السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
"Din nasihattir."
Herkes nasihat ister; nasihat, öğüt demektir.
Biri size bir şey danıştığında...
"El-musteşâru mu’temen."
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) böyle buyuruyor.
Kendisine danışılan kişi, güvenilir olmalıdır.
Bu sebeple dinde nasihat; hayrı göstermek, doğru yolu işaret etmek, hem Dünya hem de Ahiret saadetiniz için faydalı olanı bildirmek adına çok mühimdir.
Nasihat isteyenler... İnsanlar hayırlı işler için tavsiye isterler.
Şunlar nasihat değildir: "Bu insanları nasıl soyarım?"
"Bu insanları nasıl öldürürüm?"
"Bu insanları nasıl kandırırım?"
Bunlar nasihat değildir.
Zaten bunları sormalarına bile gerek yoktur.
Bunu kendi kendilerine yapıyorlar.
Şeytan bu insanlara hocalık yapıyor.
Böyleleri için nasihate lüzum yoktur.
Nasihat, kötülüğe mani olmak içindir.
Bizim kapımız—Tarikat kapısı, Allah Azze ve Celle'nin kapısı—hayır isteyen, iyilik isteyen herkese açıktır.
İyilik, iyilik getirir.
Kötülük ise kötülük getirir; ondan asla hayır gelmez.
Kötü amelin sonu asla iyi olmaz.
Bu yüzden, "Ben tarikattayım" deyip insanları kandıranlara; tarikatta yeri olmayan, dinen kabul edilmeyen ve aklıselim zamanlarda asla hoş görülmeyecek şeyler söyleyenlere karşı çok dikkatli olmalıyız.
Tabii her şeyin tepetaklak olduğu şu ahir zaman gibi değil...
Şu anki zaman hakkında konuşamıyoruz.
Ama normal zamanlarda, iyi olan her şey iyilik getirirdi.
Kötü olan ise her zaman kötülük getirir.
Belki bir dakika, iki dakika eğlenirsiniz. Ama sonrası, koca bir hiç.
Sonra o kötülüğü tekrar yapmak istersiniz.
Eğlendiğinizi sanırsınız.
Halbuki bu bir ateş gibidir; üzerine odun veya benzin gibi yanıcı bir şey attığınızda, aleyhinize daha çok parlar, harlanır.
Bununla mutlu olamazsınız.
Bu durum tüm dünyada yaygınlaştı.
Bu kötülük Doğudan Batıya yayılıyor, sadece Batı ülkelerinde değil.
Bu fenalık her yerde büyüyor.
Neden?
Çünkü Allah Azze ve Celle onlara nimetlerinden bolca verdi: Para, arabalar, mücevherler, iş—her şey var.
Şimdi de kalkmış dünyada fakirlik olduğunu iddia ediyorlar.
Bu doğru değil.
Hacca ilk gittiğimde, şişman bir adam veya kadın bulmak neredeyse imkansızdı—sadece Mısırlıların ve Iraklıların biraz yapılı olduğunu görürdüm.
Diğerleri bir deri bir kemikti; başka bir şey yoktu.
Şimdi gittiğinizde bakıyorsunuz, maşaAllah inek sürüsü gibi; hepsi kocaman olmuş, maşaAllah.
Bu nereden geliyor?
Çünkü bolluk içindeler.
Yiyorlar, arzularını büyütüyorlar, nefislerini şişiriyorlar.
Şeriatı takip ettiğini söyleyenler bile artık haram olan her şeyi yapmak için kendilerine kılıf uyduruyor, fetva veriyorlar.
"Şu mezhebe göre, belki İsnâaşeriyye mezhebine veya başka bir şeye göre—hangi mezhep bilmiyorum—fetva uyduruyoruz; yirmi kadınla evlenebilirsin, bir kadını cariye olarak alabilirsin" diyorlar.
Şu an tek düşündükleri bu: Belden aşağısı; başka bir şey değil.
Maalesef gördüğümüz ve duyduğumuz şey bu.
Tabii bir de zengin takımı var: Buruna tozlar çekmek veya başka pislikler...
Bunların hepsini yapıyorlar.
Müslümanlar da bunu yapıyor!
Bu çok acı!
Allah Azze ve Celle size tüm bunları verdi ve siz karşılığında böyle davranıyorsunuz!
"Yâ Eyyuhe’l-lezîne Âmenû Kû Enfusekum Ve Ehlîkum
Nâran Vakûduhâ En-Nâsu Ve El-Hicârah", (Tahrim Suresi, 6).
Meali şudur: Ey insanlar, Ey insanoğlu!
Kendinizi ve ailenizi Cehennem ateşinden koruyun!
O Cehennem ateşi nasıl yakılır?
Taşlarla ve insanlarla.
Cehenneme atıldıklarında, bir dağ gibi olacaklar.
Cehenneme atılan her biri, diğerinin üzerinde koca bir dağ gibi yığılacak.
İngiltere'deki küçük tepeler gibi değil.
Himalayalar gibi.
Yani yakıtı taşlar ve insanlar olacak.
Bu neden?
Çünkü tüm bunları işliyorlar.
Allah Azze ve Celle'nin onlara verdiklerine rağmen, bu haramı işliyorlar, bu kötülüğü yapıyorlar.
Ondan sonra ne olur?
Önce imanları onları terk eder.
Sonrasında İslamları da gider.
Gerçek birer kâfir, ateist olurlar. Hakkı kabul etmez hale gelirler.
Bu sebeple, böyle insanlar tarafından kandırılanlara kesin bir dille söylüyoruz: Dikkatli olun!
Tarikat, bizim Nakşibendi Tarikatımız, Şeriat konusunda en titiz olandır.
Şeriat bizim için çok önemlidir.
Kafanıza göre davranamazsınız.
İstediğiniz gibi fetva veremezsiniz.
Çok şuurlu olmalısınız.
Bu, hem kendi faydanız hem de içinde yaşadığınız toplumun selayeti içindir.
Bir elma—bu örneği hep veririz—bir kasa elmanın içinde bir elma çürük olduğunda, bütün kasayı bozar.
Normalde bahçeye çalışmaya gidinci belki on kişi alırız ve maşaAllah çok iyi çalışırlar.
Ama içlerinden biri çalışmıyorsa, hepsini etkiler.
Bu yüzden çürük olanı ayırırım: "Sen burada kal. Dergâhta hizmet et.
Uyumak istersen uyu.
Gitmek istersen git. Ama bizimle gelme."
Bu önemlidir.
Yani, ailede kötü bir kişi olduğunda... Sürekli karısını aldatıyor mesela.
Bunu çok defa duydum.
Sadece bu hafta bu hikayeyi defalarca duydum.
Bir de beş vakit namaz kıldığını iddia ediyor, maşaAllah.
Allah Azze ve Celle bu namazları onun yüzüne çarpacaktır.
Ayrıca "Ben müridim" diye iddia ediyor.
Şeyh Efendi onun yüzüne tükürür.
Maalesef, Tarikata gelip "Biz yolunuzdayız" diyorlar ve sonra...
Hayatınız için nasihat almaya geliyorsunuz.
İyi olun! Haram işlemeyin!
Nefsinize uymayın!
Çünkü bu haram size asla yetmeyecektir.
Bütün dünya kadın olsa bile, bu size yetmez.
Mevlana Şeyh'in dediği gibi; helaline, karısına karşı iyi olan bir erkeği Allah Azze ve Celle diğer kadınlardan korur; o dışarı bakmaz.
Ama bakarsa, bu onun üzerine bir lanet olur; asla tatmin olmaz.
Ve zina fakirlik getirir!
Eğer durmaz ve Allah Azze ve Celle'den af dilemezse, bunun ilk ve en büyük sonucu, sonunda fakirleşmesi ve parasız kalmasıdır.
Ve parası olmadığında, hiçbir kötü kadın onun yüzüne bakmaz.
Sadakat yoktur onlarda.
Onların sadakati sadece parayadır.
Ve bu adam zina işlediğinde, fakirleşecek ve kimsesi kalmayacak, karısı bile. Ailesini kaybedecek ve dünyada sadece acı çekecek.
Ahirette de yeri Cehennem olacak.
Allah Azze ve Celle bizi korusun.
Bu yüzden çok dikkatli olun.
Sarık ve cübbe giyip, "Tamam, Mevlana'dan, Şeyh'ten veya başkalarından fetvamız var" diyen birine kanmayın.
Onlara inanmayın. Biz haramı asla kabul etmeyiz.
Haramı kabul etmiyoruz. Bu aileleri yok eder, çocukları mahveder, çünkü çocuklar da babaları gibi olur.
Buna çok üzülüyorum.
Bütün gün, her gün aynı hikayeyi duyuyorum.
Bunu anlatan mesajlar gönderiyorlar.
Ve insanlar hâlâ bu kişilere inanıyorlar.
"Evet, İslam onlar için buna onay veriyor" diyorlar.
Bu "mezhepsiz" insanların çoğu bunu yapıyor.
"Avrupa'ya gidiyoruz, cariyeler var, bilmem ne var... bu bizim için helal" diyorlar. Bu asla helal olamaz.
Neyin helal, neyin haram olduğunu bilmiyorlar.
Ama sizin namaz kılmanıza ve Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) salavat getirmenize gelince, "Bu bidattir, bu haramdır, bu şirktir" derler.
Ama kadınlarla veya başka şeylerle her türlü pisliği yaptıklarında, bu bir şekilde onlara helal oluyor.
Bu yüzden gözümüzü korumak için çok dikkatli olmalıyız.
Kötü şeylere, kötü filmlere veya başka haramlara bakmayın.
Şeytan bunu telefonun içinde her yere koydu.
Bazen telefonu açtığınızda, aniden önünüze kötü, pis bir resim çıkarıyorlar.
Şeytan her yerde.
Bu yüzden dikkatli olun! Güçlü olun!
İradeniz kuvvetli olsun! Bakmayın bunlara.
Allah Azze ve Celle sizden razı olur, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) sizden razı olur.
Ve böylece ailenizi, toplumunuzu, cemaatinizi korumuş olursunuz.
İnşaAllah hepsi bu vesileyle korunur.
Allah Azze ve Celle bizi muhafaza etsin.
Bu en zor fitnedir.
Gerçekten, bu zaman Seyyidina Lut'un (a.s.) zamanından bile daha kötü.
Sodom ve Gomore'den daha beter.
O zamanlar kötülük sadece iki şehirdeydi.
Şimdi bütün dünya böyle.
Ve bir şey söylediğinizde, kötülüğe kötü demek bile yasaklanıyor.
Bunun için, Allah Azze ve Celle bizi korusun.
Kendimizi korumalıyız çünkü Şeytan insanlara tüm gücüyle saldırıyor—sadece Müslümanlara değil, tüm insanlığa saldırıyor.
Allah Azze ve Celle bizi kurtarması için Hz. Mehdi'yi (a.s.) göndersin.
Gerçekten düşüyoruz.
Düşünmüyoruz—düşüyoruz.
Mısırlıların dediği gibi: "Neyi düşüyorsun?"
Bütün dünya düşüyor.
Parasıyla batan Karun gibi.
Şimdi çok paraları olduğu için hepsi lağıma düşüyor; toprağa değil, lağımın dibine—hep birlikte düşüyoruz.
Allah Azze ve Celle bizi onlardan korusun.
2026-01-21 - Other
Elhamdülillah, Londra'ya sağ salim vasıl olduk. Elhamdülillah, bu mübarek camiyi ilk kez ziyaret edişimiz.
Maşallah, Müslümanlar pek çok cami inşa ediyor.
Eskiden, neredeyse elli yıl evvel, Mevlana Şeyh Hazretleri ilk geldiğinde hiçbir şey yoktu; hiç cami yoktu.
Merkez Camii'nde bile sadece bir çadır vardı.
Elhamdülillah, sonrasında binlercesi açılmaya başladı.
Elhamdülillah, bu bir nurdur. Allah Azze ve Celle'nin evidir.
Allah'ın evi nur saçar, feyiz saçar ve bereket yayar.
Elhamdülillah, Allah cami inşa edenleri, camilere yardım edenleri yahut İslam için herhangi bir hususta hizmet edenleri mükâfatlandırır.
Bilhassa camilerle ilgili olarak Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: "Kim bir cami inşa ederse veya inşasına yardım ederse, Allah onun için Cennet'te bir köşk inşa eder."
Böyle bir eser inşa ettiğinizde, ondan hasıl olan hayır, parayı bankaya yatırıp kâr almaya benzer – lakin bu, ebediyen süren bir kazançtır.
Elhamdülillah, bu harika bir şey. Maşallah, Allah hepinizden razı olsun.
