السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.
Yessiru vela tuassiru.
Kolaylaştırın, zorluk göstermeyin.
İşlerinizde hem dünya işi için hem ahiret için kolaylık gösterin ki din insanlara ağır gelmesin.
Zor dediği şey aslında kolaydır ama ona zor gelir.
İbadet zor gelir, iyilik yapmak zor gelir.
Öteki türlü ibadet yapmamak, kendi kafasına göre istediklerini yapıp istemediği şeyi yapmamak o kolay gelir.
Kendi kendine "bu olur, gerekmez başka bir şey" diye çok insan bu hal üzerinedir.
Zorluk insanları hayırdan uzaklaştırır.
Dünya işi de aynı şekilde.
Bir şey yapacaksın, onu kolay senin bildiğin şekilde yap.
İnsanlarla olacaksın, onların hallerine göre hitap edeceksin.
Onların anlamadığı şeylere hitap edersen seni anlamaları zor olur.
Zorlanınca senden uzaklaşır, kendi kafalarına göre bir şeyler yaparlar.
Onun için kolaylık olması lazım.
Alışverişte kolaylık olsun.
Aile içinde kolaylık olsun.
Çoluk çocuğunla tabi bazı yerlerde hududu, yapılacak şeyi göstermek olur.
Bazı yerlerde ise daha yumuşak olabilir.
Namaz için Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, çocuk yedi yaşına girdi mi ona namazı söyleyin gelsin kılsın, on yaşına geldi mi muhakkak kılsın diyor.
O zorluk zor değil, yavaş yavaş öğrenip hayatı boyunca namazı bırakmadan o yol üzerine gider.
Oruç da aynı şekilde.
Bütün ibadetler aynı şekilde.
İnsanlarla iyilikle geçinmek, yalan söylememek, insanlara eziyet etmemek, kandırmamak; bunların hepsi güzel huylar ve kolaylık olarak sayılır.
Aksi olup da insanlara eziyet etmek, emanete hıyanet etmek ve diğer şeyler ise kötülük ve zorluk çıkarmaktır.
Aldığını vermemek zorluktur.
Aile içinde geçinmemek o da zorluktur.
Her şey iyilikle olsun, güzellikle olsun diyor Allah Azze ve Celle ve Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem.
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem insanlığa örnektir; sırf Müslümanlara değil, bütün insanlığa örnektir.
Onun yolu güzel yoldur, insanlık yoludur, insanlığın mutluluk yoludur.
Allah o yoldan ayırmasın hepimizi inşaAllah.
2026-05-02 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَقُلِ ٱعۡمَلُواْ فَسَيَرَى ٱللَّهُ عَمَلَكُمۡ وَرَسُولُهُۥ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَۖ وَسَتُرَدُّونَ إِلَىٰ عَٰلِمِ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (9:105)
"Hayırlı işler yapın, iyi ameller yapın." buyuruyor Allah Azze ve Celle.
Allah Azze ve Celle, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, müminler o yaptığınız hayırlı amelleri, işleri görecektir.
Ondan sonra şehadet âlemine, gayb âlemine döneceksiniz.
Orada yaptıklarınızın hepsi âşikâr olacak.
Gayb âlemi dediği; ölümden sonraki zamandır, vakittir.
Onu şimdi yaşarken göremez insan.
Ölünce artık onlar görüneceği için, gayba iman demek odur; görülmeyene imandır.
O vakit yaptıklarınız ne varsa; iyiyse sevabını kazanacaksınız.
Kötüyse cezasını çekeceksiniz.
Onun için yaşarken gayba inanıp, iman etmek lazımdır.
İman mühim bir şeydir.
İnsan Müslüman olur, mümin olamaz çoğu insan; iman asıl budur.
Allah'a teslim olmak, Allah Azze ve Celle'ye teslim olmak, O'ndan gelen her şeye razı olmaktır.
İman budur.
Şimdiki âlemde Müslümanların çoğunda iman yok.
Niçin?
Çünkü mürşitleri yok, yol gösterenleri yok.
Herkes kendi kafasına göre; "Ben Müslümanım, ben böyle biliyorum, böyle okudum yahut bana böyle söylediler." diyor.
O, iman değildir o.
İman, tarikat yolundan gelir.
Tarikat, iman yoludur.
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in yoludur, onun gösterdiği güzel yoldur, insanlara faydalı olan şeydir.
Mühim olan bir şeydir.
Bazı insanlar Müslüman oldukları hâlde, "Tarikat yoktur, tarikat gerekmez, tarikat lüzumsuzdur." diyen çok bu zamanda.
Tarikatın nedir zararı?
Büyük zararı vardır tarikatın.
Şeytana karşı zararı olur.
Şeytanın yolunda olanlara zararı vardır.
Çünkü onlar imansızlık istiyorlar; tarikat imanı kuvvetlendiriyor Allah'ın izniyle.
Allah yardım etsin.
Hak yolda olalım inşaAllah.
Allah O'nun yolundan ayırmasın.
2026-05-01 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Allah Azze ve Celle, insanoğlunun yaratılışında her türlü hissi yerleştirmiştir insanın içine.
İçindeki iyiliği de kötülüğü de Allah Azze ve Celle yaratmıştır.
Ardından insanlara peygamberler göndermiştir ki iyiyi ve kötüyü ayırt edebilsinler.
İyilik yapsınlar, salih ameller işlesinler diye, kötü amellerden uzak dursunlar diye peygamberler göndermiştir.
Ama insanoğlunun nefsine daha hoş gelen şey kötülüktür.
Salih amel işlemek zor gelir kendisine.
Kendisine faydası olmayan işler onun hoşuna gider.
Sürekli onları yapar, onlarla uğraşmaya çalışır.
Çok daha kolay gelir bunlar kendisine.
Ama ondan sonra bunların da bir hesabı vardır.
Verilecek dünyada da bir hesabı vardır, ahirette de bir hesap vardır.
Dünyada salih amel işlemeyen, kötülük yapan, günah işleyen insan bunun cezasını görüyor.
Herkes görür bunu ama bir türlü ibret alamazlar, almazlar.
Nefisleri çünkü daha ağır basar ona.
"Şimdi yapalım da..." derler yahut alışmış olurlar artık.
Bir alışkanlık hâline gelir; günahı ve sevabı aynı kefeye koyarlar.
Günahı rahatça işlerler, sevap işlemek konusunda ise tembellik ederler, işlemezler.
Onun için Allah Azze ve Celle'nin emirleri, insanoğlu için en faydalı olan şey odur.
Hem dünyada faydalı olur hem ahirette faydalıdır.
Günaha bir örnek, işte mesela kumar.
O büyük bir günahtır.
Bunu yapan kişi dünyada, ahiretten önce o cezasını bulur.
Kumarcı... Hayatta zengin olmuş bir kumarcı bulunmaz.
Bütün malı, mülkü, serveti elinden gider.
Bir de üstüne üstlük ahirette çekeceği o cezası vardır.
Günah işledi diye... Büyük günahlardandır.
O kumar sıradan bir günah değil, büyük günahlardan sayılır.
Onun için çok dikkat etmek lazımdır.
Günah olan ne varsa elimizden geldiği kadar ondan uzak duralım inşaAllah.
Salih amel işlemiyorsan bile, en azından günahtan uzak dur.
Allah yardımcımız olsun, nefsimize galebe çalalım inşaAllah.
Allah hepinizi mübarek kılsın, cuma günümüz mübarek olsun.
2026-04-30 - Lefke
"İdhalü's-sürûr fî kalbi'l-mü'min", inşaAllah Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifi; "Müminin kalbine bir ferahlık koymak, Allah'ın sevdiği şeylerdendir." diyor.
