle Allah'ın rızası gözetilince, Allah büyük mükafatlar verir. Dünyada da insana huzur ve sevinç verir. İnsanın içindeki sıkıntıyı ortadan kaldırır. Sen bunu dert edersen, sana da dert olur. Tabii herkesin gönlünü yapmak bazen o kadar da kolay olmuyor. O ayrı bir mesele. Günümüz insanlarında bazen eski zaman insanlarının edebi ve inceliği bulunmuyor. Bu zamanda, birisi insanlara güler yüz gösterdiğinde onu suistimal etmek isteyen çok kişi var. Ama yine de fazla uzatmadan, gördüğüne selam vermek; Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) "ifşa-i selam" (selamı yaymak) buyurduğu üzere, Müslümanın âdeti olmalıdır. Selamlaşmak İslam'ın şiarıdır; selam vermek sünnettir. Selamı almak ise farzdır. Birisine "Selamünaleyküm" dediğinizde, sünneti yerine getirmiş olursunuz. Karşıdaki kişi "Ve aleykümselam" demezse farzı terk etmiş olur. Bunun Allah katında vebali vardır. Vebale girince de bu durum ona manevi bir sıkıntı olarak döner. Biri selam verdiğinde "Aleykümselam" deyip geçeceksiniz. İlla oturup uzun uzun muhabbet etmeye gerek yoktur. Ancak bu selamlaşma insanlar arasında güzel bir bağ kurar; hem insanların saadeti hem de Allah'ın rızasını kazanmak için güzel bir vesile olur. Bu böyledir. Şüphesiz Allah müminleri ve Müslümanları sever. Bu kural sadece tarikat ehli için değil, bütün Müslümanlar için aynı şekildedir. Bazen yabancı memleketlere gidiyoruz. Orada yoldan geçen insanlar selam veriyor; ya onlar veriyor ya da yanımızdakiler veriyor ve hepsi de muhabbetle selamı alıp güler yüz gösteriyorlar. Ama maalesef "Ben Müslümanım" diye geçinen bazı tipler de var. Bunların içinde Ehl-i Sünnet'i ve tarikat ehlini sevmeyenler bulunuyor. Onların yüzleri devamlı asık, kaşları çatıktır. İşte onlar, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) de hoşnut olmadığı türden insanlardır. Bu tarz insanlar selam almaz, tavırlarıyla insanları dinden uzaklaştırırlar. Ne başkasının selamını alırlar ne de kimseye selam verirler. Allah muhafaza etsin, Müslümanların içinde de bu tarz tipler var. İnşaAllah sayıları çok değildir ama yine de varlar. Sayıları az olsa bile, huysuz oldukları için toplumda çok fazla göze batıyorlar. Sizler de kaç defa rastlamışsınızdır, nitekim biz de çok rastladık. Selam verirsiniz; ancak sizin Ehl-i Sünnet ve Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolunda olduğunuzu bildiklerinde, o yolu sevmedikleri için selamınızı dahi almazlar. Allah muhafaza etsin. Onun için Şeyh Baba (k.s.) onlar hakkında, "Abusü'l-vech, kerihü'l-manzar" derdi. Yani, "Kaşları çatık, asık suratlı ve çirkin görünümlü" derdi. İnşaAllah bizler öyle olmayalım, Müslüman kardeşlerimize daima tebessüm edelim. İnsanları ürkütmeden elinizden geldiğince onlara yardımcı olun. Eğer bir yardımda bulunamıyorsanız bile, bir tebessümünüz yeterlidir. İnsanlara güler yüz göstermek kâfidir. Allah hepimize yardım etsin. Tabii ki bu her zaman kolay olmuyor ama inşaAllah Allah cümlemizin yardımcısı olur.