Elhamdülillah, zannediyorum ki herkes yardım etti; az veya çok, herkesin bir katkısı oldu.
Allah bizi mükâfatlandırsın, inşaAllah.
Dediğimiz gibi, burası Allah Azze ve Celle'nin beytidir, evidir.
Allah Rahim'dir, Rahman'dır – Allah Azze ve Celle.
Biz de insanlara, Allah'ın mahlukatına karşı merhametli olmalıyız.
Bu, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yoludur. Ulema, Salihler, Evliyaullah ve Meşayıh hep bu yolu izler.
Onlar Allah'ın mahlukatı için hayır isterler; insan olsun veya olmasın, her şeye karşı bir rahmet olmalıyız.
Katı kalpli olmamalıyız. Allah Azze ve Celle Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında şöyle buyurur: Raufur Rahim.
Yani Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Biz Müslümanız, bu yüzden gücümüz yettiğince O'nun ahlakıyla ahlaklanmalıyız.
Her şeye ve herkese iyilik dilemeliyiz.
Düşmanlık etmeyin ve haset etmeyin.
Çünkü Allah Azze ve Celle her şeyi idare eder; her şey O'nun kudreti altındadır.
Türkiye'de Merkez Efendi adında büyük bir Veli yaşardı.
Şeyhi büyük bir âlimdi – sanırım Kadı idi – ve makamını terk etmişti.
Şeyhi onu birçok imtihandan geçirdi ve sonunda Halifesi tayin etti.
Şeyhe çok yakınlaştığı için, müritlerin çoğu – otuz veya kırk yıldır orada olan eski dervişler – onu biraz kıskandılar.
"Bu nasıl olur? O yeni geldi ama Şeyh ondan çok memnun," diye düşündüler.
Şeyh Efendi de hepsine bir ders vermek istedi.
Dedi ki: "Herkese soruyorum: Eğer Allah size kudret verseydi, ne yapardınız?"
Biri dedi ki: "Bütün dünyayı Müslüman yapardım."
Diğeri: "Tüm kâfirleri yok ederdim."
Bir başkası: "Kimsenin fakir kalmamasını sağlardım."
Pek çok farklı cevap verildi.
Sonra Merkez Efendi'ye sordu: "Sen, sen ne yapardın?"
"Ben hiçbir şey yapmazdım," diye cevap verdi.
"Neden?"
"Her şeyi merkezinde bırakırdım."
Merkez demek; değişmemiş, dengede demektir.
Şeyh, "Neden?" diye sordu.
O da: "Çünkü Allah Azze ve Celle öyle istiyor. Ben Allah Azze ve Celle'nin işine karışamam," dedi.
Bu yüzden hepimiz Allah'ın takdirinden razı olmalıyız. Elimden geldiğince yardım etmeli ve yapabileceğimizi yapmalıyız.
Ama zorlamayla ve şiddetle değil.
Eğer Allah biri için hidayet dilerse, Allah ona hidayet gönderir.
Eğer zorlamaya çalışırsanız, başaramazsınız.
Ama nezaketle, merhametle ve insanlara hoş davranarak yaklaşırsanız; onlar sizden memnun olur, Allah Azze ve Celle de sizden razı olur.
Niyetimiz halis olmalı. Niyetimiz budur: İnsanlar için, insanlık için hayır istemek.
Bugünlerde elbette herkes ıstırap çekiyor. Ademoğlunun ömrünün sonundayız; ahir zamandayız ve her şey çok zor, vaziyet perişan.
İnsanlar mesut değil. Allah onlara her şeyi verdi ama mutlu değiller.
Neden?
Çünkü içlerinde haset, kötü niyet ve kötü ahlak barındırıyorlar – hepsi kötü hasletler.
Sadece kendileri için istiyorlar, başkaları için değil.
Allah bize iyi düşünme kabiliyeti verdi. Şunu idrak etmelisiniz ki herkes iyi olursa, siz de iyi olursunuz; her şey iyi olur.
Ama eğer siz huzurlu değilseniz, başkaları da huzurlu değildir.
Başkaları da birbirini kıskanıyor ve birbirleri için sorun çıkarmaya çalışıyorlar.
Ve neticede tüm insanlar için sefalet ve fakirlik hâsıl oluyor.
Şimdi Ramazan geliyor, Şehr-i Ramazan.
Normalde Zekât her zaman verilebilir ama unutmamak için Ramazan'da vermek en efdalidir.
İnsanlar yardım istediğinde, diğerleri "Paramız yok" diyor.
Neden?
Çünkü zenginler vermiyor.
Zekâtlarını vermiyorlar; başkalarını düşünmüyorlar.
Eğer verselerdi, tüm fakir fukara için yeterli olurdu.
Ama hiçbir şey vermedikleri için, malı elinde tutanların üzerine Allah'tan bir lanet gelir. Bu aynı zamanda fakirlerin daha saldırgan ve perişan olmasına yol açar.
Ve vermeyenlere, kendileriyle ilgilenmeyenlere karşı beddua ederler.
Bütün nizam bozulur.
İslam bize insanlık için, tüm dünya için en iyisinin ne olduğunu gösterir.
Yüz yıldır artık hakiki İslam yok.
Kimse "Biz Müslümanız" demiyor. İki milyar Müslümanımız olduğu halde bile hiçbir faydası yok.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Çok olacaksınız – sayıca çok Müslüman – ama hiçbir kıymetiniz olmayacak."
"Değeriniz denizdeki köpük gibi, selin üzerindeki çer çöp gibi olacak – faydasız, hiç."
Belki birileri o köpüklerle sevinir ama onların bir aslı yoktur.
Bunun sebebi, Halife ile kaim olan, Osmanlı İmparatorluğu'nun son devleti olan hakiki İslam idaresini terk etmeleridir.
Bu sadece Türkler için değildi; içinde yetmiş millet vardı – Müslümanlar, Hristiyanlar, Katolikler, Ortodokslar, Ermeniler, Habeşliler, Mecusiler – aklınıza gelebilecek her şey bu Osmanlı İmparatorluğu'nun sancağı altındaydı.
İslam Osmanlı İmparatorluğu her yerde adaleti sağladı, her yerden fakir ve mazlum insanları savundu.
Onu bitirdiler ve tüm dünya sona erdi.
"Bu imparatorluğu bitirirsek mesut olacağız; her şey iyi olacak," diye düşündüler.
Hayır. Bitirdiler ama işler daha da kötüye, berbat bir hale gitti, acı dolu oldu.
Ve hâlâ bunu kabul etmiyorlar.
Bu dünyadaki herkesi zehirliyorlar, hem manevi hem de maddi olarak.
Deniz bile zehir dolu.
Bu siyah zehir – nerede bulunursa bulunsun, orada sefalet var, şer var, uğursuzluk var.
O siyah sıvıdan, petrolden bahsediyorum.
Petrolün olduğu yere lanet iner.
Herkes oraya üşüşüyor, insanları öldürüyor, ellerindekini alıyor ve geri hiçbir şey vermiyorlar.
Ama Osmanlı zamanında, hayır.
Osmanlıların halktan aldığını söylerlerdi.
Halbuki o zamanlar Suudi Arabistan'da, Körfez'de veya başka bir yerde ne vardı?
Sadece çöl.
Sultan onları doyurmak, onlara her şeyi vermek için yardım gönderirdi.
Ve onlar bunun kıymetini bilemediler.
Petrol geldiğinde – o siyah, mel'un sıvı – Osmanlıları yıktılar ve bütün dünyayı yıktılar.
Bugün dahi görüyorsunuz, nerede petrol varsa orada lanet vardır.
Hâlâ onun peşinden koşmaya devam ediyorlar.
Sübhanallah, başından beri hayırlı değildi.
Bazı yerlerden fışkırdığı zamanlar oldu ve insanlar: "Bu siyah sıvı nedir? Çok pis. Bu nereden geliyor?" dediler.
Bu belki iki yüz yıl evveldi; benzin falan bilmezlerdi.
Sonradan ne olduğunu anladıklarında, birbirlerini öldürmeye ve o yüzden tüm zavallı insanları katletmeye başladılar.
Ve "Biz onları kurtarıyoruz," diye iddia ediyorlar.
Bu bir adalet nizamı değildir.
Tek adalet nizamını bitirdiler; onu öldürdüler. Ondan sonra hiçbir şey kalmadı.
Ama biz, elhamdülillah, Müslümanız ve gönlümüz ferah çünkü Allah'a güveniyoruz.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir zamanın geleceğini, çok kötü, çok karanlık bir zamanın geleceğini haber verdi.
Zalimler, zulüm ve her türlü kötülük olacak; kapkara geceler gibi olacak.
Ama bu olduğunda, Allah benim neslimden birini gönderecek, dedi Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem).
O, tüm bu karanlığı kaldıracak ve tüm dünyayı adalet ve barışla dolduracak, inşaAllah.
Sübhanallah, bu bir müjdedir.
Bunu bildiğimiz için biz de Allah'a tevekkül ediyoruz.
Korkumuz yok.
Kim korkuyor?
Diğer insanlar – "Ne olacak? Şu şu ülkeyi alıyor, bu diğer ülkeyi alıyor, şurada bombalama, burada bombalama" diye korkuyorlar.
Bunların hiçbiri bir Müslümanı endişelendirmez. Allah zulme uğrayan herkesi mükâfatlandıracaktır; Allah onların ecrini verecektir.
Ama zalim için merhamet olmayacaktır.
Allah bizi muhafaza eylesin ve Allah bize Seyyidina Mehdi aleyhisselam'ı göndersin ki Allah'ın ve Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) vaat ettiği güzel günleri görebilelim.
Bütün dünya barış içinde, sıkıntısız olacak.
Bu Ahir Zamanda gerçekleşecek, inşaAllah. Şu an zamanın son demindeyiz.
Bekliyoruz, inşaAllah, Seyyidina Mehdi aleyhisselam'ı.
Allah onu bu ümmeti kurtarması ve insanlığı, bütün beşeriyeti halas etmesi için göndersin, inşaAllah.
2026-01-21 - Other
Elhamdülillah, tekrar bir aradayız. Geçen sene gelmiştik, nasip oldu yine buradayız.
Oxford, malum, bütün dünyanın bildiği mühim bir yer.
Burası bir ilim merkezi; her türlü ilmi barındırıyor.
İlmin hayırlısı da vardır, şerlisi de; burada her ikisi de mevcut.
Bizim şerli olanı değil, hayırlı ilmi seçmemiz lazım.
Kötü ilim Şeytan'dan, hayırlı ilim ise Allah Azze ve Celle'den gelir.
Bu ilimlerin hiçbiri insanın kendinden menkul değildir; hepsi Peygamberler, bilhassa Hazreti İdris (aleyhisselam) vasıtasıyla gelir.
Teknoloji dahil tüm bu ilimler, belki de 10.000 yıldır bu silsile ile gelmektedir.
Tabii ilim, Hazreti İdris (aleyhisselam) vasıtasıyla yavaş yavaş, kademe kademe açığa çıkar.
Bütün diller, yazılar ve ilimler Hazreti İdris (aleyhisselam) kanalıyla gelir.
Vakti saati geldiğinde, yeni ilimlerin zuhur ettiğini görürsünüz.
Bazılarının elinde şu an bir ilim var ama yanlış bir ilim; "şu şöyle mi, bu böyle mi" diye sadece tahmin yürütüyorlar.
Bir sene bakarsınız bilgi azdır, ertesi sene gelişir, on sene sonra daha iyi, yüz sene sonra bambaşka bir hal alır.
Ahir Zaman'a yaklaşıyoruz, belki de bu yüzden son asırda ilmin inkişafı hızlandı.
Şimdilerde insanlar, sanki kendilerinden daha iyi düşünüyormuş gibi görünen şu makinelere hayret ediyor.
Kimileri bu makinelerin her şeyi kontrol edeceğinden, baş edilemeyecek bir güce ulaşıp insanlığı yok edeceğinden korkuyor.
Bu korku, Allah'a inanmayan, ilmin Allah'ın iradesiyle değil de kendi kendine oluştuğunu zannedenlere mahsustur.
Vakti geldiğinde, işlerin seyri değişecek.
Nihayetinde, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Kıyamet'ten önceki günlere dair haber verdiği noktaya varacağız.
Büyük alametler var: Hz. Mehdi (aleyhisselam), Hz. İsa (aleyhisselam), Ye'cüc ve Me'cüc ve Kuran'ın unutulması... Bunların çoğu Kıyamet'ten evvel zuhur edecek.
Ne olacaksa, ancak Allah Azze ve Celle'nin muradıyla olacaktır.
İlim, O'nun iradesiyle ve Peygamberleri vesilesiyle gelir.
