السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.

Mawlana Sheikh Mehmed Adil. Translations.

Translations

2026-04-24 - Other

Cumanız mübarek olsun, inşaAllah. Allah Azze ve Celle'nin rızası için toplandık. Allah hepimizi mübarek eylesin, inşaAllah. Cuma gününde Allah, en güzel nimetleri sevgilisine, en sevgilisine, Seyyidina Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e ve onun ümmetine ihsan eder. Elbette her peygamberin -ki yedi Ulü'l-Azm peygamber vardır- hepsinin kendisine has mübarek bir günü vardır. Allah onlara birer gün bahşetti. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ise en hayırlı günü, Cuma'yı lütfetti. Tüm insanlığın atası olan ilk insanı, Seyyidina Adem aleyhisselamı bir Cuma günü yarattı ve o da yine Cuma günü vefat etti. Yevm-ül Kıyamet, yani Kıyamet Günü de Cuma günü kopacaktır. Yerin yarılması ve tüm insanlığın dirilişi de yine bir Cuma günü olacaktır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu günde Allah'ın bize birçok lütufta bulunduğunu da bildirmiştir. Bu lütuflardan biri de, dua ettiğinizde Allah'ın muhakkak kabul edeceği belirli bir vaktin, yani icabet saatinin bulunmasıdır. Elhamdülillah, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olan Ümmet için daha büyük mükafatların olduğu böyle bir zamanda bizi yarattığı için Allah'a şükrediyoruz. Elbette bu dönem, bir mümin, bir Müslüman için en zor zamandır. Dinini ve imanını muhafaza etmek, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi, elde kor ateş tutmak gibidir. Elbette bu zamanda dünyaya gelmek bizim kendi tercihimiz değildi; Allah bizi yarattı ve bu zorlu çağa yerleştirdi. O dilediğini yapar; bizim buna itiraz etme hakkımız yoktur. Müminlerle diğer peygamberlerin ümmetleri arasındaki fark da işte budur. Elhamdülillah, Müslümanlar olarak Allah'ın bizi böyle kılmasına ve bizi bu zamanda yaratmasına seviniyor, rıza gösteriyoruz. Buna zerre kadar itiraz edemeyiz. Bir müminin böyle bir söz söylemesi haramdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den önceki peygamberlerin ümmetleri -Seyyidina İsa ve Seyyidina Musa gibi Ulü'l-Azm peygamberlerin havarileri ve kavimleri bile- onlara pek çok sıkıntı çıkardılar. Allah'a ve Peygamberine karşı edep sahibi olan birinin asla sormayacağı şeyler sorarlardı. Örneğin, Seyyidina Musa aleyhisselamın kavmini ele alalım. Onları Firavun'un zulmünden kurtardı. Onca mucize gerçekleşti ve o da onları güvenli bir yere ulaştırdı. Firavun onların erkek çocuklarını öldürüyor, kadınlarını ise hizmet ettirmek için sağ bırakıyordu. Çok şiddetli bir zulüm altındaydılar. Buna rağmen, Sina'da güvenli bir yere ulaşır ulaşmaz, Seyyidina Musa Allah Azze ve Celle ile kelam etmek üzere birkaç günlüğüne ayrıldığı anda, hemen bir buzağı heykeli yapıp ona tapmaya başladılar. İmanlarının ne derece zayıf olduğunu gösteren bunun gibi binlerce örnek vardır. Bir de Seyyidina İsa aleyhisselama bakın. Bugün ona tabi olduğunu iddia edenler öyle olduklarını söylüyorlar ama gerçekte yüzde biri bile onun yolundan gitmiyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, en sabırlı olan ve en çok eziyet çeken insanların peygamberler olduğunu buyurmuştur. Seyyidina Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ise onların arasında en sabırlı olanıydı. Bunu Seyyidina İsa aleyhisselamda da görüyoruz. O da muazzam bir sabır sahibiydi. Her gün mucizeler gösterir; yüzlerce, binlerce insan bereketlenmek ve ondan şifa bulmak için beklerdi. Her türlü hastalığı iyileştirirdi: Körlerin gözlerini açar, amansız cilt hastalıklarını tedavi ederdi. Çaresi olmayan hastalıklar için bile her gün binlerce insan ona geliyordu. Yine de, bugün İslam'ı hak din olarak görmeyenler ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i inkar edenler, dönüp Seyyidina İsa'nın en yakınındaki arkadaşlarına, yani havarilerine bir baksınlar. Bunlar, Seyyidina İsa'nın en önde gelen takipçileriydi. Peki onlar ne istediler? "Senin Rabbin, Allah Azze ve Celle, yiyip doymamız ve kalplerimizin mutmain olması için bize gökten bir sofra indirebilir mi?" diye sordular. Kur'an, Allah'ın en büyük mucizesidir. Kur'an-ı Azimüşşan, Allah Azze ve Celle'nin günümüze ulaşan tek hakiki, semavi kitabıdır. Allah'ın kelamını okuduğunuzda, o insanların ne halde olduğunu, nasıl düşündüklerini, karakterlerini ve gerçek içyüzlerini anlıyorsunuz. Onlar cüret edip, "Eğer Rabbininin buna gücü yeterse" dediler. Eğer bizim dinimizde böyle bir şey söylerseniz, imanınız anında gider. İnnallahe ala külli şey'in kadîr (Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter). Allah her şeyi yaratmıştır, yapar ve her şeye kadirdir. O sadece "Ol" der ve hemen oluverir (Kün fe yekün). Tüm bunlara rağmen Seyyidina İsa inanılmaz derecede sabırlı davrandı; onlara hiddetlenmedi. Bunun yerine Allah'a dua etti ve Allah da o sofrayı onlara indirdi. İşte bu zihniyet yüzünden, günümüzde birçok gayrimüslimin ve hatta onlara özenen bazı Müslümanların dahi, "Bu neden oldu? Neden bütün bunlar benim başıma geliyor?" diye isyan ettiklerini görüyoruz. Birçoğu kaderine itiraz ediyor. Hristiyanlar ve diğer gayrimüslimler de aynı şekilde davranıyor. Belki Hindular veya diğer inançtakiler, bir tavuk ya da fare olarak yeniden dünyaya gelebileceklerine inandıkları için sabır gösteriyordur. Bir sonraki hayatlarının daha iyi olacağı umuduyla sessiz kalıyor ve taşkınlık yapmaktan kaçınıyorlar. Ancak bu Hristiyanlar veya diğer kesimler -ister inandıklarını iddia etsinler ister etmesinler, özellikle de bugün Allah'a inanmayanlar- sürekli olarak Allah'a isyan halindeler. Bazen bazı insanların, "Ben artık Allah'a dua etmiyorum" dediklerini duyarsınız. Tıpkı çocukluğumuzdaki gibi; birine kızdığımızda onunla konuşmaz, yanına gitmezdik ya, işte bu insanlar da Allah Azze ve Celle'ye karşı aynen böyle çocukça davranıyorlar. Allah'ın onların ibadetlerine hiçbir şekilde muhtaç olmadığını idrak edemiyorlar. Onların bu tavırları Allah'ın yüceliğinden zerre kadar bir şey eksiltmez. Fakat Şeytan onları kandırarak şöyle vesvese verir: "Bak, Allah başkalarına bol bol veriyor, sen ise şu şu sıkıntıları çekiyorsun. Öyleyse O'nu dinleme. İbadet etme." Oysa ibadet nimeti, Allah için değil, bizzat kendi iyiliğiniz için yaptığınız bir şeydir. Eğer hasta, fakir veya bir musibetle karşı karşıya kalmışsanız ve sabrederseniz, Allah bunun mükafatını size muhakkak verecektir. İnsanlar bu hususta kendi kendilerine her türlü felsefeyi üretiyorlar. Oysa dinimizde bu tarz felsefelere hiç lüzum yoktur. Sadece hak yolu takip edin. Doğru yolu bulduğunuzda o yolda sabit kalın ve sağa sola sapmayın. İşte bu nedenle, bu sohbette Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şu hadis-i şerifi üzerine tefekkür ediyoruz: "İmanın tadını almak için Allah'ı ve O'nun Resulü'nü her şeyden çok sevmelisiniz." Eğer imanın o eşsiz tadını, halavetini almak istiyorsanız -ki bu tat bir mümin için en yüce nimettir- Sırf Allah rızası için sevmeli ve yine sadece Allah rızası için buğzetmelisiniz. Üçüncü şart ise; ateşe atılmaktan nasıl korkup tiksiniyorsanız, küfre dönmekten de aynı şekilde nefret etmelisiniz. Bu son derece mühimdir; böylece "Ben her şeyi doğru yaptım ama neden bunlar başıma geldi?" şeklindeki yanlış bir zihniyete kapılıp mutsuz olmazsınız. Unutmayın ki olan her şey, ancak Allah'ın takdiriyle olur. Pek çok durumda, hal ve gidişatı sizinkinden binlerce, hatta milyonlarca kat daha zor olan insanlar bulunduğunu asla aklınızdan çıkarmamalısınız. Bugün telefonuma gelen mesajlara bakıyordum. Dağıstan'daki müritlerimizden birinin iki oğlu Ukrayna'da savaşıyor. Oğullarından biri şehit düşmüş. Bize sadece onun için dua etmemizi talep eden bir mesaj göndermiş. MaşaAllah, onun imanı gerçekten çok kuvvetli. Rabbim onu mükafatlandırsın ve ondan razı olsun. "İnnemâ yuveffas sâbirûne ecrahum bi gayri hisâb" — Sabredenlere mükafatları hesapsız ödenecektir. Sohbetin başından beri ifade ettiğimiz gibi, elhamdülillah, Allah'ın bize ihsan ettiklerinden, bu devirde ve bu güzel mekanda hayatta olmaktan dolayı halimize şükrediyoruz. Bu, Rabbimizden gelen çok büyük bir lütuftur. Ayrıca Allah'tan, bize taşıyamayacağımız imtihanlar yüklememesini niyaz ediyoruz, inşaAllah. Şu husus da çok mühimdir: Peygamber Efendimiz, Sahabe-i Kiram ve Evliyaullah, insanlara altından kalkamayacakları ağır imtihanları istememelerini tavsiye buyurmuşlardır. Rabbim hepimizi muhafaza eylesin, inşaAllah. Ta ki, inşaAllah Seyyidina Mehdi aleyhisselam zuhur edip tüm insanlığı feraha kavuşturana dek. Allah sizi, evlatlarınızı, tüm Müslümanların evlatlarını ve bütün insanlığı Şeytan'ın ve avenesinin şerrinden muhafaza eylesin, inşaAllah.