Allah'a şükür bu yolculuk hem bize hem ihvanımıza ferahlık oldu, güzellik oldu, sevinç oldu.
Ne sevinci?
Allah rızası için.
Allah'ın rızasını talep ediyorlar.
Onun için Allah onların da kalplerine ferahlık veriyor, güzellik veriyor.
Bu başka bir şeyde bulunmaz.
Dünyaya dair başka hiçbir sevinç kalbe girmez.
Kalbe giren, Allah Azze ve Celle'nin sevgisi ve Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) sevgisidir.
Öteki sevgi, ferahlık veya mutluluk, sadece nefse hitap eden şeylerdir.
Onlar da makbul değil, sahtedir.
Esas ferahlık, kalbe inşirah veren şey; Allah, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve salih kulların sevgisidir. İnsanın kalbine hakiki mutluluk veren işte odur.
Maşallah, bu Allah rızası için yapılan bir yolculuktu.
Bizim de kalbimize ferahlık oldu, onların da kalbine ferahlık oldu inşaAllah.
Allah bütün ihvanlarımızdan razı olsun; ikram ettiler, ellerinden geldiği kadar beraber oldular.
Allah onların da ecirlerini versin, hepimize dünya ve ahiret saadeti nasip etsin inşaAllah.
2026-04-28 - Other
وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ (3:140)
Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: Bu dünyada herkes gelip geçicidir.
Ömrünü tamamlayanın yerini bir başkası alır.
Hayatın gerçeği budur: Bu dünyada hiç kimse sonsuza dek kalmayacak.
Günler hızla gelip geçiyor. Haftalar, aylar, yıllar su gibi akıp gidiyor; bir de dönüp bakıyorsunuz ki on, on beş yıl geçivermiş.
Elhamdülillah, inşallah yarın buradaki günlerimiz sona ererken, burada bulunmaktan mutluluk duyuyoruz. Bu ülkedeki kıymetli kardeşlerimize ve müridlerimize yaptığımız bu ziyaret... Birçok ülke ve şehir gezdik ama hepsi göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Bize bu ziyaretleri nasip ettiği, insanlara hizmet etme ve yardım etme fırsatı verdiği için Allah’a şükrediyoruz. Bunun haklı mutluluğunu yaşıyoruz.
Çünkü bu günler, bu yıllar boşa geçmiyor.
İnşallah Allah kabul eyler ve bu yolda devam etmeyi bizlere nasip eder.
Bu da ahiretimiz için çok hayırlı bir şeydir.
Peygamberler kavimlerine gelip ahireti anlattılar, ama insanların çoğu buna iman etmedi.
Mısır firavunları gibi bazıları ise ahireti duymuşlardı; piramitler inşa edip içlerine para, kıyafet, hatta yiyecek bile koydular. Ahirette seyahat etmek için kayıklar dahi yerleştirdiler.
Ama tam olarak iman etmediler. Her şeyin bu maddi dünyadan ibaret olduğunu sandılar. Oysa bu fani dünyadan öteki aleme hiçbir şey götüremezsiniz, hiçbir şey.
Götürebilsek bile zerre kadar faydası olmazdı.
Çünkü her şey çürüyüp gidecek.
Önce bedeniniz çürüyecek. Ardından sahip olduğunuz ne varsa —tabut ya da başka bir şey— hepsi toprak olacak.
Gözlerinizi hayata yumduğunuzda, artık bu dünyadaki hiçbir şey sizin değildir.
Her şey ailenize kalır. Eşiniz bile artık sizin eşiniz olmaktan çıkar.
Paranız, eviniz, her şeyiniz elinizden çıkar; hepsi mirasçılara kalır.
Öteki aleme önceden gönderebileceğiniz yegâne şeyler; bu hayatta yaptığınız salih ameller ve verdiğiniz sadakalardır.
Bu yüzden ahirete yiyecek, altın ya da para götürmek için yapılar inşa edip kendinizi helak etmenize gerek yok; ahirette bunlardan gani gani vardır.
Çünkü cennette altından, gümüşten ve mücevherlerden yapılmış evler, saraylar olacaktır.
Cennet işte böyle bir yerdir; bu yüzden dünyada iyilik yapmayıp sadece mal mülk yığmanın hiçbir faydası yoktur.
Oradaki mücevherler yıldızlar gibi parlayacaktır.
Kıyafetler, bahçeler, ırmaklar... Her şey hayal gücünüzün ötesindedir.
Ve yediğiniz her yemek, tattığınız her meyve, bir sonraki lokmada daha da lezzetli gelecektir.
Ve elbette cennette artık ölüm yok, hastalık yok, hüzün yok; sadece ve sadece mutluluk var.
Tabii ki orada sütten ve cennet şarabından ırmaklar akacak, ama buradakiler gibi değil; bu fani dünyadaki hiçbir şeyle kıyas dahi edilemezler.
Cenneti ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de kimse hayal dahi edebilmiştir.
Bu anlattıklarımız ufacık bir esintidir, belki milyonda biri bile değildir; zira cennet sonsuzdur. Oranın ne kadar eşsiz olduğunu aklınız almaz.
İşte Allah Azze ve Celle'nin, kendisine iman eden kullarına lütfedeceği şeyler bunlardır.
O'na şükreden ve kulluk edenlere...
O'ndan başka hiçbir şeye tapmayanlara...
Nefislerinin heveslerine kul köle olmayanlara...
Ve şeytanın emir ve fısıltılarına uymayanlara...
Elbette şeytan ve yandaşları insanları aldatır. Bir şeyi kutsalmış ya da Allah'ın emriymiş gibi gösterirler; oysa onun Allah'ın emriyle uzaktan yakından alakası yoktur.
Ve zerre kadar aklıselim sahibi birinin asla kabul edemeyeceği bir sürü safsata uydururlar.
İşte bu şekilde insanları cennetten uzaklaştırırlar.
Allah Azze ve Celle, şeytanın en azılı düşmanımız olduğunu buyuruyor.
Şeytan da tüm varlığını insanları Allah'ın yolundan saptırmak için harcar.
İnsanları sefalete, hüsrana ve her türlü kötülüğe davet eder.
İnsanlara şöyle fısıldar: "İnanmayın; sadece kendinize inanın. Canınız ne istiyorsa onu yapın, keyfinize bakın, hayatınızı yaşayın ve hevesinizi kursağınızda bırakacak kimsenin lafına kulak asmayın."
Birini kendi peşine taktığında çok sevinir.
Ona en büyük zevki veren şey budur.
En büyük kahrı ise birinin Allah Azze ve Celle'nin yoluna geri dönmesidir.
Peki, şeytanın en azılı düşmanı kimdir? Peygamber Efendimiz, Seyyidina Muhammed (sallAllahu aleyhi ve sellem)'dir.
İşte bu yüzden görüyoruz ki şeytanın peşinden gidenler, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) düşmanlık ederler.
Çünkü Efendimiz, Allah Azze ve Celle'nin en sevgilisidir; şeytan ise en büyük hasetçidir.
Bu yüzden bütün gücünü insanlar arasındaki o bağı koparmaya, yani Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) olan sevgiyi ve O'nun sünnetine uymayı yok etmeye harcar.
Ve ne yazık ki şu devirde dünyanın çoğunu avucunun içine almış durumda.
Nereye baksak onun peşinden gidenlerin çığ gibi büyüdüğünü görüyoruz.
Ve onun izinden gidenler, Deccal'in ordusunu oluştururlar.
Küçük bir çocukken Mehdi Aleyhisselam ve Deccal hakkında bir şeyler duymuştum. O zamanlar annem bana onlardan bahsederdi.
Deccal'in ordusunun insanlıktan nasibini almamış, insanın yaratılış fıtratına aykırı hareket eden kimselerden oluşacağını söylerdi. Bütün ordusu işte böyle tiplerden meydana gelecektir.