Bu sebeple, ilmin kapısını açan Hazreti İdris Aleyhisselam'dır.
İnsanlar kalkıp "şunu keşfettik, bunu bulduk" diyorlar.
Ne bulurlarsa bulsunlar, hepsi yine Hazreti İdris (aleyhisselam) üzerinden akıp geliyor.
İlim, Allah katında çok kıymetlidir; zira ilim sahipleri, eşyanın hakikatini ve keyfiyetini bilirler.
Cahiller ise sadece bakar, idrak etmeden düşünür durur, o yüzden de bilemezler.
Bütün bu ilimler insanoğluna hizmet etmek, onları Yaradanlarına götürmek ve O'nu tanıtmak içindir.
Mahlukatın çoğu 10.000 yıldır değişmemiştir ama insanoğlu, nereden nereye geldiğini tefekkür etmelidir.
Bütün bu terakki, Hazreti İdris (aleyhisselam) ve Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ilmi sayesindedir.
İlim sahibi olmak, insanı cehaletten kurtarır ve Allah Azze ve Celle'ye sevgili kılar.
Allah Azze ve Celle, ilim ehlini sever.
İlk emir "İkra", yani "Oku" idi.
Bu, Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Ümmetinin ilmi tahsil etmesi ve hayrı öğrenmesi içindi.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), evvelin ve ahirin ilmine vakıftır.
O'nun hayatına şöyle bir bakan, insanlığa sunduğu hazineleri görecektir.
O, Peygamberlerin Mührü'dür ve bütün ilimler O'na bahşedilmiştir.
Allah'ın hidayet nasip ettiği, okumak için bu şehre gelen pek çok zeki insan var.
Çoğu zeki, muhtemelen iyi ailelerden, temiz geçmişlerden geliyorlar.
Umuyoruz ki Allah'ın inayetiyle O'nu tanırlar.
Duyduklarından etkileniyorlar, birçoğu ilgili ve araştırıyor; inşallah Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) vesilesiyle en hayırlısını, yani İslam'ı bulacaklar.
Allah Azze ve Celle bu yolda daim olmamız için bize yardım etsin; Müslüman evlatlarını, onları haktan uzaklaştıran nefs ve hevalarına uymaktan muhafaza eylesin.
2026-01-20 - Other
İnnallaha yuhibbul mu'minin. (Muhakkak ki Allah müminleri sever.)
İnnallaha 'aduwwun lil kafirin. (Muhakkak ki Allah kâfirlerin düşmanıdır.)
Allah mümini sever, iman edeni sever.
Ve Allah Azze ve Celle Kuran-ı Kerim'de, kâfir olan kimselere hasım olduğunu, düşman olduğunu beyan buyurmuştur.
Kâfir ne demektir?
Allah'a inanmayanlar, iman etmeyen kimseler demektir.
İnanmayan ne demektir?
O, kendisine bahşettikleri için Allah'a şükretmeyen kimsedir.
Bu sebeple o Allah'a düşmandır, Allah da ona düşmandır.
Mesela bir karıncayı düşünün. Eğer tek bir karınca bir ülkeye düşman olsa —bırakın tüm dünyayı— o tek karıncanın ne hükmü olabilir ki?
Böyle bir misal vermek edeben doğru düşmese de, Allah Azze ve Celle'ye karşı gelenlerin ne kadar aciz olduğunu göstermek için bu gereklidir.
Allah Azze ve Celle tüm kâinatı yaratmıştır.
Bizim şu dünyamız bile —aslında tüm galaksi— bir toz zerresi dahi değildir.
Peki, Allah Azze ve Celle'ye karşı gelen bu insanlar ne kadar da akıldan yoksun?
Onlar O'na karşılar ve haşa, Allah Azze ve Celle'ye savaş açmak istiyorlar.
Ve kazanacaklarını zannediyorlar.
Asla kazanamayacaklar.
Zira Allah bizimledir.
Bizim silahımız yok, gücümüz yok.
Bizim kuvvetimiz Allah Azze ve Celle iledir.
O kazanır; kimse Allah Azze ve Celle'ye galip gelemez.
Bunun manası şudur: Kimin tarafında olduğunuzdan yana asla yeise düşmeyin ve şayet O'nun düşmanıysanız da asla böbürlenmeyin.
Bu sebeple, Elhamdülillah, buradaki herkes Allah Azze ve Celle'nin sevdiği birer mümindir.
Biz hepimiz biriz ve o insanların da bizim tarafımıza gelmesini, Allah Azze ve Celle'nin sevdiği kullar olmalarını isteriz.
O'na karşı olmalarını değil.
Eğer O'na karşı olursanız hiçbir şey kazanamazsınız; eğer Allah ile olursanız her şeyi kazanırsınız.
Mühim olan sondur; asıl olan sonsuz hayattır.
Bu fani hayat değil.
Bu hayat yüz sene sürebilir.
Ki pek çok insan yüz seneden fazla yaşamaz.
Yüz sene çabuk geçer.
Sonrasında ne var?
İkinci hayat; ebedi hayat vardır.
Yüz, bin, milyon veya milyar sene değil.
O hayat zeval bulmaz, bitmez.
Allah'a karşı olanlar orada daimî bir ızdırap içinde olacaklar.
Bu hayatta kazandıklarını sandılar lakin Ahirette azap ile yüzleşecekler.
Onlara her şey, her an ve işledikleri her amel sorulacak.
Bu yüzden, eğer af dilemezlerse, ebediyen azap çekecekler.
On bin veya on bin milyon milyar yıl değil; sonsuza kadar.
Bir sonraki hayatımız sonsuzdur.
Belki inanmayanlar buna itimat etmiyor olabilir.
Ancak o inanmayanlar bile, bu hayatı yaşarken öleceklerini hiç düşünmezler.
Sonsuza kadar yaşayacaklarını sanırlar.
İnsanların ekserisi böyle düşünür.
Ama tabii ki ecel kapıya dayandığında, ancak o zaman insanlar, "Belki de öleceğiz" diye düşünürler.
Hala ölmeyi aklına getirmeyen nice yaşlılar gördük.
Yüz yaşına gelip de hala öleceğinizi düşünmüyor olabilirsiniz.
Bu, insanoğluna öteki hayatla ilgili Allah'tan gelen bir işarettir, histir.
Orada ölüm yoktur.
İkinci bir ölüm yoktur; o alem ebedidir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur ki; Kıyamet Günü bittikten sonra —ki bu milyonlarca yıl sürebilir, çünkü insanlar hesap için kuyrukta teker teker bekleyecekler...
Bazıları bin yıl, bazıları on bin, belki yüz bin yıl bekler; nice bekleyenler vardır.
Bu hesap bittikten sonra, Allah Azze ve Celle Cebrail Aleyhisselam'a Ölümü getirmesini emreder.
Onu Cennet ile Cehennemin arasına koyarlar.
Oraya getirirler ve Allah, Cebrail'e onu boğazlamasını emreder.
Onu bir koç gibi boğazlar.
Ve nida edilir: "Bu ölümdür; bundan sonra artık ölüm yoktur."
Sizin için sonsuzluk vardır: Ya ebedî Cennet, ya da ebedî Cehennem.
Yani bu işin şakası yoktur.
İnsanlar kumar oynuyor, ancak bu kumar oynadıkları en kötü kumar olabilir.
Çünkü bundan sonra, tekrar oynama şansları olmayacak.
Bitti; ya Cennet'te ya da Cehennem'de olacaklar.
Bu yüzden, aklı başında olan kimse bu gafilleri dinlememelidir.
Şimdilerde etrafta insanları Cennet yolundan çevirip Cehennem'e sürükleyen pek çok insan suretinde şeytan var.
Onları Cennet'ten alıp Cehennem'e sanki bir tura götürüyorlar.
Bazılarını orada on yıl, yüz yıl, bin yıl Cehennem'de bırakıyorlar.
Bu, şayet küfre girmedilerse (imanla öldülerse) olur.
Cezalarını çektiklerinde Cennet'e gelebilirler.
Ancak küfürleri varsa —vel iyazü billah (Allah korusun)— ki ahir zamanda pek çokları insanları ateist yapıyor, Allah'ı inkara sürüklüyor.
İşte bu büyük bir kumardır.
Ve onları Cehennem'e o tura götüren o şeytanlaşmış insanlar, sonunda onları oraya sonsuza dek götürmüş olabilirler.
Ebediyen Cehennem...
Ama eğer af diler ve Allah'a tövbe ederlerse, Allah onları affeder.
Pek çok insan, "Biz Allah'a küsüz/kızgınız" diyor.
Sen kimsin ki Allah'a kızıyorsun?
Bizde bir söz vardır: "Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi bile olmamış."
Bu gülünçtür; dağa hiçbir şey olmaz.
Ne olursa tavşana olur; aç susuz kalır, kendine eder.
O yüzden kim, "Bize istediğimizi vermediği için Allah'a kızgınız" derse;
Sen ne istiyorsun?
Bir lokantada değilsin; canının çektiği her şeyi sipariş edebileceğin bir otelde değilsin.
Eğer Allah sana verirse, mesut olmalısın.
Ki Allah sana her şeyi verdi.
Sen her türlü melaneti işleyip oradan oraya koşturan başıboş bir at gibisin, sonra da Allah'ı suçluyorsun, yahut Evliyayı, Meşayıhı suçluyorsun, "Bizi korumuyorlar" diyorsun.
Seni nasıl korusunlar?
Sen kendini korumalısın.
Bunu idrak etmek zorundasın.
Yaptıklarından ve yapmakta olduklarından hesaba çekileceksin.
Sen bir insansın.
Allah sana düşünmen, hayır ile şerri ayırt etmen için bir akıl verdi.
Kim mesul değildir?
Akli dengesi yerinde olmayanlar mesul değildir.
Devlet dahi onlara rapor veriyor.
Onların pek çoğu yaptıklarından sorumlu değillerdir çünkü akılları yoktur ve bilmeden hareket ederler.
Cezadan veya hesaptan muaf olabilecek tek kişiler bunlardır.
Bu sebeple, aklı olan herkes düşünmeli ve bilmelidir ki Allah rızkı herkese verir.
Herkeste bu rızık vardır.
Kendini sıkıntıya sokmaya, kendini ebedi bir azaba sürüklemeye gerek yoktur.
Bu çok tehlikelidir, en büyük tehlike budur.
Bu hayatta bundan daha tehlikeli bir şey yoktur.
Çünkü bu hayata sadece bir kez gelirsin.
Eğer salih ameller işlemezsen, bir daha fırsatın olmaz.
Kuran'da Cehennem ehli şöyle yakarır: "Ey Rabbimiz, bizi dünyaya geri döndür; itaat edeceğiz, ibadet edeceğiz ve salih ameller işleyeceğiz."
Cenab-ı Hak buyurur ki: "Hayır, o iş bitti."
Dünya hayatı tek seferliktir.
Pek çok insan size nasihat ediyor; uyanık olmanızı, iyi birisi olmanızı, Allah'ın sevdiği bir kul olmanızı söylüyor.
Siz ise onlara gülerdiniz.
Derdiniz ki: "Siz akıllı insanlar değilsiniz, siz ahmaksınız."
Bunu Allah'a ibadet eden müminler hakkında söylediler.
Şimdi moda bu.
Ve bilhassa küçük çocukları, okullarda veya sokakta kandırıyorlar.
O çocuklar da ailelerinin, babalarının, annelerinin kendileri kadar zeki olmadığını sanıyorlar.
Halbuki onlar sizden yüz kat daha akıllılar.
Çünkü bu imanla, Ahiretten önce dünyada da saadete sahipler.
Çocuklarını veya akrabalarını Allah yolunda gördüklerinde, en büyük mutluluğu onlar yaşar.
Pek çok insan çocukları için, kocası için veya kardeşi için hidayet istemeye geliyor.
Pek çoğu bunu talep ediyor ve biz de dua ediyoruz elbette.
Bu her zaman, burası için de, İngiltere veya Avrupa'daki yerler için de büyük bir mesele.
Müslüman ülkelerde buradan biraz daha iyi durumdalar.
Erkekler harama meylediyor.
Bu, Ahirette cezalandırılacaktır.
Dünyada en kötüsü, evli bir erkeğin nikahsız, evlilik bağı olmadan başka bir kadına gitmesidir.
Bu en büyük günahtır.
Küçük günahlar vardır ve büyük günahlar vardır.
İşte bu kebairdir, en büyük günahtır.
Ve sanki normalmiş gibi davranıyorlar; bunu işliyorlar.
Ve diyorlar ki, "Bunun haram olduğunu biliyoruz ama nefsimize hakim olamıyoruz."
Ama kendinize hakim olamamanızın sebebi, bunun karşılığında ne ceza alacağınızı bilmemenizdir.