2026-04-24 - Other

إِنَّمَآ أَمۡوَٰلُكُمۡ وَأَوۡلَٰدُكُمۡ فِتۡنَةٞۚ (46:15) Mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer imtihandır. Onlara fitnelerden uzak durmayı öğretmelisiniz. Mesele ister para, ister evlat, ister aile olsun; onlara güzel ahlak ve doğru bir terbiyeyle yol göstermelisiniz. Para harcarken, para sizin asıl gayeniz olmamalıdır; o sadece bir araçtır. Pek çok insan, eline mal mülk geçmeden önce sadaka vermeye, fakirlere yardım etmeye ve iyilik yapmaya niyet eder. Ancak parayı ellerine geçirdiklerinde, bunları yapmazlar. Sonunda hiçbir şey yapmadan öylece kalırlar. Aynı durum evlatlar için de geçerlidir. Küçükken aileleri onları Allah rızası için camilere veya ilim meclislerine getirir. Çocuklar küçükken bu durumdan memnundurlar. Fakat on yaşını geçtikten sonra, bu meclislerden kaçmaya başlarlar. Bu yüzden çocuklarınıza karşı dikkatli olmalı ve onlara ta küçüklükten itibaren güzel ahlakı aşılamalısınız. Büyürken güzel ortamlarda bulunduklarından ve Allah yolunda giden arkadaşlar edindiklerinden emin olmalısınız. Çoğu insan sadece çocuklarının ne okuyacağıyla ve hangi mesleği seçeceğiyle ilgileniyor. Buna çok büyük bir özen gösteriyorlar; hatta bazıları onları piyano, müzik, şan veya dans kurslarına gönderiyor. Fakat iş ibadete gelince, hiçbirinin zerre kadar ilgisi olmuyor. Hâlbuki çocuklar birer hazinedir. Onlar gerçekten çok kıymetli birer hazinedir. Bu hazineyi hırsızların eline terk etmemelisiniz. O hırsızlar çocuklarınızı ellerinizden koparıp almayı ve onları mahvetmeyi amaçlıyorlar. Çünkü bu çocukların her biri, Şeytan'ın gelecekteki birer düşmanıdır. İşte bu yüzden Şeytan, onların inançlarını yok etmek istiyor. Onları kötü öğretilere, kötü alışkanlıklara ve kötü davranışlara maruz bırakarak, insanlıklarından uzaklaştırıyorlar. Anne babalar çocuklarını kaybettiklerinde, panik içinde oradan oraya koşuşturmaya başlıyorlar. Şöyle feryat ediyorlar: "Ne olur dua edin! Çocuğum inancını kaybetti, kızım bizimle mutsuz, oğlum kötü arkadaşlarına uyup evden kaçtı." İş işten geçtikten sonra oradan oraya koşuşturuyorlar. Bu eğitimin ta çocukluktan başlaması gerekir. Çocukluk demek, üç yaşındaki bir çocuğun dahi bir şeyler öğrenebilmesi demektir. Şeytan'ın yandaşları bunu bizden çok daha iyi biliyorlar. İşte bu yüzden eğitimi ta üç yaşından itibaren zorunlu hale getiriyorlar. Ben okula ilk başladığımda yedi yaşındaydım. O dönemde altı yıllık okulda öğrendiklerimiz, bugünün modern lise eğitiminden çok daha iyiydi. Bu insanlar, bir çocuğun üç yaşında bile öğrenmeye başlayabileceğinin farkındalar. Onlara istediklerini öğretebilmek için, çocuklarınızı bu kadar erken yaşta okula göndermeniz konusunda ısrar ediyorlar. Bizim çok güzel bir atasözümüz vardır: "Ağaç yaşken eğilir." Onu istediğiniz yöne eğebilirsiniz; tıpkı Japonların bonsai ağaçlarına o büyüleyici şekilleri vermesi gibi. Daha taze ve yumuşakken ona dilediğiniz şekli verebilirsiniz. Üç yaşından itibaren çocuklarınızın üzerine titremeli; onlara güzel ahlakı ve insanlara nasıl iyi davranacaklarını öğretmelisiniz. Eğer iyi bir öğretmen veya küçük, güzel bir okul bulursanız, çocuklarınızın bu nezih ortamda mutlu ve huzurlu olmasını sağlamalısınız. İnanılır gibi değil. Bu çocuklar hiçbir kötülük bilmiyorlar; anaokuluna tertemiz, günahsız gidiyorlar. Ancak sadece iki gün sonra, ağızlarından kötü sözler çıktığını duyuyorsunuz. Bu sadece burada değil, her yerde yaşanıyor; Arap ülkelerinde, Türkiye'de ve daha pek çok yerde durum böyle. Bu okullar fazlasıyla sorumsuz; çalışanlar sadece maaşları veya işleri için oradalar ve bu da o ortamı tamamen zehirliyor. Bu yüzden daima uyanık olmalı, çocuklarınıza edep ve güzel ahlak aşılamak için gayret etmelisiniz. Daha bu savaş patlak vermeden önce bile, Şeytan'ın yandaşlarının insanlığı nasıl yok etmek istedikleri tüm dünyada bilinen bir gerçekti. Onlar son derece zalimdir ve kalplerinde zerre kadar merhamet yoktur. Bu yüzden çok dikkatli olmalı; kendinizi ve ailenizi bu şeytanlardan muhafaza etmelisiniz. Evet, bunlar tamamen gerçek; onların sinsi bir planı var. Asla durmuyorlar, hiç yorulmuyorlar ve katiyen pes etmiyorlar. İnsanlığı yok etme konusunda kesin kararlılar. Ne yazık ki insanlar arasında en derin uykuda olanlar da Müslümanlardır. Bütün insanlık uyuyor ama Müslümanlar en derin gaflet uykusundalar. Sürekli dinlenmeyi tercih ediyor ve en ufak bir çaba göstermekten bile kaçınıyorlar. Tamamen tembelliğe esir olmuş durumdalar. Devasa bir tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında bile kılını kıpırdatmıyorlar. Mevlânâ Şeyh Hazretleri bir kıssa anlatırdı. Bu, tamamen yaşanmış bir olaydır. Sultan Abdülhamid Han döneminde, orduya asker topluyorlarmış. Ancak dergâhlarda derviş olarak bulunanlar askerlik vazifesinden muaf tutuluyormuş. Fakat oradaki adamların çoğu sadece yiyip içip yatıyor, başka hiçbir iş yapmıyorlarmış. Dergâhlar tamamen bu tür insanlarla dolup taşmış. Yetkililer Sultan'ın huzuruna çıkıp şöyle demişler: "Sultanım, bu adamların çoğu askerden kaçıyor. Bunlar gerçek derviş değil, hepsi sahtekâr. Sadece çalışmadan yiyip yatacakları rahat bir yer arıyorlar." Sultan'ın paşalarından biri şöyle sormuş: "Bu insanlarla ne yapacağız? Burası bir dergâh; derviş olduklarını iddia ettikleri için onları kapı dışarı edemeyiz." "Bunları askere almak için ne yapmalıyız?" İçlerinden biri, "Sultanım, benim bir fikrim var," demiş. "Dergâhın bir köşesinde ufak bir ateş yakalım. Bu sahte dervişler kaçışmaya başlayınca da hepsini yakalayıp askere alırız." Nitekim dergâhta ufak bir yangın çıkarmışlar ve ateşi gören herkes anında kaçışmaya başlamış. Hepsi kıskıvrak yakalanıp derhal askere alınmış. Ancak, içeride uyumaya devam eden iki kişi dışında dergâhta kimse kalmamış. İçlerinden biri ateşe biraz daha yakınmış. Arkadaşına dönüp şöyle demiş: "Yahu dostum, biraz öteye yuvarlanabilir misin? Ateş yaklaşıyor, benim de o tarafa geçmem lazım." Arkadaşı da ona şu cevabı vermiş: "Bana bunları söylerken bile yorulmuyor musun? Bir de benden yuvarlanmamı mı bekliyorsun?" Sultan'ın adamları bu manzarayı görünce şöyle demişler: "Tamam, anlaşıldı. Bu dergâhtaki tek gerçek derviş bu iki kişiymiş." "Onları alıp güvenli bir yere taşıyın, bırakın ateş burada yanmaya devam etsin." İşte günümüzde insanlar maalesef tam da bu hale geldiler. Müslümanlar yerlerinden kıpırdamak veya herhangi bir adım atmak istemiyorlar. İster kendi iyilikleri, ister çocuklarının geleceği için olsun; her gün oturup sadece kendilerini zehirleyen bu cihazlara bakıyorlar. Bu cihazların içinde ne olduğuna çok dikkat etmelisiniz. Zihninizi, sağlığınızı ve sahip olduğunuz her şeyi sömürüyorlar; fakat insanlar yine de bundaki zararı görmezden gelmeye devam ediyor. Dediğimiz gibi, bunların içinde sayısız şer ve kötülük barınıyor. Üstelik kimliğinizi çalıyorlar, paranızı alıyorlar veya sizi kumara ve binbir türlü pisliğe sürüklüyorlar. İnsanlar sürekli eğlenmek, hoşça vakit geçirmek istiyorlar; ancak sürekli bir eğlence hali sizin için hiç de iyi değildir. Bazen can sıkıntısını da tatmanız gerekir. Çünkü canınız sıkıldığında, dikkatinizi asıl işinize, ailenize ve çocuklarınıza verirsiniz. Sürekli olarak kendinizi eğlendirmeye ve sadece nefsinizi beslemeye odaklanmamalısınız. Allah bizi bu fitnelerden muhafaza eylesin. Mallarımızı ve evlatlarımızı bizlere bir fitne, bir imtihan kılmasın. İnşaAllah çocuklarımız, tıpkı bahsettiğimiz gibi bizim o gerçek hazinelerimiz olarak kalırlar. Zira bu hazine hakkında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Bir kimse vefat ettiğinde, kabrinde ona sevap kazandırmaya devam edecek sadece üç şey vardır. Birincisi, insanların faydalanmaya devam ettiği hayırlı bir ilim. İkincisi, Sadaka-i Cariye, yani kesintisiz hayır. Ve üçüncüsü, arkasından dua eden hayırlı bir evlat. Rabbim bizleri bu zorlu imtihanlardan muhafaza eylesin. Genciyle yaşlısıyla, şu an herkes bu fitnenin pençesine düşmüş durumda. Fakat Allah'ın bizden asıl beklediği, duaya ve ibadete sıkıca sarılmamızdır. Her daim namaz kılmayı sakın ihmal etmeyin. Allah bizleri selamete çıkarsın, inşaAllah.