O zamanlar böyle şeyler duyulmuş şey değildi; herkesin insani değerleri yerindeydi, o yüzden bana çok tuhaf gelmişti. Ancak günümüzde fıtratı bozulmuş bu insanlardan yüz milyonlarcasını görebilirsiniz.
2026-04-27 - Other
Bu mekanda bulunmak bana Kur'an-ı Kerim'den, Kehf Suresi'ndeki bir ayeti hatırlatıyor.
"İnnehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ." (18:13)
"Onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi, biz de onların hidayetini artırdık."
Bu gençler de aslında herkes gibiydi; dışarı çıkıp eğlenmeyi severlerdi.
Gençliklerinin tadını çıkarıyorlardı. Fakat Allah birini kendi yoluna hidayet ettiğinde, gerçek mutluluğu o yolda bulmasını sağlar.
Onlarla vakit geçirmekten keyif alan bir kral vardı. Gençliklerinden dolayı onları el üstünde tutar, etrafında olmalarını isterdi.
Pek bir dertleri tasaları yoktu. Sorumluluktan uzaktılar, endişe edecekleri hiçbir şey yoktu.
Kral onlarla birlikte dertsiz tasasız bir şekilde eğlenip keyfine bakıyordu.
Onların varlığı, bulundukları ortama neşe saçıyordu.
İşte bu yüzden kral bu gençlere çok düşkündü.
Gençler nereye giderse gitsin oraya mutluluk götürürler. Güzel bir enerji yayarlar ve insanlar doğal olarak onların yanında olmaktan keyif alır.
Ancak asıl sorun, onları çevreleyen bozuk ve yozlaşmış ortamdı.
Bu kral, insanları kendisine tapmaya ve putların önünde eğilmeye zorluyordu.
Fakat bu gençler aklı başında insanlardı.
Olan biteni görüp şöyle düşündüler: "Bu adam kendisi ve bu putlar hakkında ne iddia ediyor böyle? Biz bu işe nasıl alet oluruz?"
Allah onların kalplerine hidayet bahşetti.
Akıllıca düşünerek şu kanıya vardılar: "Eğer bu krala durmasını söylersek, bizi asla dinlemeyecek."
"Ona itaat etmeyi reddedersek de muhtemelen bize işkence edecek ya da bizi öldürecek."
Bu yüzden kaçmaya karar verdiler.
Gece vakti gizlice sıvışıp, kralın zulmünden kaçmaya karar verdiler.
Allah Azze ve Celle onları mübarek kıldı.
Onlar üzerinden insanlara büyük bir mucize göstermek diledi.
Bu sıradan gençler vesilesiyle Allah bir mucizeyi tecelli ettirdi.
Şöyle dediler: "Halkımız gerçeği dinlemek istemiyor, artık onların arasında kalamayız. Onlar bizi kabul etmez, biz de onların yollarını kabul edemeyiz. Dinimizi kurtarmak için bu şehirden kaçalım."
Şunun farkına vardılar: "Kendi anne babamız, akrabalarımız bile iman etmiyor. Bizi aralarına kabul etmek yerine bize düşman kesilecekler."
Bu bana, ta 1985 yılında Almanya'ya ilk geldiğim zamanları hatırlatıyor.
O ilk ziyaretimde, pek çok yeni Müslümanla tanışmıştım. İslam'la yeni şereflenmiş o müminleri hatırlıyorum.
Aralarında bir benzetme, bir teşbih yaptım.
Bir kıyaslama kurdum.
Onları Ashab-ı Kehf'e veya ilk sahabelere benzettim; çünkü bütün aileleri ve içinde yaşadıkları toplum onlara cephe almıştı.
Buna rağmen ne şeytana boyun eğdiler ne de iman etmeyen akrabalarına teslim oldular.
Bunun mükafatını muhakkak alacaklardır.
Onlar gerçekten seçilmiş kimselerdir.
1977'lere kadar pek fazla İslamofobi yoktu.
Fakat sonra, İran Devrimi'yle -yani sözde İslam Devrimi'yle- birlikte bir fitne ateşi yakıldı.
O devrim tamamen kurgulanmış bir oyundu.
İnsanlar birbirlerine karşı korkunç şeyler yapmaya başladı.
Tüm dünya da dönüp "İşte İslam budur" demeye başladı.
Önyargılar işte böyle ortaya çıktı.
İnsanlar yavaş yavaş İslam'a cephe almaya başladı.
1985'e gelindiğinde durum henüz o kadar vahim değildi, fakat toplum giderek daha dışlayıcı bir hal alıyordu.
O dönemde her şeyi iddia edebilirdiniz. "Ben Tanrıyım", "Ben peygamberim" veya "Ben şeytanım" bile deseniz insanlar bunu hoşgörüyle karşılardı.
Ancak göğsünüzü gere gere "İslam" diyemezdiniz.
Onların gözünde bu, olabileceğiniz en korkunç şeydi.
Aynı toplumsal dışlanmayı bu gençler de yaşadı. Şehirlerinden kaçıp bir mağaraya sığındılar.
"Çok bitkin düştük. Herhalde bu dağda yeterince uzağa gelmişizdir" dediler.
Allah'ın takdir ettiği vakit nihayet geldiğinde uykularından uyandılar.
Kendilerini iyi hissediyorlardı ama kafaları epey karışıktı. Birbirlerine, "Galiba çok uyuduk? Belki bir, belki iki ya da üç gün?" diye sordular.
Derken ne kadar acıktıklarının farkına vardılar.
İçlerinden birine şöyle dediler: "Şu gümüş parayı al ve şehre in, ama çok dikkatli ol. Hep beraber gidemeyiz. Gidersek bizi tanır, krala haber verir ve yakalatırlar."
"Bizi de zorla kendi dinlerine döndürürler. Bu yüzden gizlice git, biraz yiyecek alıp hemen geri dön."
Böylece genç şehre indi ve biraz ekmek almak için parayı uzattı.
Tüccar parayı incelediğinde, paranın tam 300 yıl öncesine ait olduğunu gördü.
Üzerinde o eski kralın, Dakyanus'un adı yazılıydı.
Fakat aradan geçen yüzyıllar içinde şehir halkı çoktan iman etmişti.
Zalim kral öleli asırlar olmuş, bütün ülke imana gelmişti.
Halk onu sorguya çekti ve sonunda ona durumu anlattılar: "Bizler artık iman eden kimseleriz." Şaşkına dönen genç, yiyecekleri alıp apar topar dağa döndü.
Halk heyecan içinde birbirine şöyle dedi: "Yıllardır kayıp olan o gençleri bulduk! Gidip onları görmeliyiz."
Genç adamın izini sürerek mağaraya kadar peşinden gittiler.
Ancak Allah, kendi hikmetiyle o gençleri onlardan gizledi.
Bunun üzerine halk, "Onların anısına buraya bir ibadethane inşa edelim" dedi.
Ve o yere bir mescit yaptılar.
Almanya'da İslam'la yeni şereflenen o insanları düşünmek bana hep bu kıssayı hatırlatır, Maşallah. İnşallah, böyle gençlerin bereketi vesilesiyle bu ülkenin tamamı imanla tanışacaktır.
Bahsi geçen bu mağara Tarsus'tadır. Mevlana orayı ziyaret etmişti.
Türkiye'nin güneyinde, Tarsus şehrindedir.
Birçok yer bu mağaranın kendi sınırları içinde olduğunu iddia etse de Mevlana ve Hacce Anne, asıl mağaranın Tarsus'ta olduğunu teyit etmişlerdir.
2026-04-27 - Other
Öncelikle tekrar ifade edelim ki, burada olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.
Eskisiyle yenisiyle bütün müridler geliyor, maşaAllah, elhamdülillah.
Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: "Sizi topraktan yarattık; sebze, ağaç, buğday ve her türlü nebatatı yetiştiresiniz diye yeryüzünü sizin için düz bir döşek kıldık."
Yeni bir akım çıktığını duydum; bazı insanlar dünyanın düz olduğunu sanıyor.
Allah, Kudreti ile onu o şekilde var etmiştir.
Dünyanın bir top gibi yuvarlak olduğunu akılları almıyor.
Bu yüzden de kalkıp düz olduğunu söylüyorlar.
Allah şöyle buyurmuştur: "Sizi topraktan yarattık ve yine toprağa döndüreceğiz."
Ve ardından şöyle buyurur: "Sümme yuidüküm fîha ve yuhricüküm ihrâcâ" (Nuh Suresi, 18).
"Sonra sizi tekrar oradan çıkaracağız."
Ve Allah Azze ve Celle'nin yaratması kesintisiz devam etmektedir.
Rüfai Tarikatı'nın Pîri Seyyidina Ahmed er-Rüfai Hazretleri'nin büyük kerametleri vardır.
Bir keresinde Hacca gitmişti.
İnsanlar, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in kabr-i şerifinden şöyle bir nida geldiğini duydular: "Torunum geldi. Gel de elimi öp."
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in o mübarek, nurani eli dışarı uzandı ve Seyyidina Ahmed er-Rüfai Hazretleri o eli öptü.
Bunu pek çok insan gördü; belki yüz, belki beş yüz, hatta belki de bin kişi buna şahit oldu.
Hazretin bir başka kerameti de şöyledir; der ki: "Öldüm; birinci, ikinci, üçüncü semayı geçip dördüncü semaya ulaştım.
Orada bir umman gördüm.
Ancak bu umman kumdan ibaretti."
Bir ses ona şöyle nida etti: "Yaklaş ve bak."
Baktığında, her bir kum tanesinin aslında bir gezegen olduğunu gördü.
Her bir zerre bir gezegendi, ancak uzaktan bakıldığında kum gibi görünüyordu.
Tabii o devirde bunu insanlara anlattığında, insanların gezegenler hakkında pek bir bilgisi yoktu.
Onların Ay'a ya da ona benzer bir şeye benzediğini düşünmüş olabilirler.
Fakat bu tanelerin her biri tıpkı Dünya'ya benziyordu.
İşte bütün bunlar, Allah'ın Azametini ve Kudretini göstermek içindir.
O, "El-Hallâk"tır; yani daima ve sürekli yaratandır.
Bu yüzden diyoruz ki; elhamdülillah buradayız, bu dünyaya geldik.
Ve inşaAllah meşayihimizin bereketiyle; Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'den, meşayihten ve Evliyaullah'tan gelen hakiki ilme nail olacaksınız.
Allah Azze ve Celle'nin vaadiyle; Kıyamet Gününde diriltildiğimizde, O'nun yolundan giden herkes ebediyen Cennet'te olacaktır.
İşte bu sebeple Mevlana Şeyh Hazretleri insanları daima Cennet'e davet ederdi.
Elhamdülillah pek çok kimse bu davete icabet etti ve dediğim gibi, Mevlana Şeyh'in izinden giden yeni, güzel nesiller yetişiyor.
Mukaddes kitabımız Kur'an-ı Azimüşşan, bu dünya ve ahirete dair her şeyi beyan etmektedir.
Ve elbette en başta da ifade ettiğimiz gibi; Allah bu dünyayı ve insanoğlunun muhtaç olduğu her şeyi; hayvanları ve nebatatı yaratmıştır.
Yeryüzünde tüm insanlığa yetecek kadar rızık mevcuttur.
Gelgelelim kadim zamanlardan beri pek çok insan, bir şeyler yapıyormuş gibi görünerek başkalarını kandırmanın peşinde koşmuştur.
Defalarca kez Allah Azze ve Celle'ye kafa tutup, "Ben Senden daha güçlüyüm" demeye cüret ettiler.
Nemrut bir kule inşa ettirmiş ve gökyüzüne oklar fırlatıyordu.
Firavun da aynen böyleydi.
Vezirine, Allah'a ulaşmak için bir kule inşa etmesini emretmişti.
Şimdi, günümüz insanları da kalkmış aynısını yapmaya çalışıyorlar.
"Ay'a çıkacağız, Mars'a gideceğiz" diyorlar.
Fakat aslında önce kendilerini, sonra da başkalarını kandırıyorlar.
Bazıları gökyüzünde çok da uzak olmayan bir mesafede, belki yüz belki de iki yüz mil ötede duruyorlar.
Döndüklerinde ise içi boş salyangoz kabuklarına dönüyorlar; içlerinde hiçbir şey kalmıyor, tükenip gidiyorlar.
Her devirde insanlığın kurtarıcısı olduğunu iddia eden birileri mutlaka çıkar.
Sözde insanlığa hizmet edip çok büyük işler başardıklarını iddia ederler.
Oysa yaptıkları her şey sadece kendi menfaatleri içindir; daha çok para kazanmak ve daha da zengin olmak için yaparlar.
Tek gayeleri budur.
Şimdi de savaşlar ve benzeri senaryolarla adeta bir tiyatro sahneliyorlar.
İnsanlar da büyük bir korkuya kapılıyor; ne olacağı, geleceğin ne getireceği ve ne yapmamız gerektiği konusunda endişeye düşüyorlar.
Hâlbuki bütün bunlar göründüğü ya da insanların sandığı gibi değil.
Tüm bunların perde arkasında pek çok gizli plan yatıyor.
Sadece insanları kandırıyorlar.
Bu yüzden; müminler ile Allah ve Resulü sallAllahu aleyhi ve sellem'in yolundan gidenler hiçbir şey için endişeye kapılmazlar.
Siz de böyle olursanız, Allah kalbinize itminan verir ve hiçbir şeye tasalanmazsınız.
O vakit her daim güvende olursunuz, inşaAllah.
Mevlana Şeyh Hazretleri daima bunun müjdesini verirdi.
Elhamdülillah, endişe edecek hiçbir şey yok.
İnşallah, Allah kurtarıcımız Seyyidina Mehdi aleyhisselam'ı gönderecektir.
Şu an başımıza gelenler, insanların kendi yaptıklarının bir neticesidir.
Sadece ektiklerini biçiyorlar.
Eğer buğday, arpa veya patates ekerseniz, hasat edeceğiniz şey de tam olarak budur.
Fakat kötü tohumlar ekerseniz, kötü şeyler biter; hiçbir işe yaramazlar.
Dün bir bahçedeydik.
Orada bir bitki gözüme çarptı.
Bunu her yere ekiyorlar ama ne güzel görünüyor ne de güzel kokuyor; aksine çok da fena kokuyor.
Böyle bir bitkiyi yetiştirirseniz; ondan gül, yasemin veya benzeri güzel bir koku alamazsınız.
Bu sebeple, şu ahir zamanda endişeye kapılmayın.
İnsanları karşınıza almamak için sükûneti muhafaza etmek en iyisidir.
Sadece sessiz kalın ve olan biteni seyredin.
Elhamdülillah, Mevlana Şeyh'in haber verdiği her şey yavaş yavaş vuku buluyor.
Eskiden Mevlana Şeyh bizlere şehirlerin dışına taşınmamızı ve kırsalda bir yer bulmamızı tavsiye ederdi.
Ancak elhamdülillah, ömrünün son yıllarında bizlere evlerimizde kalmamızı ve hiçbir şey için endişe etmememizi buyurdu.
Hiçbir şey söylemeyin.
Kalabalıklara karışmayın.
Zira kalabalıklara uymak tehlikelidir.