Bunun Ahiretten önce dünyada da cezası vardır.
Büyüklerden bir söz vardır:
"Beşşir el-kâtil bil-katl ve lev ba'de hin."
Der ki: Katili öldürülmekle müjdele, velev ki bir süre sonra olsa bile.
"Ve beşşir ez-zani bil-fakr."
Ve zina yapanı fakirlikle müjdele.
Bereket gider.
Hiçbir şeyi kalmaz.
Milyonları olsa bile, ona kalmaz.
Aniden elinden uçar gider.
Bu çok mühimdir.
Çünkü insanlar Ahireti biliyor ve "Tamam, belki Allah bizi affeder" diyorlar.
Ama dünyada da cezası var.
Haram işlediğinde, bir günaha girdiğinde, başına bir musibet gelmesi mukadderdir.
Ne zaman hayırlı bir iş yapsan, Ahiretten önce dünyada da hayırlar bulursun.
Fakir olsan bile, salih ameller işlersen, Allah sana bir huzur ve mutluluk verir.
Eğer milyonların varsa, o huzura sahip olamayabilirsin.
Eğer şer işlersen, Allah seni burada da cezalandırır.
Ne tür bir ceza?
Herhangi bir musibet.
Ve en büyük ceza, Allah Azze ve Celle'nin sana gazap nazarıyla bakmasıdır.
Sana Rahmet ile bakmaz.
Gazapla bakar.
Ama fakir bir adam, veya herhangi biri —avamdan insanlar, küçük, büyük, kadın, erkek— eğer hayırlı bir iş yaparlarsa, Allah onlardan razı olur.
Allah onlara bereket ihsan eder.
Hadis-i Şerif'te buyrulur ki; eğer Allah bir kulundan razı olursa, Cebrail Aleyhisselam'a o kişiden razı olduğunu bildirir.
Ve Cebrail tüm meleklere o kişiden razı olmalarını söyler.
Ve tüm melekler mutlu olur, böylece Allah yeryüzündeki insanları da o kişiden hoşnut kılar.
Bu nedenle, insanların Allah yolunda olmaları, günahtan ve haramdan uzak durmaları elzemdir.
Bilhassa da bu; bunu yapmak en büyük haramdır.
Bu yüzden dikkatli olun.
Kendinizi tehlikeye atmayın.
Ailenizi perişan etmeyin.
Akrabalarınızı, babanızı veya annenizi, halinizden ötürü bedbaht etmeyin.
İnşaAllah salih bir kul olun.
İyilik, bir kişiden diğerine, ötekine, tüm topluma ve tüm insanlara yayıldığında; Allah onlara rahmet ve muhabbetle nazar eder.
Bu çok mühimdir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: "Ed-Dinu'n-Nasiha" (Din nasihattir).
İnsanlara bunu tebliğ etmelisiniz; yaptıklarının hayır olup olmadığını onlara söylemelisiniz.
Ve eğer bir münker (kötülük) görürseniz, bizzat elinizle engelleyebiliyorsanız, engelleyin.
Eğer değilse, o zaman dilinizle "bunu yapma" diyerek uyarın.
Eğer buna da gücünüz yetmezse, o zaman kalben buğzedin ve deyin ki: "Bu kabul edilemez; Allah bunu sevmez, buna razı olmaz, ben de bunu sevmiyorum ve kabul etmiyorum."
"Bu hayır değildir; bu şerdir, bu Şeytan'dandır ve biz bunu reddediyoruz."
Böylece mesuliyet üzerinizden kalkar.
Ama eğer şöyle derseniz: "Aman, ne yaparlarsa yapsınlar, bırakın onları, elden ne gelir? Bu normal."
Kötü şeyleri normal görmeyin.
Kötü bir şey kötüdür, şerdir.
Bunun kötü olduğunu bilmeli ve kendinize, "Bir şey yapamıyorum ama bunu tasvip etmiyorum; bu normal değil" demelisiniz.
Şimdilerde insanlar pek çok şeyi normal gibi göstermeye çalışıyorlar, ama onlar normal değil.
Nereden geldiğini bilmiyorum —yediklerimizden mi, havadan mı, bu zehir nereden geliyor— herkese anormal şeyleri normal gibi gösteriyor.
Allah kalplerimizi ferahlatsın.
Allah toplumumuzu bu illetten muhafaza eylesin.
Bu çok kötü bir hastalıktır.
Allah bunu yapanlara hidayet versin ve Allah bizleri mağfiret etsin, İnşaAllah.
2026-01-19 - Other
Elhamdülillah, bugün Allah'ın Haram Aylarının ilki olan Recep ayının son günü.
Yarın, bazı takvimlere göre Şaban'ın ilk günü; diğerleri için ise bir gün sonrası olabilir.
Ama elhamdülillah, Recep ayının bu otuz günü boyunca Allah bizi bereketlendirdi.
Allah'ın bize lütfettiklerinden dolayı şükür halindeyiz.
Aylar ve yıllar geçerken bu hayatta O'nun yolunda olduğumuz için bahtiyarız.
Allah ile olduğunuzda kazanırsınız; bu ayların maneviyatını kazanırsınız.
Elhamdülillah, mübarek bir ay gidiyor ve bir başka mübarek ay geliyor.
Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayı.
"Recep Allah'ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ümmetimin ayıdır."
Recep, "Allah'ın ayı" demektir.
Elbette her şey Allah içindir.
Lakin Ümmet için, Allah bunu daha bereketli kıldı.
Ve Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) şerefine Şaban ayı vardır.
Şaban, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayıdır.
Ve Ramazan, Ümmet içindir.
Allah bunu Ümmet için en mübarek ay kıldı; içinde pek çok tecelli gerçekleşir.
Ama şimdi inşallah, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) daha çok ihtimam gösterdiği ve ibadetle geçirdiği Şaban ayındayız.
Sonradan çıkan bazı kimseler bu ayın bir kıymeti olmadığını söylüyor; hayır, onlar bilmiyorlar.
Bu, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayıdır; Efendimiz en çok Şaban ayında oruç tutardı.
Hatta neredeyse tüm ayı oruçlu geçirdiği için Sahabe-i Kiram bunu farz zannedecekti.
Ramazan hususunda ise, o Ramazan'dan çok memnundu.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bize tüm bunları gösteriyor.
Elhamdülillah, Tarikat ehli her şeye hürmet eder; "bu nedir, şu değildir" diye sorgulamaz.
Elhamdülillah, bilhassa bizim Nakşibendi Tarikatımızda, virdimizde ve günlük vazifemizde her Sünneti uygulamaya gayret ederiz.
Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Sünneti haricinde hiçbir şey yapmayız.
Allah bizi O'nun yolunda daim etsin. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) övdüğü şeyi biz de övmeliyiz.
En ufak bir şeyi dahi övebilirsiniz ama sakın ona karşı gelmeyin.
Eğer karşı gelirseniz... Allah'tan hiçbir şey eksilmez ama sizden eksilir.
Size bir mücevher sunuluyor ve siz "Ben bunu istemiyorum" diyorsunuz. Eh, tercih sizin.
Allah bizi içinde bulunduğumuz nimetin farkına vardırsın.
Bu değer çok kıymetlidir; bunu bilmemiz lazım.
Elhamdülillah, Allah bizi bu kıymetli zamana eriştirdi inşaAllah.
2026-01-19 - Other
İnnemel mü'minune ihvetün fe-aslihu beyne ehaveyküm. (Hucurat: 10)
Allah Azze ve Celle, müminleri kardeşler olarak vasıflandırıyor.
Pek çok hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: "Sizden biriniz, nefsi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz."
Resulullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) doğru söylemiştir.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), bir mümin kendisi için arzuladığını kardeşi için de arzulamadıkça imanının kâmil olmayacağını bildiriyor.
Bu çok mühimdir; hem Müslümanlar hem de bütün insanlık için büyük faydalar barındırır.
Zira İslam'da düstur şudur: Kardeşin için, tıpkı kendin için istediğin gibi hayır istersen, o da senin için iyilik ister.
Bu; hayrı işlemekle, iyiliği, mutluluğu ve bereketi yaymakla alakalıdır.
Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) beyan ettiği budur ve Allah Azze ve Celle de Kur'an'da müminlerin ancak kardeş olduğunu buyurur.
Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) dönemine gelince; biz o zamana Asr-ı Saadet diyoruz—Mutluluk Asrı.
Nasıl bir mutluluktu bu?
Yiyecek hiçbir şeyleri dahi yoktu.
Bazen yiyecek bulamadıklarından, iki-üç gün ağızlarına lokma koymadan aç kalırlardı.
Yine de herkes o vaktin en mutlu zaman—en mesut devir olduğunu bilirdi.
Tüm insanlık ve bütün tarih boyunca, en mutlu zaman Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) zamanıydı.
Elbette, sadece 23 seneydi.
Lakin bu yıllar en saadetli yıllardı.
Hemen sonrasında, oradakilerden bazıları birbirine düşman oldu; bazıları fitneye düştü.
Yavaş yavaş işler kötüye gitmeye başladı.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bir hadiste, "En hayırlı asır, benim asrımdır" buyurmuştur.
Benden sonrası Hulefa-i Raşidin (Doğru Yoldaki Halifeler) zamanıdır.
Dört Halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (Allah onlardan razı olsun).
O zamanlar da iyiydi.
Ondan sonraki asır ve ikinci asır da hayırlıydı, dedi.
Sonrasında insanlar, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) muhabbet ve kardeşlik üzerine söylediklerinden uzaklaştılar.
Aralarına birçok şey girdi.
Bazıları haklıydı, bazıları haksızdı.
Ama o devirler, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) zamanı kadar mesut değildi.
Sene be sene, asır be asır, Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) kelamından uzaklaşıldı ve her asır bir öncekinden daha kötü oldu.
Ve elhamdülillah, biz en zor zamana yetiştik, elhamdülillah.
Ne yapabiliriz?
Allah bizi bu zamanda halk etti.
Ama buna rağmen, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) emri bakidir; hükmü kalkmamıştır.
Müminler kardeştir. Bir mümin kardeşlerini, cemaatini ve Müslümanları sevmelidir.
Onlara muhabbet beslemeli, aralarında fitne çıkarmamalı ve onlara düşmanlık etmemelidir.
Müslüman kardeşinizle ne kadar mutlu ve huzurlu olursanız, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) de sizinle o kadar mutlu olur.
Evliyaullah da sizden razı olur.
Kardeşlerinizle mesut olduğunuzda, Allah sizden hoşnut olur.
Lakin Şeytan mutlu olmaz.
Şeytan ne zaman sevinir?
Müslümanlar veya kardeşler birbirine düştüğünde, o sevinir.
Ama Şeytan'ın sevinci bizim mutluluğumuz gibi değildir.
Çünkü o hasetçidir; şer doludur.
O asla hakiki manada mutlu olamaz.
Biz ne kadar acı çekersek, o o kadar keyiflenir—mutlu görünür—ama Allah ona gerçek saadeti tattırmaz.
Allah saadeti müminlere, iman edenlere bahşeder.
Elbette, fitne çıkaranların ve Müslümanlara kötülük yapanların sürekli bir huzursuzluk içinde yaşadığını görürsünüz.
Kötü düşüncelerle doludurlar ve kalpleri karanlıktır.
Şeytani fikirlerle meşguldürler.
Huzur bulamazlar.
Tüm dünyayı fethetseler bile mutlu olamazlar.
Ama müminler, Allah'tan ne gelirse razı ve mutlu olurlar.
İçleri huzur doludur.
Aileleriyle, sevdikleriyle ve kendilerini sevenlerle beraberken mutludurlar.
Misal; Hacca, Umreye veya mübarek bir yeri ziyarete gittiklerinde üzerlerine bir sekine ve mutluluk gelir.
Ama bir kumarhaneye veya kötü bir yere giderlerse, asla mutlu olamazlar.
Böyle şerli yerlerden çıkarken daha da perişan olurlar.
İyiye gitmez, gittikçe daha kötüleşirler.
İşte bu nedenle Tarikatımız, elhamdülillah, insanların saadete ermesine vesile olmak için vardır.
Müslüman olduğunu iddia eden ama diğer Müslümanları huzursuz edecek işler yapan bazı kimseler var.
Baştan kendilerine veya çocuklarına mutsuzluğu aşılıyorlar.
İyi insanlara lanet etmeyi, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ashabına dil uzatmayı öğretiyorlar.
Ve sürekli ağlıyorlar, sızlanıyorlar.
Bu bizim yolumuz değildir. Elhamdülillah, biz tebessüm ederiz.
Buna gerek yoktur.