2026-05-30 - Lefke

وَمَا ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَآ إِلَّا لَعِبٞ وَلَهۡوٞۖ وَلَلدَّارُ ٱلۡأٓخِرَةُ خَيۡرٞ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَۚ (6:32) Allah Azze ve Celle buyuruyor, "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir." "Ahiret yurdu ise Allah'tan sakınanlar için daha hayırlıdır." buyuruyor. Allah'a şükürler olsun ki bu mübarek günlerde O'nun ihsanıyla, Allah yolunda müminlerle ve Müslümanlarla beraber olduk. Ziyarete gelenler oldu, bizler de ziyaretlerde bulunduk Allah'a şükür. Kurbanlar kesildi. Hacılar hac ibadetlerini yerine getirdiler. Bu, saadetin en yüksek derecesidir. Böylece bu dünya hayatı sadece oyun ve eğlenceyle geçmemiş oluyor. Yani insan böylece mutlu olabiliyor. İnsan, helal dairesinde istediklerini yapınca, yaptığı bu şeyler de kendisine sevap olarak dönüyor. Allah Azze ve Celle'nin yolunda olduktan sonra insanın hoşuna giden güzel şeyler helal dairesindeyse, Allah bunlara hem sevap yazıyor hem de kuluna ikram etmiş oluyor. O'nun verdiği nimetlere şükredince hayat boş geçmemiş oluyor. Dolu dolu yaşanmış oluyor. Bütün bunlar ahiret için birer hazırlık oluyor, ahiret hanesinde birikiyor. İşte bu mübarek günler de böyle gelip geçti. Günler hızla geçiyor, Allah'ın izniyle boş geçmesin inşaAllah. Boş geçmesin. Dolu dolu geçmesi demek; Allah Azze ve Celle'yi andıktan sonra alınan her nefesin dolu olması demektir. Ziyan değildir, boş değildir. Allah'ı hatırlamadığınız, O'nun aklınıza gelmediği vakitlerde yaptığınız her şey ziyandır. İsterseniz bütün dünya sizin olsun, isterseniz tüm insanlar size tazim edip sizi sevsinler; Allah yolunda olmadıktan sonra bunun zerre kadar ehemmiyeti ve faydası yoktur. Onun için bu yol; Allah'ın güzel yolu, ikramlarla dolu olan İslam yoludur. Bu yolda, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e ne kadar tazim eder ve O'nu ne kadar yüceltirseniz, Allah katında siz de o kadar yücelirsiniz. O'nun yolu güzeldir, her güzellik O'ndadır. İkram O'ndadır, zayıfları ve fakirleri gözetmek O'ndadır; O, ümmetini gözetir ve ahirette de onlara şefaatçi olacaktır. Allah katında her daim ümmeti için şefaat dilemektedir. Onun için O'nun hakkı ödenmez; Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in hakkı asla ödenmez. O'na ne kadar tazim ederseniz o kadar değer görür, o derece yücelir ve yükselirsiniz. Eğer Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e hürmet etmezseniz, sizin de kadriniz ve kıymetiniz düşer. Hiçbir kıymetiniz kalmaz. Şeytan bazı Müslümanları da kandırıyor. Dinden çıkaramasa bile, "Hiç olmazsa dindekilerin kazandıkları sevapları yok edeyim." diyerek bu yolu seçiyor. "O'na sakın tazim etmeyin, peygamber de sizin gibi bir insandır." diyerek vesvese veriyor. Bu da elbette insanların zararınadır. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'i sevmemek büyük bir zarardır. Ziyandır, başka bir şey değildir. Bunun için Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e tazim etmek faydalıdır, büyük bir kazançtır. Allah kazancımızı daim etsin inşaAllah. O'nun şefaatine nail olalım. O'nun şefaati olmadan bizim işimiz zordur. O'nun şefaatine nail olan insan kurtuluşa erer.