Allah bizi muhafaza eylesin ve o güzel günlere ulaşmayı bizlere nasip etsin.
İnşallah o günler yakındır; lakin "Allahu A'lem" - en doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu vaziyet, sanki bundan daha da kötüye gidemezmiş gibi görünüyor.
İnşallah, Allah hepimizi güvende, selametle ve bir arada kılsın.
O günlere erişelim ve Seyyidina Mehdi aleyhisselam ile beraber olalım.
O günler, çok ama çok güzel günler olacak.
Birtakım insanlar bu hususta da başkalarını kandırıyorlar.
"Evimizde mutlaka erzak depolamalıyız" diyorlar.
"Yoksa o günlerde nasıl hayatta kalırız?"
Oysa Seyyidina Mehdi aleyhisselam geldikten sonra, o günler şimdikinden tamamen farklı olacak.
Bu modern teknolojiye zerre kadar ihtiyaç kalmayacak.
Yüzyıl önce bile zeki bir adam çıkıp; elektrik üretmek için bunca şeye lüzum olmadığını, enerjiyi doğrudan yeryüzünden çekebileceğimizi söylemişti.
İşte bu, Allah Azze ve Celle'nin mucizelerinden biridir.
Mevlana Şeyh Hazretleri, tüm bu teknolojinin bir gün sona ereceğini buyurdu.
O devrin teknolojisiyle kıyaslandığında, günümüz teknolojisi adeta Taş Devri gibi kalacak.
Allah Azze ve Celle bir şeyi murat ettiğinde, hiçbir güç O'na mani olamaz.
Yani ahir zamanda, Mehdi aleyhisselam teşrif ettiğinde, o devir muazzam bir çağ olacak.
Allah hepinizden razı olsun.
Allah sizleri daima güvende ve muhafazada kılsın, inşaAllah.
2026-04-26 - Other
Elhamdülillah, insanlar maneviyata susamış durumda.
Yaklaşık 9-10 gündür seyahat halindeyiz. Burası son durağımız ya da son durak sayılır.
Elhamdülillah, insanlar maneviyata aç; giderek daha da kalabalık geliyorlar.
Bu sabah Kassel'deydim; onun mekanını, bahçesini ziyaret ettik.
Kassel'den başka bir yere geçerken de iki kişiyle karşılaştık.
Müritlerimizden biri bize bu iki kişiyi gösterdi.
Dedi ki: "Bu insanlar size selam vermek istiyor, çünkü onlar da maneviyata susamışlar."
Bana, "Bizler, Müslümanlar ve Hristiyanlar olarak burada bir araya geliyoruz" dediler.
Ben de onlara inananların bir arada olması gerektiğini söyledim.
Elbette, Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında özünde bir fark yoktur. Bütün hak dinler İslam'dır.
Allah'a ve semavi kitaplara inanan herkes birdir.
Âdem'den (aleyhisselam) ta Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar.
İnsanlığa gerçek birer insan olarak yaşamayı öğrettiler.
İnsan gibi yaşamayı ve hizmet etmeyi...
İnsan nasıl gerçek bir insan olabilir? Seni yaratan Rabbine, Allah Azze ve Celle'ye kul olarak.
Bir insan için en büyük şeref budur.
Başka insanlara kul olmak, övünülecek bir şey değildir.
Yalnızca Allah'a kul olmakla iftihar edebilirsiniz; gerçek gurur budur.
İnsanlığın en yücesi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) de böyle buyurmuştur.
Nitekim o, "Abduhu ve resuluhu" — yani O'nun kulu ve elçisi olarak anılır.
Bütün peygamberler "abduhu"dur, yani Allah'ın kullarıdır.
Zekeriya, Seyyidina Yahya ve Seyyidina İbrahim — hepsi O'nun kulları olarak zikredilir.
Bu durum, kutsal kitabımız Kur'an-ı Azimüşşan'da da geçer. Orada her peygamberin şöyle dediği aktarılır: "Ben Allah'ın kuluyum, O bana bir risalet verdi ve beni kutsal kitaplar, kutsal vahiylerle elçi olarak gönderdi."
Ve inanmayanlar bile peygamberlerin en mübarek, en yüce ahlaklı insanlar olduğunu kabul ederler.
Bunu kimse inkar etmez.
Onlar, insanlık içindeki en paha biçilmez mücevherlerdir.
Kasidede şöyle denir: "Muhammedün beşerun ve leyse kel-beşeri, bel hüve yakutetün ve'n-nasü kel-haceri."
Yani, Peygamber Efendimiz Muhammed (aleyhisselam) bir insandır, ancak diğer insanlar gibi değildir.
Yakut gibi bir mücevher de nihayetinde bir taştır, ama diğer sıradan taşları onunla kıyaslayamazsınız.
Bu; iyi olmak, Allah Azze ve Celle'nin ve Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) manevi huzurunda yüksek bir mertebeye ulaşmak isteyen bizler için sadece bir örnektir.
İnsan onlar gibi olmaya, onların izinden gitmeye gayret etmelidir.
Onlar tüm hayatlarını Allah Azze ve Celle'ye hizmet etmeye, insanlığa hidayet getirmeye adadılar.
Elbette bazıları sonradan şunu sorabilir: "Peki peygamberler şimdi nerede?"
Peygamber Efendimiz'den (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra peygamber gelmeyecektir.
Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) son haccı olan Hacc-ı Ekber'deki Veda Hutbesi'nde şöyle buyurmuştur: "El-yevme ekmeltü leküm dineküm" — Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. (5:3)
Elbette din, Seyyidina Âdem (aleyhisselam) ile başladı. Allah, insanlık için 124.000 peygamber gönderdi.
Binlerce yıl ve asırlar boyunca farklı zamanlarda —bazen daha sık, bazen daha seyrek— son peygamber gelip dini tamamlayana ve insanlığa sunana dek geldiler.
Tüm insanlık için... Sadece tek bir millet için değil, herkes için.
Onun öğrettiği her şey, yüzde yüz insanlığın faydası içindir.
İnsanlar bunun yarısına veya bu öğretilerin sadece yüzde 10'una bile uysaydı, dünya cennet gibi bir yer olurdu.
Fakat insanlar bunlara uymuyor, bu yüzden de acı çekiyorlar.
Bunu bugün de görüyoruz, geçmişte de gördük.
İnsanlar meselelere kendi akıllarına göre yaklaşıyor ve öyle hareket ediyorlar.
Başkalarını hiç düşünmüyorlar.
İşleri düzeltmek adına iyi bir fikir sunduklarında bile, bunu sırf gösteriş yapmak, zeki olduklarını kanıtlamak ve bir şeyler yapıyor görünmek için yapıyorlar.
Fakat bu insanlar için işler hiç de yolunda gitmiyor.
Sadece samimi insanlar, sırf Allah rızası için hizmet ettiğinde her şey daha iyiye gider.
Ne var ki bugünlerde her şey daha da kötüye gidiyor.
Her geçen gün, insanlar dinden giderek daha da uzaklaşıyor.
Geçtiğimiz yüzyılda dini tamamen ortadan kaldırmaya çalıştılar.
20. yüzyılda dine karşı devasa bir devrim yaşandı.
Ama onu yok edemediler.
Çünkü o olmadan, insanların nefislerini dizginleyecek başka hiçbir şeyleri kalmaz.
Elbette komünizm ve sosyalizm gibi akımlar, hep dini ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerdi.
Stalin, dinin kitlelerin afyonu olduğunu söylemişti.
Ama o da öldü; ondan sonra gelenler ise o sistemi tamamen parçalayıp çöpe attılar.
Stalin harika bir şey yaptığını sanıyordu ama aslında şeytana hizmet ediyordu; o, şeytanın ordusunun bir neferiydi.