Çünkü Allah emretmiştir: "Ve bi zalike felyefrahu." (Yunus: 58)
Allah yolunda olduğunuzda ve Müslüman olduğunuzda sevinmelisiniz, buyuruyor Allah.
"Bununla ferahlasınlar (sevinsinler)."
Bu bir emirdir; mutlu olmalısınız, ağlamak değil.
Kendini dövmek yoktur.
Sonra da kalkıp "Biz Müslümanız, şunları seviyoruz" diyerek her yerde fitne çıkarıyorsunuz.
Hayır, Müslümanlar—Tarikat ehli olanlar—gönülleri fetheden kimselerdi.
Türkistan Sultanı Hz. Ahmed Yesevi—ki mübarek türbesi Kazakistan'dadır, ziyaret etmek nasip oldu—
onun yüz bin müridi vardı.
Onları yetiştirdi ve her yere, gayrimüslim diyarlarına bile gönderdi.
Savaşarak değil, sadece insanlara hakkı öğreterek diyar diyar dolaştılar.
Ve daha sonra İslam ordusu geldiğinde, ahali onları karşılamaktan memnundu.
Çünkü onlara saadeti, iyiliği, adaleti—mahrum oldukları her türlü güzelliği öğretmişlerdi.
Bu zatlar gidip onlara öğretti.
Yüz bin derviş ve ulema.
"Derviş" demek; namazı, Sünneti, Farzı bilen ve Tarikat adabını takip eden kişi demektir.
Kaleleri ve hisarları fethetmeden önce kalpleri fethediyorlardı.
Tarikat budur: insanlara muhabbet aşılamak, insanlığa saadet sunmak.
Bu sebeple bugün görüyoruz ki pek çok gayrimüslim, İslam'a Tarikat vesilesiyle giriyor.
"Sufi, Sufi" diyorlar; ama onlara "İslam" derseniz kaçıyorlar çünkü İslam'ın o başkalarının anlattığı şey olduğunu sanıyorlar—adam öldürmek, insanları perişan etmek, merhametsizlik...
Ama "Sufi" dediğinizde geliyorlar. Mesela Hz. Mevlânâ Celaleddin Rumi için Konya'ya akın ediyorlar.
Bu gayrimüslimler ona çok düşkün.
Belki Müslüman olup olmadığını tam bilmiyorlar ama onun büyük bir Tasavvuf Üstadı olduğunu ikrar ediyorlar.
Onun yolundan giden yüz binlerce kişi var; ne zaman bir kitabı çıksa, en çok satan o oluyor.
İnsanlar bunu bilmeli ve takdir etmeli.
Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) muradı tam olarak budur.
Sufiler, Tarikat ehli olanlar bunu yapıyor.
Ve bu sayede binlerce, belki milyonlarca kişi İslam ile şerefleniyor.
Diğer yandan, insanlar Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu öğretisine aykırı hareket ettiklerinde, pek çok kişi İslam'dan soğuyor.
Kaçıyorlar, "Bunu istemiyoruz, bu iyi değil" diyorlar.
Halbuki hakiki İslam'ı bilmiyorlar.
İslam budur: kardeşliktir, birbirini sevmektir, zulmetmemektir ve kimseyi zorlamamaktır.
İslam gönül işidir, kalbe hitap eder.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi zorla Müslüman yapmadı. Kur'an'da, Tevbe Suresi'nde buyrulur:
Kabe'ye (Harem-i Şerif'e) gelmek isteyen olursa, Müslüman olmalıdır.
Müslüman değilse oraya giremez.
Ama Müslüman olsunlar diye onlarla savaşmazsınız.
Hayır, Müslüman olmak istemezlerse kendi dinlerinde kalabilirler ama devlete veya Sultana itaat edip vergilerini (Cizye) verirler.
Bu vergi de çok değildi. Şimdi Avrupa'da vergiler belki %80 veya %90'ı buluyor.
O zamanki Cizye, Zekat gibiydi; belki yüzde iki buçuk.
Hiçbir şeydi.
Şimdi KDV ödüyorsanız, belki %20 veya %30 ödüyorsunuz.
Üstüne bir de gelir vergisi veriyorsunuz.
Yani, elhamdülillah, kazancınızın tamamını devlete bırakıyorsunuz.
Buna rağmen İslam'ı kötü gösteriyorlar.
Hayır, İslam en güzelidir, elhamdülillah, çünkü Allah'ın dinidir.
Her şey mizan ve denge üzeredir.
İslam'da hiçbir şey zor değildir, meşakkatli değildir.
Her şey hayırlıdır.
Misvak hususunda bile, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "Ümmetime meşakkat vermekten (zor gelmesinden) çekinmeseydim, her namazda misvağı emrederdim" buyurmuştur.
Namaz kılarken misvak kullanmayı.
Misvağın yüzlerce faydası vardır.
Sadece Sünnet olduğu için değil; sağlığınız için, dişleriniz için, her şey için sayısız faydası vardır.
Yine de bunun için bile, zorlaştırmamak adına Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "Bunu farz kılmıyorum" demiştir.
Yani İslam'daki her şey dengelidir.
Ve bu dengeyi nerede bulursunuz?
Tarikatta bulursunuz, elhamdülillah.
Tarikat ve Şeriat birdir.
Şeriatın kalbi/özü Tarikattır.
Belki bazıları sorar, "Tarikat mı? Neden Tarikata ihtiyacımız var?"
İstemiyorsan sadece zahiri Şeriatı takip edebilirsin.
Ama sonunda biri gelip seni Şeriat'tan da saptırabilir.
Seni kandırıp, Ehl-i Beyt'e veya Sahabeye lanet ettirebilir.
Bu insanlar Tarikatın dışındadır.
Çoğu böyledir.
Eğer sağlam bir duruşları yoksa, ortadakiler de bu insanlardan çabucak etkilenebilir.
Ve bu mübarek zatlara lanet ederek harama girmeye başlarlar.
O mübarek insanlara...
Bu yüzden insanlar Tarikatı takip etmeli veya Tarikat ehlini dinlemelidir.
Bu, bizim hayatımız ve neslimizin selameti için çok mühimdir.
Onlara Peygamber sevgisini, Sahabe sevgisini ve Ehl-i Beyt sevgisini aşılamak elzemdir.
Elhamdülillah, dediğimiz gibi, şimdi bu aydayız, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayındayız.
Bizim takvimimizde bu gece giriyor.
Belki diğer bazı takvimlerde yarındır.
Ama Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayı olan bu şerefli aya hürmet etmek ve onu ihya etmek mühimdir.
O (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu aya çok değer verirdi. Bütün Hadis ve Siyer kitapları, Ramazan'dan sonra en çok oruç tuttuğu ayın Şaban olduğunu yazar.
Şehr-i Şaban el-Mükerrem el-Muazzam.
Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) olan saygımız, onun sünnetine ve yaptıklarına saygı duymayı gerektirir.
Mübarek aylara, günlere ve gecelere hürmet ederiz.
Bunların hepsi Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) talimidir.
Ve siz Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolunu takip ettiğinizde, Allah sizi on kat, yedi yüz kat ve daha fazlasıyla mükâfatlandırır.
Elhamdülillah, bugün mübarek bir gün ve mübarek bir mekân; buraya ilk gelişimiz.
Allah sizi mübarek kılsın.
Allah bizi yolunda daim eylesin.
Şeytan ve Şeytanın takipçileri tarafından kandırılmaktan muhafaza buyursun.
Allah bizi mesut etsin.
Biz karalar bağlayıp ağlamıyoruz.
Biz yas tutup ağlamayız ve geçmişte olanlar üzerinden fitne çıkarmayız.
Olanların hesabını Allah soracaktır.
İyi insanlara lanet etmenin veya onlar hakkında kötü konuşmanın kimseye bir faydası ve sevabı yoktur.
Çünkü bu, kalbinizi daha da karartır, huzursuz eder ve üzerinize fitne çeker.
Allah bizi bunlardan uzak tutsun.
Allah onlardan (Sahabe ve Ehl-i Beyt'ten) razı olsun.
Allah bizi onların bereketine nail eylesin.
Asr-ı Saadet; Peygamber Efendimiz'den (sallAllahu aleyhi ve sellem) gelen o Mutluluk Devri...
Ahir zamanda, zor bir devirde yaşıyoruz ama inşaAllah Allah bu saadetin bir kısmını kalplerimize yerleştirsin.
Zaman iyi değil ama Allah her şeye kadirdir.
İman edersek, kalbimizde bu mutluluğu bulmak kolay olur inşaAllah.
2026-01-18 - Other
"Ve hulikal insanu daifa." (Nisa Suresi, 4:28)
Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Azimüşşan'da buyuruyor ki: "İnsan, zayıf yaratılmıştır."
Kanaatimce, Allah'ın yarattığı mahlukat içerisinde en zayıf olanı insanoğludur.
Zira diğerleri, o gördüğünüz küçücük mahlukat bile... Mesela bir karınca, kendi ağırlığının üç katını taşıyabilir.
Diğer hayvanlar da öyledir; onlar güçlüdür, insandan çok daha kuvvetlidirler.
En zayıf görünenine bile... Allah onlara, insanda bulunmayan nice meziyetler bahşetmiştir.
Hasılı, en aciz varlık insandır.
Lakin görüyorsunuz ki Allah ona bir akıl verdi, hayatını idame ettirmesini ve mahlukata hükmetmesini nasip etti. Zira Allah mahlukatı insana musahhar kıldı, hizmetine verdi.
Fakat insanoğlu, eline biraz güç geçtiğinde, kendinden güçlüsü yok zanneder.
Aslını unutur, acziyetini unutur ve adeta birer zorba kesilir.
Başkalarına, nefsine, ailesine yahut kendinden zayıf gördüğü herkese karşı... Kibirlenir ve "Biz onlardan üstünüz" derler.
Bu, hayra alamet değildir.
Sizler gücü ancak Allah Azze ve Celle'de aramalısınız.
Allah Azze ve Celle size ne ihsan ettiyse kadrini bilmeli ve O'na şükretmelisiniz.
Hz. Ömer'in (r.a.) buyurduğu gibi: "İçinizde en zayıf olan, hakkını alıncaya kadar benim yanımda en güçlünüzdür."
"Ve insanlara zulmeden en güçlünüz, hakkı alınıp sahibine verilinceye kadar benim nezdimde en zayıfınızdır."
Mesele Hak ve Adalettir... İslam'da en mühim düstur adalettir.
Bugünlerde herkes adaletten dem vuruyor lakin ortada adalet yok.
Adalet olmadan ne huzur olur, ne de hayır.
Adil olmak, insan için en büyük kuvvettir. Hak ve adaletle hareket eden kişi, asıl güçlü olandır.
Şayet haktan ayrılırsa, en zayıf düşen odur. Tüm insanlığa hükmetse bile bir kıymeti harbiyesi yoktur.
Zira yarın Azrail (a.s.) geldiğinde, elinden hiçbir şey gelmez.
Allah bizi haddini bilenlerden ve acziyetinin farkında olanlardan eylesin inşaAllah.
Bizler, inşallah, Allah Azze ve Celle'nin inayetiyle güçlüyüz.
En mühim olan budur.
Allah bizi daim bu istikamette kılsın inşaAllah.
2026-01-18 - Other
Allah Azze ve Celle bereketini indiriyor; insanlar ve cümle mahlukat için gökten inen mübarek bir rahmet yağmuru var.
Bu berekete nail olunacak yerler, feyz ve hayır talep ettiğimiz bu mübarek meclislerdir.
Elhamdülillah, pek çoğunuz, yahut babalarınız veya dedeleriniz Pakistan gibi diyarlardan hicret edip geldiniz; lakin Allah Azze ve Celle bu topraklarda yerleşmenizi murad etti.
Allah Azze ve Celle ayaklarınızı İslam üzere sabit kılsın. Mademki buradasınız, yeriniz artık burasıdır.
O sebeple "şöyle yapacağım, böyle olacağım" demeyin; selamette olmak için salih insanları takip etmeniz gerekir.
Aksi halde mutsuz olur, yolunuzu kaybedersiniz. Gaflete düşmeyin; kimliğinizi ve dininizi heba etmeyin.
Zira en kıymetli hazine budur.
Bir iki ay evvel Güney Amerika'daydım. Orada, Osmanlı zamanında göç etmiş pek çok Müslüman mevcuttu.
Onların ekseriyeti Müslümandı lakin zamanla bu ahval değişmeye yüz tutmuş.
Elhamdülillah; Şeytan ve avaneleri bunu bitirmeye çalışsa da, bu adabı yaşatan Meşayıhların, Tarikatların ve Medreselerin mevcudiyetini görüyorum.