2026-04-23 - Other

Bu mescide gelen Nakşibendi tarikatı mensupları, hem bu yolun bir mensubu olmaktan hem de tarikat ehliyle bir arada bulunmaktan büyük mutluluk duyarlar. Mescit, Allah Azze ve Celle'nin evidir; herkesi O'na kulluk etmeye, bu itaat makamına davet eder. Bu davet herkesedir. Elhamdülillah, bir cami bulduğumuzda namaz kılmak için oraya gidebiliyoruz; şüphesiz camide kılınan namazın sevabı da çok daha büyüktür. Müminler için zaviye veya dergâhlar, imanlarına kuvvet verir ve İslam'ın nurunu etrafa yayar. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), camide cemaatle kılınan namazın, evde tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha faziletli olduğunu buyurmuştur. Bu yüzden bir cami, yani güzel insanların olduğu güzel bir mekân bulduğumuzda üşenmemeli ve oraya gitmeliyiz. Mevlânâ Şeyh Hazretleri her zaman, her yere büyük camiler yapmak yerine, her sokağa yetecek büyüklükte küçük mescitler yapılması gerektiğini söylerdi. Böylece insanlar ezanı duyduklarında cemaate kolayca katılabilirler. İnsanların üşenmeden mescide gidebilmesi için her sokakta ya da mahallede bir tane bulunmalıdır. Günümüzde devasa camiler inşa ediliyor, ancak bunlar genellikle yerleşim yerlerinden oldukça uzak kalıyor. Haliyle, oraya gidip namaza katılmak isteyenlerin arabası olması gerekiyor. Arabası olmayanlar ise mecburen evde kalıyor. Şeytanın hileleri çoktur; bunlardan biri de insana, "Büyük bir camimiz var, gidip orada kılarız" diye düşündürmektir. Ancak namaz vakti geldiğinde oraya gitmek insana zor ve zahmetli gelir. Üşengeçlik ağır basar; hazırlanıp on on beş dakika araba kullanmak gözlerinde büyür ve gitmekten vazgeçerler. Fakat kendi sokaklarında küçük bir mescit olsa, üzerlerine bir ceket alıp hemen cemaate katılabilirler. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde, henüz Medine'ye tam girmeden önce bile bir mescit inşa etmiştir. Bu, İslam'ın ilk mescidiydi. Daha sonra Mescid-i Nebevî inşa edildi. Peygamber Efendimiz, Medine'deki bu mescidin inşasında taş ve kerpiç taşıyarak bizzat çalışmıştır. Bütün sahabelerle birlikteydi; onlar da omuz omuza çalıştılar ve bu şerefe nail oldular. Bütün Sahabe-i Kiram, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu ilk mescidini inşa etmek için çamur, taş ve odun taşıyordu. O eski bir yapı olsa da ve bugün onu inşa edenlerin hiçbiri hayatta olmasa da, onlar hâlâ rahmetle anılmaktadır. Onlar ne Allah Azze ve Celle'nin katında ne de Müslümanların gönlünde unutulmuşlardır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), bir mescit inşasına tek bir taş bile koyan kimseye Allah'ın Cennet'te bir köşk ihsan edeceğini müjdelemiştir. Böyle bir eseri inşa etmeyi nasip etmesi, Allah'ın kuluna büyük bir lütfu ve ikramıdır. Bunu yapan kimse, gerçekten de büyük bir nasibe ermiştir. Böyle bir mescit yaptırabilecek güce sahip yüz binlerce zengin var, ama hayır için tek bir kuruş bile vermiyorlar; asıl bedbaht olanlar işte onlardır. Allah, camide Kendisine itaat eden, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet eden ve diğer müminlere saygı gösteren cemaate rahmet nazarıyla bakar. Onlardan razı olur; lütfunu ve rahmetini onların üzerine sağanak sağanak yağdırır. Cami, müminlere daha çocukluktan itibaren bu mukaddes mekânı sevmeyi öğreten bir talim ve terbiye merkezidir. Bu husus son derece önemlidir. Mesele sadece bir bina dikip kapısına nöbetçiler koyarak; sırf kendi sevdiklerinizi içeri alıp, hoşlanmadıklarınızı kapıdan çevirmek değildir. Buranın, daha çocuk yaştan itibaren müminler için bir terbiye yuvası olduğu idrak edilmelidir. Cemaat, çocukları camiye gelmeleri konusunda teşvik etmeli, heveslendirmelidir. Çocuklar camide olmaktan sevinç duymalıdır. Otuzlu veya ellili yaşlarında birçok insanla karşılaştım, bana şunu söylediler: "Çocukken camide ihtiyarın biri bana tokat atmıştı, o gün bugündür camiye adımımı atmadım." Bırakın çocuklar gelip burada oynasınlar; bağırsınlar, gülsünler, hoplayıp zıplasınlar. Onları bu mübarek mekândan soğutacak, korkutacak hiçbir davranışta bulunmayın. Eğer çocukların sesinden rahatsız oluyorsanız, o zaman siz gelmeyin. Evinizde kalıp bir odaya çekilebilir, kapınızı da sıkıca kapatabilirsiniz. Orada sizi kimse kızdıramaz. Kendi başınıza, sessizce oturursunuz. Böyle tahammülsüz kişilerin evde oturması çok daha hayırlıdır. Yüz çocuğun camiden kovulmasındansa, tahammülsüz bir kişinin camiyi terk etmesi evladır. Bu küçükler, toplumun gelecekteki erkekleri ve kadınları olacaktır. Geleceğin cemaati onlardır. Geleceğin cemaatinin camiden kaçıp İslam'a, tarikata ve Allah'a karşı kin beslemelerindense, huysuz bir ihtiyarın camiden ayrılması çok daha iyidir. Zaten bu yaklaşım, tam da Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) sünnetine ve ahlakına uygun olanıdır. Nitekim O, bir gün hutbe okurken torunu Hz. Hüseyin içeri girmişti. Peygamber Efendimiz hemen minberden indi, onu öptü, kucakladı ve kendisiyle birlikte tekrar minbere çıkardı. Özellikle günümüzde, hem burada hem de dünyanın neredeyse dört bir yanında durum maalesef aynıdır. Bir çocuk camiden kovulduğunda, dışarıda onu pençesine düşürüp yoldan çıkarmak için bekleyen yüz binlerce şeytan vardır. Eğer camide başlarından böyle kötü bir olay geçerse, o çocukları bu mübarek mekâna tekrar çekmek neredeyse imkânsız hale gelir. Bilhassa Ehl-i Sünnet vel Cemaat camileri, gençlerimize ve çocuklarımıza karşı çok daha müsamahakâr olmalıdır. Aksi takdirde, sapkın fırkalar onları ağlarına düşürür; tarikata, mezheplere, Sahabe-i Kiram'a, Ehl-i Beyt'e ve hatta bizzat Peygamber Efendimiz'in kendisine düşman ederler. Onların zihinlerine bozuk inançlar aşılar ve kötü ahlakı öğretirler. Gençler camiye ve cemaate gönülden bağlandıklarında, İslam için devasa bir güç ve destek haline gelirler. Sadece İslamiyet için değil, bütün insanlık için hayırlı ve faydalı bir nesil olurlar. İnsanları Hakk'a yönlendiren güzel birer rehber vazifesi görürler. Başkalarına merhamet, bereket ve her türlü iyiliğin kapısını aralarlar. Sahabe-i Kiram'ın hayatına baktığımızda, onların hepsinin 30, 40 veya 50 yaşlarında olgun kimseler olduğunu zannedebilirsiniz. Oysa bu ümmete önderlik eden sahabelerin büyük bir çoğunluğu o dönemde oldukça gençti. Birçoğu daha 15, 16 ya da 17 yaşlarındaydı. Fakat onların destansı hayatlarını okuduğunuzda; kavimlerini İslam'a nasıl davet ettiklerini, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) nasıl omuz verdiklerini ve düşmana karşı O'nunla yan yana nasıl cenk ettiklerini öğrendiğinizde... ...sanki en az 30 yaşında birer yetişkinmiş gibi hissedersiniz. Halbuki gerçekte birçoğu henüz 15, 16, 17 veya 18 yaşlarında birer gençti. Onların hepsi kâinatın en yüce muallimi olan Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) talebeleriydi. Onlar Efendimiz'e derin bir muhabbetle bağlıydılar; O da onlara kusursuz bir edep ve ahlak öğretti. İslam'dan önce bu insanlar, çöl hayatı süren kimselerdi. Gerçek manada hürmet ve saygı nedir bilmezlerdi; sadece kaba kuvvete, mala mülke ve güçlü olanlara boyun eğerlerdi. Gösterdikleri saygı bile yüzeyseldi; çoğunlukla sırf başkalarından üstün görünmek ve gösteriş içindi. Ahlak, edep ve düzgün davranış namına hiçbir şeyleri yoktu. Odun ya da taş gibi kaba saba insanlardı, zarafetten ve güzel ahlaktan tamamen yoksundular. Fakat Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) onlara güzel edebi öğretti ve onlar, insanların en nezih, en zarif ve güzel ahlaklı kimseleri oldular. Bu insanlar, insanlığın en alt basamağından alınarak en yüce mertebesine yükseltildiler. Bu hakikat, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) şu mübarek sözünde tecelli etmiştir: "Ashâbî ke'n-nücûm, bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm." "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine tâbi olursanız hidayeti bulursunuz." Bazı müşrikler gelip Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) mescitte konuşurken gördüklerinde, sahabelerin hâlini şöyle tarif etmişlerdi: "O kadar derin bir sessizlik ve huşu içindeydiler ki, sanki başlarına bir kuş konsa ürküp uçmazdı." İşte Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) duydukları bu muazzam hürmet ve edep böyleydi. Bu derece bir disiplin ve sükûnet, o coğrafyanın insanları için daha önce hiç görülmemiş, akıl almaz bir durumdu. Nitekim bir defasında, Sahabe-i Kiram mescitteyken bir ses duydular ve bir bedevinin mescidin içine idrarını yaptığını gördüler. Çöl hayatı süren o bedeviye göre bu gayet sıradan, normal bir şeydi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), büyük bir hilm ve nezaketle ona doğrusunu öğretti. Sahabe-i Kiram adama öfkelenip müdahale etmek istediğinde, Efendimiz onlara adamı kendi haline bırakmalarını, işini bitirdikten sonra ona nazikçe nasihat etmelerini ve sadece o bölgeye su dökerek temizlemelerini emretti.