İnsanlar onu geride bıraktı ama şeytanın ordusunda daha birçok farklı türden insan var.
Sonra 21. yüzyıl geldi. Şimdi insanların her şeyi var. Komünist ülkelerdeki gibi bir yoksulluk yok; zenginleştiler ve her şeye sahipler.
Ama aynı zamanda artık dini hiç umursamıyorlar.
Şeytan bu kez farklı bir hileye başvurdu.
İnsanların her şeyi var, iyiyi de kötüyü de görebiliyorlar ama en beteri, sadece kendileri için daha fazla zevk peşinde koşmaları.
İnsanları arzularının ve nefislerinin peşinden daha da fazla koşturuyor, onlara alkol veriyor.
Alkol yetmediğinde ise uyuşturucuya yöneltiliyorlar.
Dine hiç aldırış etmiyorlar. Neyin haram veya helal olduğuna hiç bakmıyorlar bile.
Önce özgür olduklarını ve canları ne isterse yapabileceklerini söylüyorlar.
Sonrasında ise dini reddediyor ve Yaratıcı'yı inkar ediyorlar.
Bu, diğer sistemlerin başaramadığı bir şeydi: O, dünyanın yarısından fazlasını dinsiz bırakmayı başardı.
Ve bu insanlar Allah'a kul olmak istemedikleri için şeytanın kulu haline geliyorlar.
Üstelik çoğu bununla gurur duyuyor ve açıkça "Biz şeytanın kullarıyız" bile diyebiliyorlar.
İşte asıl cehalet budur; Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bahsettiği İkinci Cahiliye dönemidir.
Ama bundan sonra Allah kullarına yardım edecektir.
Kurtarıcıları gönderecektir: Seyyidina Mehdi (aleyhisselam) ve Seyyidina İsa (aleyhisselam).
Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde de, o peygamber olarak gelmeden önce insanlığın en karanlık zamanı yaşanıyordu.
İşte o vakit Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nuruyla teşrif etti ve tüm dünyayı aydınlattı.
O, ilk cahiliye dönemiydi. Şimdi ise ikinci bir cahiliye döneminin geleceğini haber vermiştir.
İnşaAllah Allah, karanlığı ortadan kaldırıp tüm dünyayı nurlandırması ve aydınlatması için Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) soyundan birini gönderecektir.
Savaşların ya da başka hadiselerin yaşandığını görebiliriz, ancak hiçbirisi insanların manevi durumu kadar önemli değildir.
Dışarıdan güzel bir dünya gibi görünüyor. Her şeyleri var: Arabalar, uçaklar ve türlü türlü icatlar...
Birçok insan bunun iyi bir şey olduğunu, ortada hiçbir sorun olmadığını sanıyor.
Bugün bir kardeşimiz —Allah ondan razı olsun— bizi davet etti. Ayberk Efendi ona sordu: "Neden oraya meyvesinden yiyebileceğimiz bir elma ağacı dikmiyorsun?"
Biz de Şam'da bir tane dikmiştik; orada koca bir elma ağacımız var.
Ama içine bir kurt girdi ve içten içe yedi bitirdi. Dışarıdan yusyuvarlak ve kusursuz görünüyordu, ama aniden devrildi.
Bugün dünya da aynen böyledir. Kötü bir kurt tarafından içten içe yeniyor. Ona bakıp çok güzel olduğunu sanıyorsunuz ama aniden, hiç mecali kalmadan çöküverecek.
İnşaAllah, ferahlık çok yakında gelecektir.
Allah bizi bu vahim durumdan muhafaza eylesin, inşaAllah.
Ve tüm dünyayı huzur ve barış içinde görmeyi ümit ediyoruz, inşaAllah.
2026-04-25 - Other
İnşaAllah, Allah rızası için bir araya geldik.
Allah kabul etsin ve bizlerden razı olsun inşaAllah.
Elhamdülillah, İslam'ın öğretisi hakiki öğretidir; en güzelidir, zira İslam'ın öğretisiyle kıyaslanabilecek hiçbir şey yoktur.
Bir cami inşa edeceklerinde bile, caminin kendisini inşa etmeden önce ilk baktıkları şey; abdest ve gusül alınacak bir yer, bir şadırvan ve hamam yapmaktır.
Çünkü İslam'da en mühim şey temizliktir; pak olmaktır.
Ve İslam, insanı terbiye etmek ve ona yol göstermek için gönderilmiştir.
İnsanlar için de en önemli şey temizliktir.
İnsan temiz olduğunda her şey paktır ve hiçbir şey ona zarar veremez.
İki çeşit temizlik vardır: Biri manevi temizlik, diğeri ise maddi temizliktir.
Manevi temizliğe ulaşmak için öncelikle zahiri, yani maddi olarak temiz olmalısınız.
İster Müslüman olsun ister gayrimüslim, herkesin bildiği gibi idrar ve dışkı necistir; herkes bunların pis olduğunu bilir.
Ancak kanın veya alkolün de necis sayıldığını bilmeyebilirler; bunlar İslam'da haram ve pistir.
Alkol içemezsiniz, içinde kan olan bir şeyi de yiyemezsiniz.
Duyduğuma göre bazı yerlerde kanı dökmek yerine yedikleri yemeğin içine katıyorlarmış, fakat bu necistir.
Ve hepsinden daha necisi domuz etidir.
Çünkü o son derece pistir; tıpkı insan eti yemenin haram olduğu gibi.
Ve sübhanallah, derler ki bu pis hayvanın anatomisi insana çok benzemektedir.
Allah'ın İslam'da emrettiği her şeyde binlerce, hatta milyonlarca gizli hikmet vardır.
Hiçbir şey sebepsiz yere haram kılınmamıştır.
Açlıktan ölme tehlikesi olmadığı müddetçe yenmesine asla izin verilmez; o durumda dahi kişi sadece hayatını kurtaracak kadar yiyebilir.
Fakat insan eti yemek, kişi açlıktan ölecek olsa bile asla caiz değildir.
Fakat gayrimüslimler arasında pek çok hikaye duyuyoruz; geçen yüzyılda Çin Devrimi sırasında bile kıtlık yaşandığını ve ceset yediklerini işittik.
Haçlıların da insan yemesiyle meşhur olduğunu biliyoruz; Halep ve diğer yerlerin civarında insanları öldürüp yediklerini kendi kitaplarında da yazar.
Güney Amerika'ya giden İspanyollar da insan yemeye tevessül etmişlerdir.
İşte bu yüzden, insanlık için hak din İslam'dır.
Bu ikiyüzlü hümanistler bunları görmezden gelip, İslam'ın insanları öldürdüğünü ve kılıç zoruyla din değiştirmeye zorladığını iddia ediyorlar.
İslam'da nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağı çok açık bir şekilde ve büyük bir hassasiyetle öğretilmiştir.
Zahiren temiz olduğunuzda ve bedeninize giren lokmaya dikkat ettiğinizde, maneviyatınız ancak o zaman saflaşır.
Mideniz haram ve pis şeylerle doluyken bunu başaramazsınız; eğer necaset tüketiyorsanız maneviyatınız asla yüksek bir mertebeye ulaşamaz.
Ne yogayla, ne de meditasyonla... Uyuşturucu veya başka zararlı maddeler kullanarak yüksek bir hale ulaştığınızı, maneviyatınızın yükseldiğini sanabilirsiniz.
Fakat bu, ancak bir lağım çukurundaki yüksekliktir.
Mevlana Şeyh Hazretleri her zaman şöyle derdi: Orada yaşayan fare halinden çok memnundur.
Zıplar, etrafta yüzer, suyun yüzüne çıkar ve "Oh, buranın kralı benim" der.
Allah'ın yolunu kabul etmeyen hiç kimse bu lağım çukurundan asla çıkamayacaktır.