Ama Elhamdülillah, inşaAllah bu nur sönmeyecek. Çünkü küfür diyarlarında dahi insanların itikadını ve imanını muhafaza eden böyle dergâhlara sahipler.
Dertlere odaklanmamalısınız; asıl dert, bu sohbet meclislerinden uzak kalmaktır.
Bu mekânlar size manevi kuvvet ve huzur verir.
Tarikat yolunda süluk ederken bu yerler elzemdir.
Tarikat, hakiki iman sahibi olmak demektir. İslam dairesinde olup da Tarikatı kabul etmeyenler Müslümandır lakin (kemal manada) Mümin sayılmazlar.
Mümin olmak; keramete inanmak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayy (diri) olduğuna, Sahabeye, Ehl-i Beyt'e, Evliyaullah'a ve onların tasarruf ve himmetlerine inanmak demektir.
Güney Amerika'da önceleri Tarikat yoktu, sadece Müslümanlar vardı. Lakin bir araya gelmeye başladıklarında Tarikat onları cem etti, kalplerini telif etti.
Bu içtima, bu toplanma asla şer olamaz; bilakis yeni insanlarla büyüyor.
İnsanları İslam ile mesut ediyor ve hidayetlerine vesile oluyor.
Bu bizim yolumuzdur; Meşayıh-ı Kiram'ın yoludur, Evliyaullah'ın yoludur.
Endişeye mahal vermemeli ve "hayatımız zor" diye düşünmemeliyiz. Şu İslam beldelerine bir bakın: Pakistan, Türkiye, Mısır, hepsi...
Allah Azze ve Celle bize dünyanın en güzel yerlerini bahşetti lakin biz O'nun emirlerine riayet etmiyoruz. İşte bu yüzden insanlar diyar diyar kaçar hale geldi.
Allah Azze ve Celle'nin emriyle, Tarikat ehli olarak her daim cem olmaya devam etmelisiniz. O vakit bu zulmet size zarar veremez ve işleriniz asan olur.
Seyyidina Yusuf Aleyhisselam zindandaydı ama huzurluydu; bu onun için bir dert değildi, zira Allah Azze ve Celle ile beraberdi.
Başkaları saraylardaydı, daha iyi yerlerdeydi ama bedbahttılar.
Hakiki saadet, Allah Azze ve Celle ile olmaktır; salihlerle, Hakk'ın sevdiği kullarla beraber olmaktır.
Allah Azze ve Celle bu dergâhı daha da mübarek eylesin.
Elbette herkesin buraya gelmeye gücü yetmeyebilir.
Mevlana Şeyh (k.s.), bir yer açmak hususunda sorulduğunda şöyle buyururdu: "Cem olabileceğiniz her yer hayırlıdır."
"İlla uzak bir yerden geliyorum" demeye lüzum yok; size yakın olan, gidebileceğiniz yere devam edin.
Bu sizin hayrınızadır, size fayda verecektir.
Birbirinizi sevin ve birbirinizden razı olun; sakın ha haset etmeyin.
Bu, Tarikat adabı değildir; zira haset Şeytandandır.
Onu Cennetten kovduran şey hasettir.
Gördüğünüz herkes, ister Kadiri Dergâhı olsun ister Çişti Dergâhı; insanların Tarikatta, herhangi bir Hak yolda bulunmasından ancak memnuniyet duyarız.
Bunda bir beis yoktur.
Eğer bunun sizin için şer olacağını zannediyorsanız, bu düşünce Tarikat değildir; böyle düşünenler Tarikat ehli değildir ve Tarikatın özüne muhalefet etmektedirler.
Allah Azze ve Celle'ye hamdediyoruz; inşaAllah daha nice insanların Tarikat yoluna girmesini nasip eylesin.
2026-01-18 - Other
Allah sizden razı olsun.
Biz buna layık olmasak da bize hürmet gösteriyorsunuz. Ama Elhamdülillah, siz aslında bizim vasıtamızla Meşayıhımıza ve Peygamber Efendimize (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet ediyorsunuz.
Bunun için teşekkür ederim; Allah size daha çok aşk ve nur ihsan eylesin.
Sizi bu yolda daim kılsın; Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolu, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat yolu ve Tarikat yolunda.
Bunların hepsi aynı kapıya çıkar; birbirinden ayrı değildir.
Elhamdülillah doğru yoldayız, Tarikat-ı Müstakim, yani dosdoğru yol.
"Tarikat" yol demektir, "Müstakim" ise istikamet üzere olan, dosdoğru, sapmayan demektir.
Elhamdülillah, biz Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolundayız ve bu yol sadece Kıyamete kadar değil, sonsuza dek sürecektir.
Kim bu yola başından beri sımsıkı tutunursa hayatı daha bereketli olur ve Cennette Peygamber Efendimize (sallAllahu aleyhi ve sellem) daha yakın olur.
Dünyada da onlar Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) tarafından daha çok sevilirler.
Zira Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim bana Salavat getirirse, ben ona karşılık veririm."
Bu sebeple, Tarikat ehli ne zaman Peygamber Efendimize (sallAllahu aleyhi ve sellem) Salavat getirse veya dua etse, Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) onlara icabet eder.
Bizim itikadımız, İslami inancımız budur. Bazı insanlar bunu kabul etmese de, onların ne dediği mühim değil.
Mühim olan Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolunda, babalarınızın, dedelerinizin ve ecdadınızın Asr-ı Saadet'ten bugüne taşıdığı yolda olmaktır.
Bu yol bakidir. Pek çok kimse bu yolu yok etmeye çalıştı ama muvaffak olamadılar.
O bozguncular bitti gitti, artık kimse onları hatırlamıyor bile.
Elbette bunlar bir, iki veya yüz kişi değildi; her yerde binlercesi vardı. Hepsi mağlup oldu ve fitneleriyle birlikte gömülüp gittiler.
Şimdi toprağın altında yaptıklarına pişmanlar ama artık bir faydası yok.
Fayda, her zaman bu hak yolu takip etmekte ve Şeytan'a kulak asmamaktadır.
İnsanlar "Bende vesvese var" diyor. Bu Şeytan'dan gelen olağan bir şeydir, ama o bahsettiğimiz insanlar Şeytan'ın vesvesesinden bile daha şerlidir.
Elhamdülillah, Kasideyi okuyan kardeşimiz Mescid-i Aksa'dan, İsra ve Miraç hadisesinden bahsetti.
Ne yazık ki şimdi birçok insan orayı ziyaret edemiyor.
Bugün kardeşlerimizden biri bana sordu: "Her yeri geziyorsunuz; en çok hangi ülkeyi seviyorsunuz?"
Belki Mekke veya Medine diyeceğimi düşündü ama ben "Filistin" dedim.
Elhamdülillah, çünkü orası Peygamberler diyarıdır ve o mübarek Mescid-i Aksa'nın toprağıdır.
Sübhanallah, Allah kalbime bu toprağın sevgisini nakşetmiş.
Vaktiyle Mevlana Şeyh ile birlikteydim; o zamanlar orayı Araplar kontrol ediyordu.
Mevlana Şeyh her yıl Kıbrıs'tan Hacıları getirir, Hacca götürür ve dönüşte Mescid-i Aksa'yı ziyaret ederlerdi.
İsrail orayı işgal ettikten sonra gidemediler. Ama altmış yıl sonra ben ziyaret ettim ve gerçekten muazzam bir yerdi.
Nablus'u ziyaret ettiğimde -ki çok latif bir şehirdir ve birçok Tarikat ehli vardır- bizi yemeğe davet ettiler.
Bütün camilerde namaz kıldık; Nablus gerçekten birçok Tarikat ehliyle, ihvanla doluydu.
Fakat insanlar, tüm bu Araplar... En başından beri Batılılar tarafından Halifeye ve Osmanlılara karşı isyan etmeleri için kandırıldılar.
Oradan sadece küçük bir toprak parçası vermesi karşılığında Sultan Abdülhamid Han'ın borçlarını ödemek için milyarlar teklif ettiler.
Sultan Abdülhamid o adamı kovdu ve şöyle dedi: "Size bu kutsal topraktan bir karış bile veremem; orası benim şahsi malım değil, Emanetimdir."
"Ben Allah'a bu sorumluluğu terk ettiğimi nasıl söylerim?"
Sultan Abdülhamid ve bütün Sultanlar Tarikat ehliydi; Sultan Abdülhamid Han'ın Şeyhi Şazeli idi.
O toprağı vermedi ama fitne çıkardılar, onu tahttan indirdiler ve Arapları kandırdılar.
Araplara, "Tüm Müslümanların ve Arapların Kralı siz olacaksınız, bu topraklar sizin olacak" vaadinde bulundular.
Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.) o sırada Osmanlı ordusundaydı.
Mescid-i Aksa'nın yanındaki Kubbetü's-Sahra'da kırk gün halvet çıkardı.
Yaklaşık bir yıl boyunca orada, Filistin'i ve Mescid-i Aksa'yı müdafaa etmek için bulundu.
Geri döndüklerinde Osmanlı bitmişti ve bu Batılılar hızla tüm Osmanlı topraklarını ele geçirip Halifeyi sürgüne gönderdiler.
Yaptıkları iş budur. Bir şey diyemeyiz, çünkü "Harp hiledir."
Savaşta düşmanınız sizi kandırabilir.
Ama hile yapan, aldatan taraf olmak korkunçtur.
İslam'a ve Halifeye karşı düşmanla işbirliği yapmak büyük bir vebaldir.
Bu kabul edilemez.
Elbette o devir kapandı ve onlar Filistin'i ele geçirdikten sonra insanlar zulümden dolayı feryat edip ağlamaya başladılar.
Bu neden başlarına geliyor?
Şimdi bile, yaptıkları hatayı kabul etmiyorlar.
Hala Osmanlılara ve Halifeye karşılar; bütün Arap dünyası böyle.
Onların Halifeden veya Osmanlılardan memnun olduğunu sanmayın.
Vaktiyle Batı bu zehri ülkelerine soktu ve bu zehir Arapların iliklerine kadar işledi.
Eğer biraz bu konulardan bahsederseniz, Osmanlılara ve Halifeye karşı düşmanlık ve nefret kusarlar.
İşte, şu an yaşananların sebebi hep budur.
"Gazze, Gazze" diye ağlıyorlar ama bu sizin hatanız.
Düşman istediğini yapar; düşmandan merhamet beklemeyin.
Ama siz Allah'a tövbe etmeyip Tarikattan uzaklaştığınızda, akıbet hayır olmaz.
Bunun yanlış olduğunu kim söyleyebilir?
Ben Şam-ı Şerif'te doğdum ve orada yaşadım. İlkokul ve diğer okullardaki eğitimim boyunca bize Osmanlıların düşman olduğunu öğrettiler.
Bizi geri bıraktıklarını ve topraklarımızı işgal ettiklerini aşıladılar.
Halbuki Osmanlılar isteseydi, Filistin'i bu insanlara verir, parayı alır ve bugün hala ülkelerini yönetiyor olurlardı.
Ama bu insanların aklı yok; akılları bitmiş, yanmış.
Bütün Müslümanların... ferasetleri körelmiş. Tefekkür yok, derinlemesine düşünme yok.
Sadece zahire bakıyorlar, arkasında veya batınında ne olduğunu görmüyorlar.
İran'ın peşinde, Vahabilerin peşinde koşuyorlar; bu haldeyken kimseye hakiki manada Müslüman diyemezsiniz.
Nablus'tayken şöyle bir olay yaşandı. Sultan Abdülhamid o şehri severdi; orası onun için hususi bir yerdi.
Bir akşam yemeğindeydik... insanlar Maşallah çok iyiydi. Sultan Abdülhamid'i severlerdi çünkü o da onları severdi; hatta Nablus'a tren yolu bile yapmıştı.
Ama orada yaşlı bir adam oturuyordu ve ona selam verdiğimde pek memnun olmadı, yüzüme bakmadı.
Bana "Tatbi" dedi, ben ilk başta "Tatbi"nin ne anlama geldiğini anlamadım.
Sonradan anladım ki "Tatbi", "ilişkileri normalleştirmek" (normalleşme) demekmiş ve bundan hoşlanmıyorlarmış.
Biz oraya kutsal bir mekanı ziyarete gelmişiz, Allah bunu bize nasip etmiş, biz de gelmişiz.
Neden böyle söylüyorsunuz?
Orası sadece sizin değildir; kutsal topraklar tüm Müslümanlar içindir, ümmetindir.
Sadece sizin için olduğunu iddia ettiğinizde, elbette size zulmederler ve istemediğiniz her şeyi başınıza getirirler.
İşte İslam'ın ve Müslümanların ahvali budur.
Gerçek Alimlerden ve Meşayıh-ı Kiram'dan öğrenmeleri gerekir.