2026-04-23 - Other

Bizler burada Allah rızası için bulunuyoruz. Bu meclise sadece ve sadece Allah rızası için katılıyoruz. Hiçbir dünyevi menfaat beklemiyoruz. Niyetimiz işte böyle olmalı. Yaptığınız her işte halis bir niyet taşımalı, sadece Allah rızası için yapmalısınız. Böyle yaptığınızda Allah sizi yaptığınız her şey için; aldığınız her nefes, geçen her dakika, her saniye için mükafatlandıracaktır. Size ecrini verecek ve sizden razı olacaktır. Mevlana'nın, büyük velilerden naklederek her zaman söylediği söz şuydu: "İlahi ente maksudi ve rızake matlubi." "Allah'ım, maksadım Sensin ve aradığım, arzuladığım şey Senin rızandır." Mevlana bütün ömrü boyunca bu gaye uğruna yaşadı, bu sözün izinden gitti. Ve ömrünün sonuna kadar bu ahdine sadık kaldı, başka bir şey aramadı. Halkla iç içe olan pek çok kimse veya alim, sırf insanları memnun etmek adına "Aman bu insanlar bizden razı olsun" diyerek Allah'ın yolundan taviz verebiliyor. Mevlana Şeyh, Allah'ın rızasına ters düşecekse insanları memnun etmeye asla çalışmadı. Yaptığı her iş Allah'ın yoluna uygundu ve gayesi sadece O'nun rızasını kazanmaktı. Çünkü o, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir varisiydi ve tam olarak onun yolundan gitti. Bu yoldan zerre kadar sapmadı ve bu yola asla ters düşmedi. İşte bu, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve halifelerinin; Seyyidina Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'nin yoludur. Onların hepsi bu yol üzereydiler ve bu yolu sürdürdüler. Seyyidina Ömer, Seyyidina Ebubekir'den sonra halife olduğunda minbere çıkıp halka şöyle seslenmişti: "Eğer bende bir eğrilik görürseniz veya doğru yoldan saparsam, beni kılıçlarınızla düzeltin." Yanlış işler yapıp da "Ben tarikattanım" diyen hiç kimseyi kabul etmeyiz. Eğer Şeriat'a uymayan veya Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine ters düşen bir şey yaparsanız, bunu asla kabul etmeyiz. Çünkü insanlar tarikata geliyor ve elhamdülillah, tarikatı tanıyarak Mevlana Şeyh'in öğrettiği şeyi, yani insanlara doğru yolu gösterme gayesini buluyorlar. Fakat bazen birileri çıkıp onları kandırabiliyor. Birisi çıkıp Şeriat'a uygun olmayan sözler söyleyebiliyor. Bu yüzden çok dikkatli olmalısınız. Söylenenlerin doğru mu yanlış mı olduğunu tartmak için aklınızı kullanmalısınız. Eğer içinizde bir şüphe oluşursa, bir vekile veya sizden daha ilim sahibi birine mutlaka sormalısınız. Hepimiz insanız, dolayısıyla böyle şeyler yaşanabilir. İşte bu yüzden, insanlar aldanmasın diye bunları anlatmak istiyoruz. Elbette bu her gün olan bir şey değil. İnşallah hiç yaşanmaz, ama bazen maalesef kulağımıza böyle şeyler geliyor. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde bile birçok sahte peygamber türemişti. Bunların en meşhuru Müseylimetü'l-Kezzab, yani Yalancı Müseylime'ydi. O da kendisi gibi peygamberlik iddia eden bir kadınla evlenmişti. Kadının mehri olarak şöyle demişti: "Senin mehrin olarak ümmetimden namaz farzını tamamen kaldırıyorum." "Artık ümmetimizin namaz kılmasına gerek yok." Ona inananların sayısı öyle 10, 15, 100 ya da 1.000 kişi değildi. Peşinden giden 200.000'den fazla insan vardı ve onun safında savaştılar. Bu çok büyük bir fitneydi. İşte bu yüzden diyoruz ki: Peygamber döneminde bile insanlar böyle kişilere inanabildiyse, günümüzde herkes çok kolay kandırılabilir. Bu sebeple, insanları Şeriat'a uymayan hiç kimsenin peşinden gitmemeleri konusunda uyarıyoruz. Birileri çıkıp "Ben Mehdi'yim" diye iddia ediyor ve bazı insanlar da buna gerçekten inanıyor. Bundan yaklaşık 30-40 yıl önce İstanbul'da genç bir adam vardı. Mevlana'nın sohbetlerine katılırdı ve oradaki gençlerin belki de yarısını kandırdı. İsa (aleyhisselam) olduğunu iddia ettiğinde onun peşine takıldılar. O yüzden aman dikkatli olun. Özellikle günümüzde internet yüzünden durum çok daha vahim. Bazı kişiler kendilerini bizim veya tarikatın temsilcisiymiş gibi gösteriyorlar. Fotoğraflar çektirip etrafta dolanıyorlar ve "Şeyh'e en yakın benim" veya "En alim, en sevilen kişi benim" diye iddialarda bulunuyorlar. Ve bu yolla insanları aldatıyorlar. Bu nedenle, insanlara başından beri salih insanlarla beraber olmalarını —tarikatı veya başka bir şeyi insanları kandırmak için kullanmayanlarla— tavsiye etmek boynumuzun borcudur. Gerçekten Allah onları cezalandıracaktır. İnşallah, Allah onların cezasını verecektir. Bunlar hep Şeytan'ın işidir. O bunu yapmaya her zaman devam edecek. Şeytan her daim pusuda olduğu için her an aldanabilirsiniz. Ancak, siz uyanık olmalı ve Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolunu iyi bilmelisiniz. Mevlana Şeyh, İstanbul Başpiskoposu ile görüştüğünde, Başpiskopos onu davet etmiş ve sormuştu: "Bu fitne fesat olayları ne zaman son bulacak?" Mevlana şu cevabı verdi: "Şeytan emekli olduğunda." Oysa o ne emekli olur, ne yorulur, ne de pes eder. Her Allah'ın günü sürekli tepenizdedir. Fakat Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "İnne keydeş-şeytani kâne daîfâ." Allah, Şeytan'ın hilesinin zayıf olduğunu beyan etmiştir. Öyleyse inşallah, Allah bizleri onun şerrinden muhafaza eylesin. Allah hepinizden razı olsun, inşallah. Maşallah, insanlar buraya tekrar akın ediyorlar, elhamdülillah. Allah bu dergahı ve camiyi daha da genişletsin, insanlar için huzurlu bir sığınak eylesin inşallah. Allah, kötü huylarımızı değiştirmemize vesile olacak, kalplerimize birbirimizin sevgisini aşılayacak ve iyiliği öğretecek salih insanları buraya göndersin, inşallah. Rabbim, Mevlana Şeyh Hasan'a hayırlı, uzun ömürler versin. Amin. O çok samimi, ihlaslı bir insandır. Bazen insanlar onu kandırmaya çalışıyor ama elhamdülillah inanç konularında değil. Sadece bazı ufak tefek dünya işlerinde... Maşallah, elhamdülillah, bu bina ve diğer binaların hepsi onun gayretlerinin, emeklerinin bir sonucudur. Bugün aklıma geldi ve Abdülmalik'e Şeyh Hasan'ın Şam'da bulunduğu zamanlardan bahsettim. Şam'da, Mevlana Şeyh'in makamının bulunduğu caminin önünde eski bir ev vardı. Makam eskiden çok küçüktü; belki sadece burası kadardı, belki de daha ufaktı. Şeyh Hasan o evi satın aldı ve camiyi çok daha geniş olacak şekilde yeniden inşa ettiler, elhamdülillah. Sadece camiyi büyütmekle kalmadılar, alt kata büyük bir aşevi de yaptılar. Savaş boyunca tam 15 yıl, gelen herkesi doyurdular. Zengin fakir demeden her gün yaklaşık 2.000 kişi oraya yemek yemeye geliyordu. Allah hepinizden razı olsun. İnşaAllah Allah sizlere de Kendi rızasına uygun işler yapma gücü versin; makamlar inşa etme, hayır hasenat yapma ve insanlığa faydalı olma niyetlerinizi gerçeğe dönüştürsün.