Çünkü bu tür şeyler maneviyatı değil, sadece nefsi besler. O kişi, "Yoga yapıyorum, meditasyon yapıyorum. Kimse benim gibi üç saat ayakları ya da parmakları üzerinde duramaz" diyerek böbürlenir.
Onları görüyoruz ve insanlar onların mütevazı ve kanaatkar olduklarını düşünebiliyor, ancak hakikatte durum asla öyle değildir.
Allah bunu Kur'an'da şöyle tarif etmiştir: "Ve zeyyene lehümuş şeytanü a'malehüm fesaddehüm anis sebil" (27:24) Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve onları doğru yoldan saptırmıştır.
Çünkü Şeytan ve yandaşları, garip kılıklara giren bu insanları Avrupa'ya veya başka bir yere gittiklerinde son derece saygıdeğer gösterirler; insanlar onları ziyaret eder, hürmet gösterir ve desteklerler.
Bunun sonucunda bu insanlar kibirlendikçe kibirlenirler.
İnsanlar onların söylediklerinin, felsefelerinin, yediklerinin ve yaptıklarının peşinden giderler.
Ve böyle olunca, bu kişilerin egoları daha da şişer.
Bu da insanları hakikatten, Allah'ın yolundan ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yolundan gittikçe uzaklaştırır.
Bu sebeple, insanları haktan uzaklaştıran bazı kişilerin -Müslüman olsun ya da olmasın- dış görünüşlerine aldanmamaları konusunda insanları uyarıyoruz.
Dediğimiz gibi, en önemli şey hem maddi hem de manevi temizliktir.
Günümüzde bu çok mühimdir, zira yediğimiz gıdalar genellikle çok bozuktur; insanlara ruhsal ve bedensel olarak hasta edecek şeyleri fark ettirmeden yediriyorlar.
Manevi olarak da sürekli zararlı şeyleri teşvik ediyor, insanları bunları kabul etmeye yavaş yavaş mecbur bırakıyor ve karşı çıkanları cezalandırıyorlar.
Bu yüzden ilk olarak ne yediğinize ve çocuklarınıza ne yedirdiğinize dikkat edin. Elbette burada bile bir şeyin helal mi haram mı olduğunu umursamayan pek çok insan görüyorum; bu konuda çok daha hassas olmaları gerekir.
Bu çok mühim. Bir yerde helal gıda bulamazsanız, başka bir yerde aramalısınız. Sırf biraz acıktınız diye nefsinize yenik düşüp "Yiyeyim gitsin, belki haram değildir" demeyin. Bunu sakın yapmayın.
Bir diğer husus da salih insanlarla beraber olmaktır. Kötü insanlar size yaklaşırsa, onlara Allah'ın yolunu tavsiye edin. Kabul ederlerse ne ala; etmezlerse onlarla fazla vakit geçirmeyin.
Çünkü bu insanlar Şeytan'ın en belirgin vasfı olan hasede (kıskançlığa) sahiptirler.
Sizin onlardan daha iyi durumda olduğunuzu görürlerse, sizi de kendi seviyelerine çekmek için ellerinden geleni yaparlar.
Suyu düşünün; çok yumuşaktır, bıçak ise keskindir ve keser.
Fakat o yumuşak su, sert bir kayanın üzerine sürekli ve damla damla düşerse, eninde sonunda onu delip geçer.
Ancak kayaya bir bıçak vurursanız, ona hiçbir şey yapamaz.
İmanınızın kaya gibi sağlam olduğunu düşünebilirsiniz. Ama kötü arkadaşlar sürekli etrafınızda dolaştığında ve siz "Benim imanım kuvvetli, etkilenmem" dediğinizde, bir iki yıl boyunca her gün maruz kaldığınız bu etki sonunda sizi onları dinlemeye iter ve sizi de kendileri gibi yapabilirler.
Elhamdülillah, şimdi bu hakikatleri her yerde duyuruyorlar. Bunları sadece Avrupa'da değil, tüm dünyada dinliyorlar.
Şeytan ve yandaşları tüm dünyayı tahakküm altına almaya çalışıyorlar. Bu yüzden bu sohbet, sadece buradaki cemaat için değil, inşaAllah herkes içindir.
Eskiden elbette işler çok farklıydı. Kimin gelip kimin gittiği bir nizam içindeydi. Geceleri şehrin kapıları sabaha kadar kapatılırdı.
Şehre yerleşmek isteyen herkesin, orada yaşama izni verilmeden önce iyi bir insan olup olmadığı kontrol edilirdi; eskiden usul böyleydi.
Bu sayede çoğu ülke ve şehir kontrol altındaydı ve hiç kimse bugünkü gibi başıboş davranamazdı.
Ancak geçtiğimiz yüzyılda, bilhassa Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yavaş ama emin adımlarla bu sistemi tamamen yıktılar.
Yavaş yavaş, geçen her on yılla birlikte durum daha da kötüye gitti.
Eskiden herkes kendi memleketinde yaşardı ama oylarını kazanmak için insanları kırsaldan şehirlere göç ettirdiler.
Herkes şehirlere taşındığı için kırsal kesimi boşalttılar. Aşırı kalabalıklaşan bu şehirlerde insanlar artık birbirlerini tanımıyor; bu yüzden kimse komşularından veya akrabalarından utanmıyor, bu da kötülük yapmayı kolaylaştırıyor.
Artık her şeye müdahale ediyorlar; "Şunu yap, bunu yapma, buraya gel, oraya git, bizim istediğimizi yap, kendi istediğini yapma" diye dikte ediyorlar. Adeta kendilerini ilah yerine koydular.
Gerçek bir imandan yoksun oldukları için iyilik yaptıklarını sanabilirler, ancak gerçekte niyetleri kötüdür; bu, Şeytan'ın insanlığı yok etme planıdır.
Allah bize kurtuluş yolunu gösteriyor ama çoğu insanın umurunda değil; O'nun rehberliğinden hoşnut olmuyorlar ve bunun yerine sadece nefislerine uyarak Allah'a itaat etmeyi reddediyorlar.
Ve şu anda tam olarak yaşanan da budur.
Allah, her şeyi tekrar nizamına sokması için Seyyidina Mehdi aleyhisselam'ı göndersin.
Fakat o gelene kadar, çocuklarımızı ve akrabalarımızı muhafaza etmek için Allah'ın yolunda kalmaya gayret etmeli, bu manevi hastalık onlara bulaşmasın diye onları kötü insanlardan uzak tutmalıyız.
Bu manevi hastalık Korona'dan çok daha tehlikelidir. Korona döneminde insanlar bir yıldan fazla evlerine kapandılar, ancak şu an içinde bulunduğumuz durum Korona salgınından çok daha vahim.
Bundan korunmak için, dediğimiz gibi, ailenize sahip çıkmalı, onlara helal rızık yedirmeli, onlara Allah'ın yolunu göstermeli ve kötü etkilerden uzak tutmalısınız.
Ve sizi ile ailenizi koruması için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hürmetine Allah'a dua edin.
Onun bereketiyle, Sahabe-i Kiram'ın, Ehl-i Beyt'in ve Evliyaullah'ın bereketiyle Allah bizi muhafaza edecektir; ateşe atılsak bile biiznillah bize hiçbir şey olmaz.
2026-04-25 - Other
وَٱعۡتَصِمُواْ بِحَبۡلِ ٱللَّهِ جَمِيعٗا وَلَا تَفَرَّقُواْۚ (3:103)
Allah Azze ve Celle buyuruyor: "Allah'ın ipine sarılın. Ayrılmayın."
O ip sizi kurtarır.
Allah'ın ipi sizi kurtarır.
İpine sarılın.
Allah'ın ipine sarılın.
Allah'ın yolu nedir?