Elhamdülillah, elbette onlardan çok var ama ne yazık ki görüyorum ki tasavvuf ehli Arapların bile bedenlerine bu zehir işlemiş.
Bir şeyle çok fazla meşgul olursanız, yavaş yavaş tesiri ortaya çıkar.
Bu yüzden Allah Azze ve Celle'den af ve mağfiret dilemeliler.
Allah Gafur'dur ve Rahim'dir.
Allah kabul eder ve bağışlar. İnşallah Allah bizi affeder ve bize nusretini gönderir.
Elhamdülillah, Peygamber Efendimizden (sallAllahu aleyhi ve sellem) Mehdi (aleyhisselam) hakkında müjdeler vardır.
O gelmeden bu işlerin düzelmesi zordur.
Her zaman, her yerde, dünyada bir sıkıntı var; dertsiz, tasasız hiçbir yer yok.
Ve sorunların çoğu da maalesef Müslüman beldelerde ve Müslüman ülkelerde.
Neden?
Çünkü Şeytan daha emekli olmadı.
Mevlana Şeyh'in bir zamanlar, "bu sıkıntılar ne zaman bitecek?" diye soran bir piskoposa cevap verdiği gibi.
Mevlana Şeyh, "Şeytan ne zaman emekli olursa o zaman biter" demişti.
Bu adama çok gülmüştü.
Hakikat şu ki, Mehdi (aleyhisselam) geldiğinde bu iş bitecek.
Ama Şeytan henüz bitmedi.
Keşmir, Myanmar, Filistin, Irak, İran, Afrika, Sudan, Libya... Nerede bir Müslüman ülkesi varsa orada bir bela olduğunu duyuyoruz.
Ben buna çok üzülüyorum.
Ama sonra idrak ediyorum ki, eğer bunu kendileri çözmeye çalışsalardı binlerce yıl sürerdi.
Fakat Hazreti Mehdi (aleyhisselam) geldiğinde sulh ve sükun hakim olacak.
Artık sorun yok, vize yok, kalmak, gitmek veya gelmek için izin almaya gerek yok.
Hepsi sona erecek.
Tabii ki Şeytan henüz emekli olmadı, çünkü Mehdi (aleyhisselam) geldiğinde bu dünya Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) müjdelediği gibi olacak: Bütün yeryüzü İslam olacak.
Başka bir din kalmayacak; bütün insanlar İslam ile şereflenecek.
İslam barış demektir; bütün alem için barış olacak.
Böylece Mehdi (aleyhisselam) gelecek ve ondan sonra İsa (aleyhisselam) nüzul edecek.
Mehdi'den sonra İsa (aleyhisselam) hükmedecek; kırk yıl barış olacak.
Ve İsa (aleyhisselam) vefat ettiğinde, Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yanına defnedilecek.
Onun -haşa- Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen o şaşkınlar gibi değil. Estağfirullah.
Bu, kendilerini dünyanın en akıllı insanları sananların en saçma fikridir.
Şimdi bu akıllı makineye bile sorabilirler; hani onların akıllı makineleri var ya.
Eğer "İsa (aleyhisselam) kimdir?" diye sorarsanız, onun bir Peygamber olduğunu söyleyecektir.
Makine bile onlardan daha iyi biliyor.
İsa (aleyhisselam) vefat edip Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yanına defnedildiğinde -ki Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat onun yerinin orada olduğunu bilir-
İşte bundan sonra her şey tekrar kötüye gidecek.
Şeytan tam güçle geri dönecek, insanlar arasında cirit atacak.
Pek çok insan tekrar küfre düşüp inançsız olacak.
Sadece az sayıda Müslüman kalacak ve o zaman Duhan (Duman) hadisesi vuku bulacak.
Ve Müminler bu dumanı soluduğunda ruhlarını teslim edecekler.
Yeryüzünde sadece kafirler kalacak.
Yani Şeytan'dan sadece kırk yıllık bir dinlenme olacak ve sonrasında geri dönecek.
Dünyanın hali böyledir; takdir böyledir.
Çünkü Kıyamet bu insanların, bu münkirlerin üzerine kopacak; o zaman hepsi helak olacak.
Şimdi bazen uzaydan bir taşın geldiği ve dünyaya çarpıp Kıyameti koparacağı haberini yayıyorlar.
Elhamdülillah, Müslümanlar ve müminler bunun aslı olmadığını biliyor.
Belki diğer insanlar çok korkuyor, endişeli ve bu taşla dünyanın sonunun geleceği için üzgünler.
Ama her taş ve her zerre Allah Azze ve Celle'nin emriyle hareket eder.
O'nun emri olmadan nasıl Kıyamet kopabilir?
İnanmayanların batıl ve saçma inançları vardır.
Kendilerini korkutuyorlar; Allah'tan değil, hiçlikten korkuyorlar.
Allah bize yardım eylesin, İnşallah bizi Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat yolundan ayırmasın.
Ehl-i Sünnet kimdir?
Onlar Şeriata tabi olanlardır.
Elhamdülillah, Şeriat ve dört Hak Mezhep esastır.
Bunu kabul etmeyenler Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'ten sayılmaz.
Her Mezhebin kendine has kolaylığı vardır; dinde zorluk yoktur.
Her belde için hangisi uygunsa o mezhebi takip edebilirler.
Ama şimdi, bu türedi tiplerden çıkan yeni moda "Mezhebe gerek yok" lafıdır.
Mezheplere sövüyorlar ve bir Mezhebi taklit eden insanlara hakaret ediyorlar.
"Mezhebe gerek yok, sadece Kur'an'a uyun" diyorlar.
Ama Kur'an okurlarken dinliyorum, onu düzgün yüzünden bile okuyamayan pek çok insan var.
Peki, okuyamadığın şeyi nasıl anlayıp hüküm çıkaracaksın?
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) "Yessiru ve la tuassiru" (Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız) buyurmuştur.
Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bize işleri kolaylaştırmayı öğütlemiştir.
Size yolunuzu, yani Mezhep yolunu gösterdiklerinde, takip etmesi sizin için kolaydır.
Eğer yolu bilmiyorsanız, bir hüküm bulmak için Kur'an'ı baştan sona açar durursunuz.
Onu bulana kadar diğerini unutursunuz; tekrar tekrar karıştırmak usul değildir.
Bu büyük bir fitneye sebep olur.
Alimler bunu biliyor; bugün Şeriata aykırı işler yapan pek çok insan var.
Ama sorsanız, "Biz bunu Kur'an'dan çıkardık" diye iddia ediyorlar.
Kur'an-ı Azimüşşan'ı... ilmini, kıraatini ve manasını öğrenmek için en az on yıl dirsek çürütmek gerekir.
Onu anladığınızda, Hadis-i Şeriflere de bakmalısınız.
Bu insanlar Hadisleri de kabul etmiyor; onlar bitmiş, tükenmiş durumdalar.
Okudukları her şey faydasız olacak; hatta onlara zarar verecektir.
Çünkü fitne çıkarıyorlar, insanları haktan saptırıp başka şeyler aramaya yöneltiyorlar.
O yüzden, ey Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat, Mezhepten uzak olmayın ve Tarikattan kopmayın.
Büyüklerin dediği gibi, bunlar iki kanattır.
Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerine "Zülcenahayn", yani iki kanat sahibi denirdi.
Bir kanat Şeriat, bir kanat Tarikat.
Kanatların biri olmadan uçamazsınız.
İkisi de olmalı ve bizim yolumuz budur.
Allah sizi mübarek kılsın, Allah sizi bu yolda daim etsin, İnşallah.
Herhangi bir Hak Tarikatı takip edebilirsiniz; bugün de söylediğim gibi bu isimler önemli değildir.
Pek çok Tarikat var; meşrebinize uygun olan herhangi bir Tarikatı, tıpkı size uyan bir Mezhebi takip ettiğiniz gibi takip edebilirsiniz.
Allah sizi mübarek kılsın, Allah bizi bu istikamette muhafaza buyursun.
2026-01-17 - Other
"Şüphesiz Allah, takva sahipleri ve iyilikte bulunanlarla (ihsan sahipleriyle) beraberdir." (Nahl, 16:128)
Onlar ki kötülükten sakınırlar ve insanlar için hayır işlemeye gayret ederler.
Elhamdülillah, bizim için en büyük lütuf işte budur:
Arkanızda kimin olduğunu bilmek.
Sizin dayanağınız ne bir polis, ne bir siyasetçi, ne de zengin bir kimsedir.
Sizin dayanağınız, bütün kâinatın Sahibi olan Allah'tır.
Allah Azze ve Celle sizi destekliyor; bunu idrak etmelisiniz.
Gönlünüz ferah olsun; mahzun olmayın, darlığa düşmeyin.
Elbette insanlar İslam diyarından uzak, farklı bir muhitte olduklarında, bazen hava ve manevi atmosfer değişik gelir.
Korkuya kapılırlar; endişe ve hüzün duyarlar.
Bu doğru bir hal değildir; kendinize şunu hatırlatmalısınız.
Deyin ki: "Hasbunallah, Allah bizimledir."
Allah her şeye kadirdir; O'nun için hiçbir şey zor değildir.
O, Kadir'dir, Muktedir'dir (Mutlak Güç ve Kudret Sahibidir).
Bu hakikat, bir mümin için, bir Müslüman için en büyük nimettir.
Zira Müslüman, her daim zalimlerin hedefi ve tasallutu altındadır.
Yahut Şeytan, mümini mutsuz etmek ve Allah Azze ve Celle'yi zikretmekten alıkoymak için ordularını üzerine salar.
Onların tek gayesi; dikkatleri dağıtmak, bizi yaratan ve yaşatan o En Merhametli Olan'ı, Allah Azze ve Celle'yi tefekkürden uzaklaştırmaktır.
O (c.c), Müslüman olsun gayrimüslim olsun herkese rızkını verir, lakin Müslümanlar bunu idrak ederse kalben huzur bulurlar.
Mesut olurlar, asla bedbaht olmazlar.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yolu işte budur.
Tebliğe başlayıp insanları Hakk'a davet ettiğinde, herkes O'na cephe almıştı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı her türlü eziyeti ve kötülüğü reva gördüler.
Ve davasından vazgeçmesi için O'na dünyaları teklif ettiler.
O reddetti, çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Rabbini biliyordu.
Cebinizde paranız yokken biri gelip "Sana beş kuruş vereyim, peşimden gel" dese, gider misiniz?
Haşa, bu belki tam bir misal olmadı ama o akıldan yoksun gafiller, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Hakk'ı bırakıp onların peşinden gideceğini sandılar.
Onlar cahil kimselerdi.
Hatta o zamana "Cahiliye Devri" denir.
İki tür Cahiliye vardır.
Biri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanındaydı ki O (sallAllahu aleyhi ve sellem) bunu sona erdirdi, Elhamdülillah.
İkincisi ise ahir zamandır, şimdiki zamandır.
Bu, o ilk Cahiliye devrinden çok daha beterdir.
O zamanlar hiç olmazsa putlara veya batıl da olsa bir ilaha inanıyorlardı.
Ama bu ahir zaman cahiliyesinde, insanlar hiçbir şeye inanmıyorlar.
İşte koyu cehalet budur.
Bu hakiki cehalettir; zira Allah onlara bilmeleri, görmeleri, tefekkür etmeleri ve işitmeleri için her türlü imkanı verdi ama yine de inanmıyorlar.
Eskiden insanlar semaya bakar ve yıldızların sadece küçük kandiller olduğunu sanırlardı.
Şimdi ise kâinatın ne denli muazzam olduğunu biliyorlar, lakin bu evrenin ucunu bucağını bulamıyorlar.
Bakıyorlar, milyarlarca kat daha büyük alemler görüyorlar ama yine de "Burası son noktadır" diyebilecekleri bir hudut bulamıyorlar.
Dolayısıyla, eğer biraz akılları varsa, bir Yaratıcı olduğuna iman etmeleri gerekir.
Ama inanmadıkları zaman, bu onların cehaletini gösterir.
Cehalet; ya bilmemek ya da bilmek istememektir.
Belki hiçbir şey bilmeyen ama öğrenmeye talip olan cahil birinde beis yoktur; bunda utanılacak bir durum yoktur.
Ama cahil kalmakta, cehalette inat ederseniz, işte bu korkunçtur.
Bu sebeple Allah Azze ve Celle bütün Peygamberleri göndermiştir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Sahabeleri hakkında buyurduğu gibi: "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayete erersiniz."
Böylece cehaletinizi sona erdirirsiniz.
İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen her hakikat, insanlara bu hayatın mahiyetini ve Ahiret hayatının ne olduğunu öğretir.