2026-04-21 - Other

Elhamdülillah tekrar bir aradayız; Allah bize ömür verdi. Vakit çok hızlı akıp geçiyor. Hollanda'da bulunmaya başlayalı tam yedi yıl oldu. İnsanları hakka çağırmak, onları gidip görmek, tarikata ve İslam'a davet etmek bizim vazifemizdir. Fakat beşeriz, insanız; sürekli bir arada olmamız mümkün değil. Tabii ki pek çok kişi yaz tatiline çıktığında İstanbul'a uğruyor, bizimle selamlaşıp öyle köylerine veya memleketlerine geçiyor. Tabii cemaatin belki yüzde beşi ya da daha azı bunu yapabiliyor. Ama çoğunluk burada; bizimle olamıyorlar, bizi göremiyorlar. Bu yüzden elhamdülillah, bizi tekrar kavuşturan Allah'a şükrediyoruz. Yolculuk edip insanları hakka davet etmek, bütün peygamberlerin vazifesidir. Biz de onların izinden gidiyoruz. Onları örnek alıyor ve bir sünneti ihya ediyoruz. Allah da bunun karşılığında bize sevap ve manevi bir güç bahşediyor. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki; bir Müslüman, din kardeşini ziyaret ettiğinde Allah onun attığı her adıma bir sevap yazar, bir günahını siler ve makamını bir derece yükseltir. Elbette bu, buradaki pek çoğunuz için de geçerlidir. Çünkü din kardeşlerini ziyarete geldiler, kendileri de Müslüman; inşaAllah Allah bu mükafatı çoğuna ihsan edecektir. Bu aynı zamanda Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın ömrü boyunca tatbik ettiği bir sünnettir. Özellikle son 25 yıl boyunca hep Avrupa'ya gelir, diyar diyar dolaşırdı. Mevlânâ Şeyh Abdullah Hazretleri ona irşad icazeti verdiğinden beri sürekli yollardaydı. Tabii evliyaullahın, meşayihin her birinin meşrebi ve usulü farklıdır. Mevlânâ Şeyh Abdullah Hazretleri pek seyahat etmezdi. Vaktinin çoğunu Şam'da geçirirdi. Sadece halvet yapmak ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke ve Medine'ye giderdi. Fakat Şeyh Nâzım onun yanında sülûka başladığında; insanları tarikata, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoluna davet etmesi için onu Kıbrıs'a göndermişti. Bu yüzden inşaAllah biz de onun izinden gitmeye gayret ediyoruz ve onun manevi desteği hep bizimle. Bugün, elhamdülillah, Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın doğum günü: 21 Nisan. O doğduğunda, yıl 1922'ydi ve Şeyh Şerafeddin Dağıstânî Hazretleri hayattaydı. Evliyaullahın kerametiyle, Mevlânâ Şeyh Abdullah Hazretlerine şöyle buyurmuştu: "Bugün evlatlarımızdan biri dünyaya geldi. O; tarikat, şeriat ve İslam için büyük bir hizmetkâr olacak. Binlerce insan onun vesilesiyle İslam'la şereflenecek." Elhamdülillah. Şeyh Şerafeddin Dağıstânî, Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın daha doğduğu gün yüzünün nasıl olacağını ve nasıl bir zata dönüşeceğini aynen tarif etmişti. MaşaAllah, Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın yüz yıla yaklaşan ömründe, Şeyh Abdullah Hazretlerinin talim ve terbiyesiyle ulaştığı o ilme ve o yüce makama ondan başka ulaşabilen olmamıştır. Bazen meşayihi veya kimi insanları görürüz; bazı halleri gizlidir, bazıları aşikârdır. Bildikleri şeyler vardır, bilmedikleri şeyler vardır. Fakat Mevlânâ Şeyh Nâzım, maşaAllah; zahiri ilimlerde, şeriatta ve tarikatta her yönüyle kâmil bir zattı. O, bütün bu konularda zirvedeydi. Gerçek bir "Vâris-i Muhammedî" idi. Elhamdülillah, bir gün olsun "İnsanlarla uğraşmaktan yoruldum" demezdi. Son günlerine kadar insanları huzuruna kabul eder, onlara sohbet edip yol gösterir ve dualar ederdi. Her gün, "Benim niyetim küfrü yıkmaktır, yegâne niyetim budur" derdi. Bunu her gün tekrar ederdi. İşte bu güzel niyet, bizim için de kıymetli bir derstir. Çünkü niyet mühimdir ve Allah niyetin karşılığını verir. Bu, bizim de sevap kazanmamız için bırakılmış bir yoldur, bir derstir. Zira hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır." Yani insanın niyeti, yaptığı işten, amellerinden daha hayırlıdır. Aynı zamanda dünyada kırk bin zaviye, kırk bin dergâh açmaya niyet ettiğini söylerdi. Çünkü dergâh, zaviye veya cami, insanları bir araya getiren, müminler için birer sığınaktır. Bütün tarikatlarda; insanların birbirini tanıması, mürşidini veya şeyhini dinlemesi için bu tür toplanma mekânları vardır. Bu yerler, insanların kaynaşması ve birbirine daha da yakınlaşması içindir. Ve bu ancak bu şekilde mümkündür. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) müminlerin tek bir vücut gibi olduğunu, bir uzva zarar gelirse bütün vücudun onun acısını hissedeceğini buyurmuştur. Böylece kardeşlerinin neye ihtiyacı olduğunu veya ne yapılması gerektiğini görüp bilebilirler. Her türlü güzel ahlak ve edep dergâhlarda, zaviyelerde öğretilir. İnsanlar bu vesileyle birbirini tanır. Dışarıda insanlar birbirini tanımadıkları için biri bir şey istese ona kolay kolay güvenip inanmaz veya ardına düşmezler. Fakat zaviye veya dergâhta kardeşlik vardır, birbirlerini tanırlar. Böylece el birliğiyle birbirlerine yardım edebilirler. Dergâhta daima iyi ve doğru olan öğretilmelidir. İnsanlar orada hak nedir, batıl nedir rahatça sorup öğrenebilirler. Çünkü etrafta İslam adına ahkâm kesen ama söylediklerinin dinde yeri olmayan pek çok insan var. Bu da insanları dinden soğutuyor. İşte dergâhlarda, işin aslı ve doğrusu öğretilir. Elbette şu an, içinde bulunduğumuz vakit için en mühim mesele şu; insanlar dünyanın gidişatını soruyor, "Neler oluyor, sonumuz ne olacak?" diyorlar. Sizin yapmanız gereken şudur: Gördüklerinizin ya da size anlatılanların çoğuna itibar etmeyin. Sadece sükûnetinizi korumalısınız. Çünkü şeytanın peşinden giden pek çok kişi, Müslümanları kışkırtıp sokaklara dökmeye, ortalığı yakıp yıkmaya, taş atmaya ve taşkınlık yapmaya sevk etmeye çalışıyor. Günün sonunda bütün bunların bir kumpas, bir oyun olduğu ortaya çıkacak ve olan yine o insanlara olacak. Bunlar hep gayrimüslimlerin âdeti, onların taktiğidir. Mevlânâ Şeyh Nâzım derdi ki; bir Müslümanın canı ne zaman sıkılırsa, mescide gitsin. Tesbihat yapsın; davasında ona yardım etmesi ve onu muhafaza eylemesi için Allah'a dua etsin. Fakat şimdi bunu söyleyince kızıp parlıyorlar, "Siz bize destek olmuyorsunuz" diyorlar. Neyi destekleyeceksiniz ki? Şimdi devir, şeytanın devridir. Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 195). Kendinizi ateşe, tehlikeye sürüklemeyin. Eğer ortalığı karıştırır, taşkınlık yaparsanız bu sizin için çok tehlikeli olur ve elinize hiçbir fayda geçmez. Her şey Allah'ın takdiriyle, O'nun izniyle gerçekleşmektedir. Ve içinde bulunduğumuz bu devir, ahir zamandır. Bunu durdurmaya hiçbir silahın gücü yetmez, inşaAllah bunu ancak Seyyidina Mehdi aleyhisselam durdurabilecektir. Zira her şey ancak Allah'ın hikmeti ve yönlendirmesiyle yola girer. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bile ortaya çıkıp insanları hakka davet etme vakti gelene dek bir süre gizlenmişti. İşte bu yüzden tarikat ehli, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) gösterdiği bu usule harfiyen uymaktadır. Şu an içinde bulunduğumuz zaman ahir zamandır, fitnelerin ayyuka çıktığı devirdir. Bu yüzden biz de kardeşlerimize, tarikat ehline sükûneti muhafaza etmelerini, Allah'a yönelip bizi ve inşaAllah bütün dünyayı bu felaketlerden koruması için dua etmelerini tavsiye ediyoruz. Allah ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Fasbir, inne va'dallâhi hakk" (Rum, 60). Yani, sabret; şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, gerçektir. Allah'ın bu vaadi, inşaAllah bütün dünyanın İslam'la şerefleneceğidir. İnsanlığın yegâne kurtuluş reçetesi budur. Bugüne dek her yolu denediler; iyi ya da kötü akla gelen her şeyi denediler. Hepsini tecrübe ettiler. Bu uğurda milyonlarca insanı katlettiler, işkencelerden geçirdiler, zulmettiler. Bir sürü sistem icat edip denediler; ama hiçbiri derde derman olmadı. İnsanlığı kurtaracak olan tek nizam, İslam'dır. İnşaAllah bir mümin buna tüm kalbiyle iman etmeli ve asla yeise, umutsuzluğa kapılmamalıdır. Bunu idrak ettiğinizde kalbiniz mutmain olacak; ayrıca Allah'tan gelecek olan ferahlığı ve kurtuluşu beklediğiniz için sevaba da nail olacaksınız. Rabbim inşaAllah o güzel günlere tez zamanda kavuşmamızı nasip eylesin.