2026-05-29 - Lefke

Hem Cuma bayramınız hem de Kurban Bayramınız tekrar mübarek olsun. Allah o güzel günleri inşaAllah hepimiz için daim etsin. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) hutbede okuduğumuz hadis-i şerifte, "El-mü'minü'l-kaviyyü hayrun mine'l-mü'mini'd-daîf" buyurmuştur, ev kema kal. Yani kuvvetli olan mümin, daha hayırlıdır. İnsanlara, yani başkalarına faydalı olan kimse, Allah indinde daha sevilen ve daha hayırlı bir insandır. Çünkü kuvvet sahibi olan, insanlara yardım eder ve onlardan kötülüğü defeder; olması gereken de tabii ki budur. Bunu herkes yapamıyor. Allah Azze ve Celle ve Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), bunu yapanlar için büyük bir fazilet olduğunu bildiriyor. Bunlar Allah'ın sevdiği güzelliklerdir; bunu yapanlar da O'nun sevdiği insanlardır. Onun için gayret etmek lazımdır. Bedeninle yapamıyorsan, yani doğrudan müdahale edemiyorsan bile, elinden geldiği kadarını yapmalısın. Zayıflara ve fakirlere yardım et. Yani bu yardım işi çok çeşitlidir, tek bir çeşitten ibaret değildir. Bu nedenle, insan elinden geldiği kadar kendini geliştirmelidir. Eline bir fırsat geçerse onu değerlendirmelidir. Hadisin devamında "hayrı istesin" buyruluyor. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) "Daha çok hayır istesin" buyuruyor. Demek ki kuvvetli mümin, eline fırsatlar geçtikçe daha da kuvvetli olmak için bu fırsatları değerlendiren kimsedir; Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bunu tavsiye ediyor. Bundan sonraki husus şudur: Bir iş başınıza geldiğinde "Keşke şöyle yapsaydım, keşke..." demeyin, diyor Peygamber Efendimiz. Çünkü artık Allah'ın takdiri gerçekleşmiştir ve "keşke" demekle hiçbir şey elde edilmez. Olan olmuştur, geçmişte kalmıştır; artık onu bir kenara bırakıp ileriye bakmalısınız. Bunun için hayıflanıp kendi kendinizi üzmenize gerek yoktur. Olan olmuştur, Allah Azze ve Celle'nin takdiri tecelli etmiştir. Bu, Allah'ın kaderidir; artık bunun için üzülmeye gerek yoktur. Sen bundan ders alırsan kârlı çıkarsın; almazsan "keşke" diyerek sadece üzülür ve hayıflanırsın. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "Bu keşke kelimesi şeytanın kapısıdır" buyuruyor. Şeytan insanın içine vesvese verir: "Keşke yapsaydım, keşke etseydim, keşke bunu alsaydım, keşke şuraya ya da buraya gitseydim, şunu yapsaydım" dedirtir. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) bütün sözleri çok kıymetlidir ve insanlara yol gösterir. Bu "keşke" demek, insanların içinde var olan ve herkeste rastlanan büyük bir zaaftır. Hatta bazılarında bu durum çok fazladır, aşırıya kaçarlar. Onun için Efendimiz, insanların hem moralleri hem de akıl dengeleri bozulmasın diye bunu yapmamamızı öğütlüyor. Çünkü şeytan sizin için iyilik değil, ancak kötülük ister. Ve "keşke" demek de şeytanın bir kapısıdır. Onun için bu hataya sakın düşmeyin. Ayet-i Kerime'de "Fe tevekkel alallah, inneke alel hakkil mübin" (27:79) (Allah'a tevekkül et, şüphesiz sen apaçık bir hak üzeresin) buyruluyor. Yani ayet-i kerimede Allah'a tevekkül etmemiz emrediliyor. Çünkü sen hak yoldasın, apaçık bir hak yoldasın. Artık başka şeylere üzülüp kederlenme. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) o güzel sözlerini dinle ve O'na itaat et. Böylece hem başarılı ve mutlu olursun hem de dünya ve ahiret saadetine erersin. Allah bu saadeti hepimize nasip etsin inşaAllah.