Allah'ın insanı nasıl yarattığını ve bu âlemin nasıl başladığını bildirir.
"Şöyle oldu, böyle oldu" diye teoriler üretmeye lüzum yoktur.
Kısaca "Allah yarattı" dersiniz; bu, akıl sahipleri için en kolay ve en anlaşılır yoldur.
Akılsızlar ise hala "nasıl geldi, nasıl gitti" diye beyhude araştırıyorlar.
Halbuki her şey Allah'ın Kelamı olan Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur.
Baştan sona her şeyi beyan eder.
Hatta sonrasında ne olacağını, Kıyamet Günü'nün ahvalini dahi bildirir.
Teorileri var ve Kur'an'ın haber verdiği gibi olacağını aslında biliyorlar ama yine de iman etmiyorlar.
Kur'an'daki Kıyamet tasvirini bile; kendi bilimleriyle doğruluyorlar.
"Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman." (Rahman, 55:37)
Sema açılıp gül halini aldığı zaman...
Bilimde tam olarak bunu tarif ediyorlar; açılan devasa bir güle benzeyecek (Nebula).
Allah bunu açıkça bildiriyor, yine de inanmıyorlar.
Hala "Milyarlarca yıl sonra olacak" diyerek öteliyorlar.
Allah dilediğinde, o saat geldiğinde, her şey bir lahzada oluverir İnşaAllah.
Mühim olan salih insanları bulmak ve Peygamberlerin o mübarek yolunu takip etmektir.
Ki akıl sahipleri bu yolu takip eder.
Pek çok Evliyaullah (Allah Dostları), Allah'ın yolunu göstermektedir.
Mevlana Şeyh Nazım Hazretleri, sırrı mukaddes olsun.
Elhamdülillah, münevver, okumuş bir aileden geliyordu.
O vakitler tahsil görmesi için İstanbul'a gönderdiler.
O dönem Kıbrıs'ta kimsenin okutacak maddi gücü ya da orada yüksek tahsil verecek kadar ilmi yoktu.
Bu sebeple İstanbul'da okudu.
Çok zekiydi, kardeşleri de öyle.
Zamanı gelip ağabeyi vefat edince eğitimini bıraktı.
Çünkü gönlü Ahirete, maneviyata meyletmeye başladı.
Bu hal onu, tahsilini tamamlamış olmasına rağmen dünyevi ilimleri bırakmaya sevk etti, halbuki çok zekiydi.
Mevlana Şeyh, Evliyaullah'ın himmetiyle seçilmiş bir zattı.
Türkiye'den ayrıldı ve Hicret etti.
Çünkü o zamanlar Türkiye'de Ezan okumak veya Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in Sünnetine uygun kılık kıyafet giymek yasaktı.
Medine-i Münevvere'ye gitme niyeti vardı.
Önce Suriye'ye, Humus'a gitti.
Orada Osmanlı döneminden kalma büyük ulemaların, hakikaten mükemmel alimlerin bulunduğu bir medrese vardı.
Orada bir yıl ilim tahsil etti.
Seyfullah Halid bin Velid Hazretleri'nin makamında kalıyordu.
Oradaydı ve on yıl sürecek ilmi bu bir senede öğrendi.
Fıkıh, Hadis, Tefsir, Arapça; hepsini...
Kolay değildi; ben de okudum ama on yıllık ilmi bir yılda tahsil etmek fevkalade zordur.
Ama bizim on yılda okuduğumuzu o bir yılda tamamladı.
Bu, onu asıl vazifesine hazırlamak içindi.
Şeriat ilmini ikmal ettikten sonra Şeyhi onu Şam'a gönderdi.
O vakit Şeyhi, Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani Hazretleri ile tanıştı ve ona intisap etti.
Hayatı boyunca ona hizmet etti.
Hayatının sonuna kadar Mevlana Şeyh Abdullah, Mevlana Şeyh Nazım'ı himaye etti, gözetti.
Dünyadan el etek çektiğinde, yedi yıl boyunca cebinde tek bir kuruş bile taşımadı.
"Ben dünya istemiyorum" dedi.
Gidip geliyordu, hatta Suriye'den Kıbrıs'a küçük tekneyle parasız seyahat ediyordu; bu onun kerametiydi.
Yedi yıl sonra Mevlana Şeyh Abdullah ona, "Artık tamam. Yeter, harcamalısın, almalısın; artık bir beis yok" dedi.
Bundan sonra Mevlana ile uzun yıllar geçirdi.
Bu yıllarda Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani onu yetiştiriyor ve ona teveccüh buyuruyordu.
Başka müritler de vardı ama Mevlana Şeyh'in Mevlana Şeyh Nazım'a hususi bir nazar ve ilgisi vardı.
Onu Medine'de Halvete gönderdi.
Medine'de altı ay...
Ve sonrasında Bağdat'ta da...
Mevlana Abdülkadir Geylani Hazretleri de maneviyatıyla onunla beraberdi; aynı dergahtaydılar.
Mevlana Şeyh Abdülkadir Geylani'nin torunlarından biri bir rüya gördü.
Kendisine manada şöyle dendi: "Bak, evlatlarımızdan biri buraya gelecek; onu arayıp bulmalı ve Halvetini bitirene kadar ona hizmet etmelisin."
Hangi gün ve saat kaçta geleceği bildirildi.
Mevlana Şeyh otobüsle Şam'dan Bağdat'a geldiğinde, Bağdat'a attığı ilk adımda o zatın orada beklediğini gördü.
Onu bekliyordu ve Halvet için hazırlanmış odaya, kendi hanesine götürdü.
Tüm bu süre boyunca hizmetini gördü.
Mevlana Şeyh dedi ki: "Altı ay oradaydım."
"Her gün insanlar gittikten sonra, Seyyidina Abdülkadir Geylani'nin makamına gider ve Murakabe yapardım."
"Üç dört saat boyunca... sonra odaya geri dönerdim."
Şeyh Efendi'nin hali işte böyleydi.
Pek çok Halveti tamamladıktan sonra, Mevlana Şeyh Abdullah dar-ı bekaya irtihal edince, emaneti o devraldı.
Halife veya başka bir şey olduklarını iddia eden pek çok kişi çıktı ama kimse onlara itibar etmedi.
Mevlana Şeyh Abdullah vefat etmeden bir yıl evvel ona, "Senin için garp memleketlerinde bir fütuhat (açılım) olacak; gitmeli ve onları bulmalısın" buyurdu.
Bundan sonra, Mevlana Şeyh Abdullah 1973'te vefat edince, 1974'te Mevlana Şeyh ilk kez İngiltere'ye geldi.
O zamandan beri, Elhamdülillah, o tohumu ekti ve o fidan büyüyor.
Ve İnşaAllah, Seyyidina Mehdi (a.s) ve tüm İslam alemiyle birlikte tamamına erecek, İnşaAllah.
Bu sebeple diyoruz ki: endişelenmeyin, mahzun olmayın.
Olacak olan olur; o Allah Azze ve Celle tarafından takdir edilmiştir.
Mevlana Şeyh her zaman şu beyti okurdu:
"La tukthir li-hammik, ma quddira yakun." (Gamını arttırma, takdir edilen olur.)
"Wa Allahu al-muqaddir, wa al-'alamu shu'un." (Takdir eden Allah'tır, alem ise türlü haller içindedir.)
Olacak olan için kederlenme; sen istesen de istemesen de takdir yerini bulur.
Her şeyi yapan Allah'tır ve insanlar O'nun mahlukudur, bu yüzden endişe etme.
Bazen insanlar "Panik atağım var" diyorlar.
Bu, iman zayıflığından ileri gelir.
Eğer kâmil mümin olsalardı, panik atak olmazdı.
Çoğu ölüm korkusu yaşadığını söylüyor.
Ölümden neden korkuyorsunuz?
Atalarımız ne güzel demiş: "Korkunun ecele faydası yok."
Ölüm karşısında korkunun bir faydası yoktur.
Korksan da korkmasan da, vade dolduğunda emaneti teslim edeceksin.
Bu sebeple endişelenmeyin.
Ölüme hazırlıklı olun; günde beş vakit namazınızı kılın.
Ve ölüm ne zaman gelirse gelsin, sizin için hayırlı olur, gam olmaz.
Eğer bu hazırlığınız yoksa, işte o zaman korkulacak zamandır.
Eğer Mümin ve Müslümansanız, namaz kılıyor, oruç tutuyor, Meşayıh ve Evliyaullah'ın izinden giderek Allah'ın emrini tutuyorsanız...
Korkmaya gerek yoktur.
Gönlünüz ferah olmalı.
Sahabelerin çoğu Seyyidina Bilal-i Habeşi gibi konuşurdu.
O çok hastayken ve vefatının yaklaştığını bildiği zaman şöyle diyordu.
Dedi ki: "Yarın dostlara, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem'e ve Ashabına kavuşuyorum."
Bu sebeple ey insanlar, imansız olmayın.
İnanın ki Allah size rızık vermeyi murad ettiğinde yiyeceksiniz.
O herkese Rızık verir; O er-Rezzâk'tır.
"Yiyecek bulamayacağım, açlıktan öleceğim" diye korkmayın.
Eğer tüm dünya sizin olsa ama nasibinizde lokma olmasa, hiçbir şey yiyemezsiniz.
Hiçbir şeyiniz yoksa, Allah Azze ve Celle size rızkınızı gönderir.
Çoğu insanın bu sorunu var, iman sorunu, tevekkül sorunu.
Allah'a tam manasıyla iman etmelisiniz.
Mümin misin? Evet, ben müminim.
Öyleyse korkma, paniğe kapılma, üzülme.
"Müminler ancak bununla ferahlasınlar" (Yunus, 10:58), buyuruyor Allah Azze ve Celle.
Hakk'ı takip ediyorsanız, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve salih ameller işliyorsanız mutlu olun.
"Bununla ferahlasınlar/sevinsinler." (10:58)
Emir şudur: Mesut ve bahtiyar olmalısınız.
Gam yemeyin.
Elbette dünyada pek çok hadise oluyor.
Ama bu Allah'tandır.
Gördüğünüz her şey, Allah'ın muradıdır.
Tabii ki zulüm veya adaletsizlik gibi rıza göstermediğimiz, hoşnut olmadığımız bazı şeyler var.
Ama biz Allah Azze ve Celle'nin adaletine iman ediyoruz.
Mazlumları, katledilenleri veya işkence görenleri nasıl mükâfatlandıracağını biliyoruz.
Tüm bunlar için Allah onları ecrine kavuşturacaktır.
Ve ebediyen mesut olacaklar.
Dünya, Ahirete kıyasla çok kısa bir süredir; ikisini kıyaslayamazsınız bile.
Mevlana Şeyh, Elhamdülillah, feyiz deryasından bıkmadan, usanmadan dağıttı.
O günden itibaren ve öncesinde de diyar diyar gezip Sohbet veriyordu.
İnsanlara irşad ediyordu.
Onlara manevi destek veriyordu.
Manevi destek ve himmet en mühim olanıdır.
Bu manevi himmet olmasaydı, Müslümanlardan eser kalmazdı.
Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den sonraki ilk günden itibaren, İslam'ı ve hakiki Müslümanları yok etmek için saldırmaya başladılar.
Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den, Sahabeden, Ehl-i Beyt'ten ve Evliyaullah'tan gelen manevi gücün desteğiyle, hala dimdik ayaktayız.
Hiçbir korkumuz yok.
Allah bize, hepinize ve tüm Müslümanlara güzel destek ve nusret versin, İnşaAllah.
Allah bizi onların yolunda daim eylesin.
Ve bizi onların hallerine büründürsün, İnşaAllah.
Dediğimiz gibi, tam olarak onlar gibi olamayız.
Belki binde birini yapabilirsek, bu bile çok büyük kârdır.
Mevlana'nın bin halinden bir nebzesini taklit edebilirsek, bu çok iyidir.
Allah bunu başarmamız için bize yardım etsin, İnşaAllah.
Allah sizden razı olsun.
Elhamdülillah, bu camide ikinci kez bulunuyoruz İnşaAllah; burası da mübarek bir yer.
Şehir de güzel bir şehir, pek çok salih insan var, Elhamdülillah.
Allah sizi burada bir araya getirdi, cem etti.
Allah, İnşaAllah, aranızda güzel bir muhabbet ve saadet nasip etsin.
Tarikatlar arasında gayrılık yoktur.
Önemli olan bir Tarikatta, Hak bir yolda olmaktır.
Mevlana Şeyh derdi ki, her insanın belli bir Tarikata istidadı/nasibi vardır.
Hangisi olduğu mühim değil; yeter ki o manevi dairenin dışında kalmayın, İnşaAllah.
Allah sizden razı olsun.