2026-04-21 - Other

الخير في ما اختاره الله "Hayır, Allah'ın seçtiğindedir." Bizim tarikat ehlinin edepten sonra öğrenmesi gereken ilk şey budur. Başa ne gelirse gelsin, Allah'ın bizim için takdir ettiği budur. Ve en hayırlısı da budur. Tabii bunu dille söylemek kolaydır ama bununla amel etmek, bunu hayata geçirmek hiç de kolay değildir, bilakis zordur. Fakat bunu kabullenirseniz teslim olur, kendi kendinize dert üretmezsiniz. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in tüm dünyaya, bilhassa da mektup gönderdiği krallara ve imparatorlara buyurduğu şey tam olarak buydu. Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, "Eslim, teslem" yani "Teslim ol ki selamet bulasın," buyuruyordu. İnsanları yöneten kişi, yani baştaki lider bunu kabul ettiğinde, ülkesindeki herkes güvende, mutlu ve huzurlu olur. İşte bu düsturu ellerinden geldiğince dört bir yana yaymalarının sebebi de buydu. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, Sahabe-i Kiram ve onlardan sonra gelen müminler, bu kaideyi tüm dünyaya yaymaya gayret ettiler. İnsanları zulümden, zalimlerden ve kötü bir akıbetten kurtarmak için bu hakikati öğretiyorlar. İnsanları kurtarmak için canla başla uğraşıyorlar. İslam işte budur: bizzat Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in tebliğ ettiği bu hakikattir. Bizler de tarikat ve tasavvuf yoluyla bu izin peşinden gidiyoruz. İslam, Allah Azze ve Celle'nin dinidir. Ve hiç şüphesiz tüm peygamberlerin de dinidir. Bütün peygamberler İslam üzeredir. Tabii, onlar Yahudilik diyorlar, Hristiyanlık diyorlar veya başka isimler takıyorlar; ancak hak din İslam'dır. İslam, Allah Azze ve Celle'nin emirlerine teslim olmak demektir. Bu hakikati yayıyorlar çünkü insanoğlunun tıpkı yemeğe, içmeye ve havaya muhtaç olduğu gibi buna da ihtiyacı var. Hatta tüm bunlardan çok daha mühim olanı; Allah Azze ve Celle'ye teslim olmak, O'ndan gelen her şeye rıza göstermektir. Ne var ki bugün gittiğimiz her yerde, bilhassa da Avrupa'da İslam'ı çok kötü yansıtıyorlar. İslam'ı güya şiddet yanlısı ve insan haklarını hiçe sayan bir dinmiş gibi gösteren bir imaj çiziyorlar. Halbuki İslam hakkında bu iftiraları atanlar münafıkların ta kendileridir. Peki bunu neden söylüyorlar? Çünkü kendi nefislerine uyuyorlar. Nefislerinin hoşuna giden ne varsa sadece onu yapıyorlar. Ardından da bu yaptıklarını örtbas etmek için Müslümanlara ve İslam'a saldırıyorlar. İşledikleri suçları, ikiyüzlülüklerini ve yapılan onca kötülüğü gizlemek için kullandıkları kocaman bir kılıfları, bir örtüleri var. Tüm bunların üzerini bu devasa yalan örtüsüyle kapatıyorlar. Öylesine ağır bir örtü ki bu, zavallı insanlar bunu başlarından söküp atamıyorlar. Fakat en nihayetinde bu kılıf, bu örtü kalkacak; hakikat gün yüzüne çıkacak ve inşaAllah herkes bunu görüp huzura kavuşacak. Elbette ki, başta da söylediğimiz gibi her şeyi takdir eden Allah Azze ve Celle'dir. Vakti saati geldiğinde tüm bu karanlık dağılacak ve her yer yeniden nura kavuşacaktır. İnşallah bizler buna yürekten inanıyor ve teslim oluyoruz. Ve inşaAllah, bu karanlık örtünün kalkması ve insanların gerçek saadete ermesi için dua ediyoruz, inşaAllah.

2026-04-19 - Other

"İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın." (Kur'ân-ı Kerîm 5:2) Tarikatımız, insanları birbirlerine ve tüm mahlukata yardım etmeleri gayesiyle bir araya getirmeyi öğütler. Tarikat, insanların insanca yaşamasını sağlamaktır. İnsanlık, hiç kimseye zarar vermemektir. Tarikatın ilk esası edeptir, güzel ahlaktır. Bu sebeple insanları, kötü huylarından arınıp güzel ahlak edinmeleri için terbiye ediyoruz. Elhamdülillah, bugün gerçekleştirdiğimiz bu yeni dergâhın açılışı vesilesiyle Allah sizleri mübarek kılsın ve burayı bağışlayan hanımefendiye -rahmetullahi aleyhâ- rahmet eylesin. Burası bir zaviye, veya bizim tabirimizle tarikatımız için bir tekke ya da hânigâhtır. İnsanlara ve insanlığa hizmet etmek içindir. Elhamdülillah, Allah bu hanımefendiyi ebediyen mükâfatlandıracaktır. Çünkü uzun zamandır böyle bir mekânınız yoktu. Sürekli bir yerden başka bir yere taşınıyordunuz. Ama bu defa elhamdülillah, çok güzel oldu. Bu, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'in; insanların manevi ihtiyaçlarını giderebilecekleri, ilim öğrenip tabi olabilecekleri bir mekân inşa etme emrinin bir gereğidir. Elbette gayrimüslim bir ülkede yaşıyorsunuz. Bu sebeple, tıpkı Müslüman ülkelerde olduğu gibi, buranın kapısı herkese açıktır. Kim istifade etmek ve nurlanmak isterse, inşaAllah gelip talep edebilir ve nasibini alabilir. En kıymetli fayda, manevi olandır. Mümin olmak, iman nimetine sahip olmak en kıymetli şeydir. Bunun için inşaAllah, Allah'nin bu mekânı tüm Fransa için bir nur kılmasına dua ediyoruz. Ve bütün insanlığı şeytandan ve onun yolundan gidenlerden muhafaza eylemesi için. Allah sizleri mübarek eylesin. Allah hiçbir şeyi unutmaz. "Femen ya'mel miskâle zerratin hayran yarah. Ve men ya'mel miskâle zerratin şerran yarah." (Zilzâl 7-8). Zerre miskal iyilik bile karşılıksız kalmaz. Hiçbir şey zayi olmaz; hiçbir şey unutulmaz. Bu, Allah'nin bir lütfudur. O ne dilerse, onu yapar. Ve elhamdülillah bu dergâhın açılışı nasip oldu. Elhamdülillah. Çok teşekkür ederim. Allah sizi ve evlatlarınızı muhafaza eylesin ve sizleri başkaları için de hidayet vesilesi kılsın. İnşaAllah daima Hak yolda, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve Allah'nin yolunda olmak üzere... Ve başkalarına rehberlik etmek üzere. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'in şu hadisi gibi: "Ashâbî ke'n-nücûm bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm." "Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete erersiniz." İnşaAllah bizler de Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'i örnek alıyoruz. Bir Müslüman için en güzel şey, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'i örnek almaktır ve inşaAllah biz de Onu (sallAllahu aleyhi ve sellem) örnek alıyoruz. Allah sizleri mübarek kılsın, her türlü şerden muhafaza eylesin ve sizlere her türlü hayrı ihsan eylesin. İnşaAllah bereket ve hayır üzere olun; sıhhat, afiyet ve saadet içinde yaşayın. Ve inşaAllah cennette Mevlânâ Şeyh ve Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem ile ebediyen birlikte olmak duasıyla...