Peygamber Efendimizin gösterdiği yoldur.
İşte o yol, tarikat demektir; tarikat, yol demektir.
Allah'ın yolu, tarikatla daha sağlam tutulur.
O yolda birbirinize düşman olmayın. Herkes aynı yolda gidince, o yol Allah'a çıkar.
Ayrılık olmaz.
Ayrılık neden olur?
Şeytanın fitnesinden kaynaklanabilir.
"Sen doğru değilsin, ben doğruyum" diyerek böyle bir fitne çıkarılabiliyor.
Halbuki Allah yolunda olan insanlar, diğerleri de aynı yolda olduktan sonra, herkes kendi haline bakmalı, nefsini ıslah etmeli; başkasının kusuruna, ayıbına bakmamalıdır.
İnsanoğlu günahkârdır.
Günahı olmayan sadece peygamberlerdir.
Onların dışındaki herkesin günahı vardır.
Hazreti Ebubekir'in güzel bir kasidesi vardır...
"Ente ya Sıddık asi, tub ilal Mevlel Celil." Hazreti Ebubekir, "Ey Sıddık, sen asisin, günahkârsın, yüce olan Allah'a tövbe et." diyor.
Hazreti Ebubekir Efendimiz... Az önce dedik ya, insanoğlu günahkâr olarak yaratılmıştır. Peygamberler hariç herkes günahkârdır.
Halbuki Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e en çok imanı olanlar sahabelerdir. Sahabeler içinde de en üstün olanı Hazreti Ebubekir'dir.
Kur'an-ı Azimüşşan'da da ismi zikredilmiştir.
Peygamberimizin yol arkadaşı, mağaradaki arkadaşı olarak zikredilmiştir.
Kendi kasidesi vardır.
Kasidede kendi kendine hitap ederek, "Ente ya Sıddık asi, tub ilal Mevlel Celil", yani "Sen asi bir insansın, celil olan Allah'a tövbe et." diyor.
"Allah Azze ve Celle'ye tövbe et."
Halbuki Hazreti Ebubekir, günahtan kaçınan bir insandır. Günahı olmayan ve cennetle müjdelenen on kişiden (aşere-i mübeşşere) birisidir.
Aynı zamanda Bedir Savaşı'na katılan sahabelerdendi.
Onların hepsinin günahları affedilmiştir.
Gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm günahları affedilmiştir.
O günahkâr bir insan değildi ama yine de Allah'tan af dilerdi.
Bizlerin başkasının hatasına bakmaması; kendi kusurlarımıza ve hatalarımıza bakıp Allah'tan af dilememiz gerekir.
Böyle olmasının faydası nedir?
Müminin içinde kötülük olmaz, kötülük barınmaz.
Bizim dinimiz olan İslam dini, herkesin dinidir.
O yolu gösteren Peygamber Efendimizin yolu, bu edeple, yani tarikat yoluyla çok daha güzel öğretilir.
Biz kendi halimize bakmalıyız, başkasının halleri kendilerine mahsustur.
Kalbimize zulmet (karanlık) çökmesin diye herkese karşı iyi niyetli olmak lazımdır.
Tabii başka yolda olanlar bunu istemezler.
"Yok şu şöyle yaptı, bu böyle yaptı" derler.
Bakıyorsunuz, çocukluktan beri sahabelere hakaret ederler, söylemedikleri laf kalmaz.
Çocukluktan itibaren böyle yetiştiklerinde, tabii ki içleri kapkaranlık olur.
Kalpleri simsiyah olur.
Hak yolda olmayan bazı insanların halleri işte budur.
Onlara şöyle öğretirler: "Bunları lanetlemek lazım; lanetlemezsen sen de kâfirsin, sen de onlar gibisin. Onlara lanet etmek herkesin vazifesidir."
Kendileri rahat durmadıkları gibi başkalarını da rahat bırakmazlar.
Bu vesileyle onların da kalplerini karartmaya uğraşırlar.
Evliyalar, örneğin Şeyh Nazım Hazretleri, lanet sözünü pek kullanmak istemezlerdi; bu tür konularda çok hassastırlar.
Şeytana bile "aleyhi ma yestehıkku" derdi.
Yani, "Hak ettiği şey üzerine olsun" derdi.
O kelimeyi ağzına almamak için "Hak ettiği şey üzerine olsun." derdi.
"Bunlar şöyle yaptı, böyle yaptı" diye anlatır, "Onları lanetlemek lazım" diye dayatırlar.
İnsanlar da buna kanıp tesbih, tövbe istiğfar veya salavat çekeceğine; ağızlarından o kötü kelamlar çıkar. Lanet okumak, hiçbir zaman sevap hanesine yazılmaz.
Yani insanların ağzından devamlı bu lanet kelimesi çıksın diye uğraşır, herkesi buna mecbur ederler.
Bu durum insanın sevap hanesine yazılmaz.
Ya günah yazılır ya da hiçbir şey yazılmaz.
Yani bu kötü sözleri söylemek iyi bir şey değildir.
Daima iyi söz söylenmelidir; karşıdaki kötüyse bile, bu onunla Allah arasındadır.
İşte kalbi temiz tutmak için daima iyi şeyler yapmak, güzel sözler söylemek ve iyi insanlarla beraber olmak lazımdır.
Tarikat nedir?
Tarikat, şeriatın kalbidir.
İslam'ın kalbidir.
Şimdikiler tarikatı başka bir şey zannediyor; "tarikatçı" deyip kaçıyorlar.
Oysa tarikat, İslam'ın özüdür.
Tarikat başka bir din değildir, şeriattan farklı bir şey emretmez.
Sadece Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in yaptıklarını tatbik eder.
Peygamber Efendimizin yolu merhamet yoludur, güzellik yoludur; her türlü iyiliğin yoludur.
Tarikatın dışında, sonradan "cemaat" adı altında kurulan yapılarla bir yere varılmaz.
Onlar sonradan ortaya çıkmış şeylerdir; soyları Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e dayanmaz, silsileleri kesiktir.
Tarikat sana sırtında taş taşıtmıyor; sen sadece kalben bağlanıyorsun, hepsi bu.
Verilen vazifeleri ister yap, ister yapma.
Sen bir kere tarikata girmişsin, bağlanmışsın.
Bağlanmak demek; senin mürşide, onun da bir önceki mürşide bağlanması demektir ve bu silsile Peygamber Efendimize kadar ulaşır.
Böylece o bağ kesilmeden, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in yolu sana kadar gelmiş olur.
Tarikatta verilen vazifeler nafile ibadetlerdir.
Farz olanlar zaten bellidir.
Beş vakit namaz farzdır; onun dışındakiler sünnettir, nafiledir.
Vazifeni yaparsan fazladan sevap kazanırsın.
Yapmazsan bir günahı yoktur.
Bazı insanlar tarikata girince eziyet çekeceğini, verilen vazifeleri yerine getiremeyeceğini zannederek çekinirler.
İslam'ın şartı beştir.
Kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekât, hac.
Farz olan bunlardır.
Geri kalanlar ise ya vaciptir ya da sünnettir.
Sünnet-i müekkede var, normal sünnet var, bir de nafile ibadetler var.
Yolumuz budur; kimse başka bir şey zannetmesin, tarikatın gizlisi saklısı yoktur.
Her şey aşikâr ve alenidir.
Bazen "Aranızda ajanlar var." diyorlar.
Gelsinler, hoş gelmiş, sefa gelmişler.
Bizim kimseden gizlimiz saklımız yok.
Ajana da gerek yok, bizim her şeyimiz zaten ortada.
Ne politikayla işimiz var, ne de politikacılarla.
Bizim işimiz sadece Allah'ladır.
Allah bizden razı olsun, bu bize yeter.
Allah hepinizden razı olsun.