2026-04-19 - Other

Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh. Hoş geldiniz. Teşekkür ederim. Buraya Allah rızası için geldiniz. Allah hepinizden razı olsun inşallah. Burası Paris'in kalbinde mübarek bir mekan. Bu mekan, Allah'ın hem Müslümanlara hem de ileride Müslüman olacaklara bir armağanıdır. Buraya ilk kez yaklaşık 30 yıl önce gelmiştim. Bu camiyi ilk gördüğümde, Allah Azze ve Celle'nin evi olarak inşa edilen bu güzel binayı görmekten büyük bir mutluluk duymuştum. Burayı helal ve temiz bir kazançla inşa ettiler; o dönemde petrol parası falan yoktu. Elhamdülillah, tamamen helal ve temiz bir paraydı. İşte bu yüzden, güzel insanların kalplerini burada birbirine ısındırıyor. Burada huzur buluyorlar ve Allah da onlardan razı oluyor. Pek çok insan bu mekanda İslam'la şerefleniyor. Allah onlara hidayet nasip ediyor. Yepyeni bir hayata adım atıyorlar. Bu mekandan yayılan feyizle, nur dolu bir hayata kavuşuyorlar. Çünkü bu güzellik İslam'ın kalbidir; her şeyin özündeki o güzelliktir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “إنَّ اللهَ جَميلٌ يحِبُّ الجَمالَ” "Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever." Dolayısıyla bu, oldukça mühim ve hassas bir mevzudur. Kimileri, "Camileri süslemeyin, kuru bir taş yığını olarak bırakın, içine hiçbir şey katmayın, öylece kalsın" diyor. Bunun İslam'ın ruhunda yeri yoktur. Müslümanın yolu, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolu; bu mekanları güzelleştirmek ve onlara kıymet vermektir. Kendi evinizi süslüyor, en güzel ve hoş hale getiriyorsunuz; ama sıra Allah'ın evine, camiye gelince onu hiçbir güzellik katmadan öylece bırakıyorsunuz! Tasavvuf, tarikat; doğrudan Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoludur. Bu yolda olanlar, insanların kalbini nasıl cezbedeceklerini, onları İslam'a nasıl ısındıracaklarını ve Müslüman olmalarına nasıl vesile olacaklarını çok iyi bilirler. Birtakım insanların anlamadığı şey şu; işte bu güzellikler pek çok insanın İslam'la müşerref olmasına, hidayet bulmasına vesile olabilir. Tarikat ehli bunu çok iyi anlar. Size Mevlânâ ile başımızdan geçen bir hadiseyi anlatayım. 2001 yılında, Mevlânâ ile son uzun yolculuğumuza çıkmıştık. Özbekistan'dan Malezya'ya, Endonezya'ya, Singapur'a ve oradan da Tokyo'ya kadar dünyanın neredeyse yarısını dolaştık. Tokyo'da bir akşam eski bir mekanı ziyaret ediyorduk, bize dediler ki: "Tokyo'da Türkler tarafından inşa edilmiş bir cami var." Müslümanlar için yapılmış ve Tatar kardeşlerimizin hizmetine sunulmuştu. Türk devleti orayı Osmanlı mimarisiyle yeniden inşa etmiş; tek kelimeyle muazzamdı. Bize dediler ki: "Oraya çok giden oluyor. Bu güzel camiyi görmeniz için sizi de oraya götürmek istiyoruz. Japonların çoğu da bu camiye büyük ilgi gösteriyor; sık sık gelip ziyaret ediyorlar." Mevlânâ ile orada yatsı namazını kıldık, ardından kendisi camiyi dolaşmaya çıktı. İçeride yedi sekiz kişilik Japon bir grup vardı. Hepsi hayranlıkla etrafı inceliyorlardı. Daha sonra yanımıza gelip bir şeyler sordular. İslam hakkında sorular sordular ve ardından Kelime-i Şehadet getirmek istediklerini söylediler. İşte o binanın güzelliği insanların kalbini böyle cezbetti, hidayetlerine vesile oldu ve onları sonsuz bir huzura kavuşturdu. İşte bu yüzden tarikat ve tasavvuf, İslam'ın tam kalbidir. Allah sizden razı olsun. Elhamdülillah, hepimiz bu yoldayız. İnşaAllah, bizler de başkalarının hidayetine vesile oluruz. Elhamdülillah, tasavvuf ehli dünyada da ahirette de huzur içindedir. Allah sizden razı olsun. Allah hepinizi ebediyen bir arada kılsın, inşaAllah.

2026-04-18 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Mübarek olsun! Dün akşam itibarıyla bugün Zilkade ayının birinci günüdür. Allah'a şükür, o haram aylar başlamıştır. Bunlar üç aydır. Bu aylar, mübarek hac mevsimi için daha da faziletlidir. Allah Azze ve Celle'nin takdiri ve hikmeti sonsuzdur. O aylar da Allah'a şükür bize bereketli ve mübarek olsun. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) zaten haccı bir defa yapmıştı, o da son haccıydı. O hacda yapılacak bütün şeyleri bize gösterdi ve öğretti. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolu Kur'an'dır, Kur'an'ın yoludur. Kur'an'ı O'ndan daha güzel açıklayan olamaz. Şimdi ortaya çıkmışlar, "Sırf Kur'an okuyacağız, ona tabi olacağız" diyorlar. Sen gazeteyi bile okusan ne olduğunu anlamazsın, kalkmış Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) istemiyorsun. Çok akılsız insanlar var. Akılsız, hikmetsiz, insanları yoldan çıkaran bu insanlardan Allah bizi muhafaza etsin. Onun için bu mübarek aylara hürmet etmek, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet etmektir, O'nu sevmektir. Onlar hakiki, ihlaslı insanlar değil; milleti yoldan çıkarmak için uğraşıyorlar. Allah'a şükür biz, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) ne yaptıysa, ne ettiyse, kimi sevdiyse hepsini severiz ve hürmet ederiz. Yolumuz budur. Hakiki iman, hakiki İslam budur. Bunun dışındakiler, Allah muhafaza etsin, şeytana kapılmış olur. Onun için mürşid lazım, yol lazım; onlara sarılmak lazım. Allah bizi bu yoldan ayırmasın. İnşallah bugün de yine ihvanlarımızın yanına gidiyoruz; uzun zamandır gitmediğimiz o bölgelerdeki kardeşlerimiz de bizi bekliyorlar. Allah onlara da yardım etsin, çünkü oralarda da Allah'ın hikmeti, "Müslümanız" deyip yoldan çıkanlar var. Oradakiler, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet etmeyen bir tâife haline gelmiş. Bu ne hikmetse, şeytan onları daha çabuk yakalayabiliyor. Şeytanın yaptığı hileler çoktur, Allah muhafaza etsin. Onun için oradaki ihvanlar hem sevinsinler, hem de inşaAllah sayıları çoğalsın. İnşallah doğru yoldan ayrılmasınlar, hiçbir şeytanın hilesine kapılmasınlar. Allah muhafaza etsin, Allah yardımcımız olsun. Seferimiz mübarek olsun inşaAllah.

2026-04-18 - Other

Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh. İki uzun yılın ardından tekrar burada olmaktan memnuniyet duyuyorum; gerçi bana o kadar da uzun gelmedi. Defalarca Paris'e gelmeye niyetlendik ama kısmet hep başka yerlere gitmekmiş. Burası insanlık için, insanların dünyevi eğilimleri açısından önemli bir merkez. İyi şeyler için değil; genel olarak insanların sadece nefsini yönlendirmeye hizmet ediyor. Şimdilerde bunu moda üzerinden yapıyorlar, ki bu aslında hiç de o kadar önemli bir şey değil. Bu, insanlar için adeta bir dış kabuk gibi. Sürekli farklı kılıklara bürünebiliyorlar. Ama bütün bunlar nefs içindir, nefsinizi daha çok hoşnut etmek içindir. Aradıklarını bir türlü bulamadıkları için sürekli yeni şeyler icat etmeye çabalıyorlar, ama sonuçta yine de bulamıyorlar. İnsanlara sadece bir şeyler sunup "Bu yepyeni bir şey, mutlaka almalısınız" diyorlar ve insanlar da bununla mutlu oluyor. Birinin nefsine—özellikle de kötü arzularına—hitap ettiğinizde, bu onu ziyadesiyle mutlu eder. "Ah, çok güzelsin, çok iyisin, çok akıllısın" demek... Evet, bu onları çok mutlu eder. Mevlânâ Hazretlerinin hep anlattığı meşhur bir hikâye vardır ve bu, tam da moda dünyasındaki insanların durumuna uyar. Mevlânâ Hazretleri, bu hikâyeyi gençliğinde okulda okuduğunu söylerdi. Evvel zaman içinde bir kral varmış. Bu kral kıyafetlerinden asla tatmin olmaz, saraya gelen hiçbir yeni terzinin işini beğenmezmiş. Kendisine en iyi kıyafetler, kumaşlar, her çeşit ürün getirilirmiş. Ama bir türlü memnun kalmaz, "Hayır, ben kimsede olmayan bir şey istiyorum" dermiş. Bu durum uzun bir süre böyle devam etmiş. İki sahtekâr bunu duyduğunda hemen bir plan yapmış. Yanlarında bazı eşyalarla, bir at arabasına atlayıp saraya gelmişler. Demişler ki, "Kralımızın kimsede olmayan, eşsiz bir elbise istediğini duyduk." "Biz de kralımıza çok özel bir kumaş dokumak için kendi makinemizi getirdik." "Ancak bu çok masraflı bir iştir, dolayısıyla dünyada buna sadece kralın gücü yetebilir." Kral bunu duyunca çok sevinmiş. Hemen onları huzuruna çağırtıp, "Gelin bakalım, bana ne yapacağınızı ve bu kumaşın sırrını anlatın" demiş. Krala dönüp, "Efendimiz, biz bu işte çok usta zanaatkârlarız," demişler. "Biz bu kumaşın ipliğini aydan elde ediyoruz." "Bu yüzden makinemizi kurup üretime geçmek için büyük bir odaya ihtiyacımız var. Ayrıca bu meşakkatli bir iş, tam bir yıl sürecek." "Bir yılda yetiştirebilmek için her gün hiç durmadan çalışmalıyız." "Fakat bu çok özel bir kumaştır; onu sadece zeki insanlar görebilir." "Aptallar ise göremez." "Tabii bunun için bolca paraya ve altına ihtiyacımız olacak." "İhtiyacımız oldukça bize altın göndermeniz gerekecek." Kral çok heyecanlanmış ve sevinçle, "Tamam, elinizi çabuk tutun. Ne isterseniz verilecek!" demiş. Böylece işe koyulmuşlar. Bütün gün kumaş dokuyormuş gibi yapıyorlarmış. Elleriyle dokuma hareketleri yapıyorlar, makineden de tezgâh sesleri geliyormuş. Kral arada bir işlerin nasıl gittiğini kontrol etmeye geldiğinde, "Her şey yolunda, çok iyi gidiyor" diyorlarmış. Kral da adamlarına övünerek, "Nihayet içime sinen ustalar buldum, kimsede olmayan eşsiz bir kumaş dokuyorlar" diyormuş. Bir yılın sonunda sahtekârlar, "İşimiz bitti, şimdi bunu bedeninize göre dikeceğiz" demişler. Ve kralı çırılçıplak soymuşlar. Üzerinde hiçbir şey kalmayana dek bütün kıyafetlerini çıkarmışlar. Sanki bu görünmez kumaşı ona giydiriyormuş gibi yaparak bir yandan da, "Unutmayın, bu kumaşı yalnızca akıllı insanlar görebilir" diyorlarmış. Böylece kralı sözde 'giydirmişler' ve "Harika görünüyor!" demişler. Etraftakiler de, "Muazzam! Ne kadar harika bir kumaş, size çok yakıştı" diyormuş. Kral, aptal damgası yemeyi göze alamamış. Ona, "Nasıl oldu efendim? Beğendiniz mi?" diye sormuşlar. Sonra da eklemişler: "Şimdi bu elbiseyle halkın arasına çıkmalısınız ki, bu eşsiz kumaşı görüp hayran kalsınlar." Kral da bu büyük geçit töreni için bir gün belirlemiş. Atına binip halkın karşısına çıkmış. Halk da aptal durumuna düşmemek için gerçeği söyleyemiyormuş. Herkes içinden şöyle geçiriyormuş: "Kral görebiliyor demek ki. Ben aptalın teki olduğum için göremiyorum, o yüzden görmediğimi belli etmemeliyim." Bu yüzden etraftaki herkes "Ah, tek kelimeyle kusursuz!" diye alkışlıyormuş. Kral da halkın arasında bu şekilde kurula kurula ilerliyormuş. Ta ki kalabalığın içinden küçük bir çocuk çıkana kadar... Çocuk kalabalığa bakmış, olup bitene anlam verememiş ve "Kral çıplak!" diye bağırmış. Bunu duyunca herkesin gözündeki perde kalkmış. Kral büyük bir öfkeye kapılmış ve kafalarını vurdurmak için derhal o terzilerin bulunmasını emretmiş. Fakat sahtekârlar çok kurnazmış; paraları aldıkları gibi çoktan sırra kadem basmışlar. İşte moda dediğiniz şey de tam olarak budur. İnsanlara çer çöp giydirirler. Saçma sapan şeyler üretirler ama insanlar yine de bununla mutlu olur. Çünkü o kıyafetin üzerinde ünlü bir modacının ya da meşhur bir markanın adı yazıyordur. İnsanları işte böyle uyutuyorlar. Bu tarz bir aldatmaca en fazla insanların birbirine gülüp geçmesiyle sonuçlanır; yani aslında ufak bir meseledir. Geçmişte yapılan ve günümüzde hâlâ devam eden asıl büyük oyunlarla kıyaslandığında... Mevlânâ Hazretleri Fransa ile ilgili bir şey duyduğunda çok öfkelenirdi. Neden mi? Devrim yüzünden... Fransız Devrimi yüzünden. O devrim, insanlığı mahvetti. Mevlânâ Hazretlerinin asıl rahatsız olduğu konu da buydu. Çünkü o devrim, başından sonuna kadar koca bir yalandan ibaretti. Az önce bahsettiğimiz moda sadece bir oyuncaktır. İnsanları helak etmez; sadece insanların birbirine gülmesini sağlar veya ceplerindeki parayı çalar. Fakat asıl felaket, insanlığın mahvedilmesidir. Söylenen yalanlarla ve işlenen onca kötülükle... Bu büyük yalanlardan biri de kralın eşi, kraliçe Marie Antoinette hakkındaydı. Sözde Fransız halkı "Açız, yiyecek ekmek bulamıyoruz" diye isyan etmiş, o da "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" demiş. Bu baştan aşağı, yüzde yüz bir yalandı. Bugün bile Fransa'nın neresine gitsem görüyorum; toprakları gayet bereketli. Buğday, et ve aradığınız her türlü nimet fazlasıyla var. Hatta tarihçiler, o dönemdeki bir Fransız çiftçisinin, İngiliz çiftçisinden on kat daha refah içinde olduğunu söylerler. Bastille zindanında insanların katledildiğini, bu yüzden onları kurtarmaya gittiklerini iddia ettiler. Oysa içeride topu topu yedi kişi vardı ve onların da bir deri bir kemik kalmış zavallılar olduğunu umuyorlardı. Fakat hiç de cılız değillerdi, gayet kilolu ve iyi beslenmişlerdi. Bu devrim, daha ilk günden itibaren insanlığa karşı yapılmış bir kalkışmaydı. İşte Mevlânâ Hazretlerinin kızdığı nokta tam olarak buydu. Ve ne yazık ki bu devrim Fransa'da başarıya ulaştı; çünkü hem dini hem de monarşiyi yıktılar. Orada her şeyi bitirdiler. Fakat bu yıkım tüm dünyada devam ediyor. Bilhassa da İslam ülkelerinde. Henüz bitmiş değil. O devrim, dünya çapında henüz son bulmadı. Kötü niyetli eylemler hâlâ devam ediyor; hiç durmuyorlar. Bu gidişat ancak Seyyidina Mehdi aleyhisselam'ın gelişiyle son bulacaktır. Bugün dünyada gördüğünüz bunca zulüm, İşte kaynağını bu Fransız Devrimi'nden almaktadır. Bütün kralları, sultanları ve en önemlisi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Halifesini ortadan kaldırdılar. Hilafeti yıktılar. Ve sultanları kapı dışarı ettiler. Onların en büyük düşmanları sultanlar ve krallardır. Çünkü başlarında bir sultan varken istedikleri gibi at koşturamazlar. Sultan, monarşi ve krallar ortadan kalktığında ise diledikleri her şeyi yapabilirler. Sözde seçim yapıyorlar, ancak o seçimlerde de kendi istediklerini tezgâhlıyorlar. Kimi isterlerse başa geçiriyorlar, Ve kimi isterlerse makamından edebiliyorlar. Bu, devasa bir tiyatrodan ibarettir. Fakat bu tiyatro sonsuza dek sürmeyecek. Bu devran da Seyyidina Mehdi aleyhisselam ile son bulacak. Biz şu an hiçbir şey yapmıyoruz. Bir şey yapmamız da bize menedilmiştir; çünkü şu an her şey onların kontrolü altında. İnsanları tehlikeye atmanın hiçbir lüzumu, hiçbir gereği yok. Kendinizi dünyayı kurtaracak bir kahraman sanmayın. Bu vazife yalnızca Seyyidina Mehdi aleyhisselam'a aittir. Ve inşallah o günler de çok uzak değil. Bütün bu zulümler son bulacak. Allah sizleri ve bizleri muhafaza eylesin. Ve güzel günleri görmeyi, Bu zalimlerin sonunun geldiğine şahit olmayı cümlemize nasip eylesin.