السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez."
İşte bu yüzden ecdada şükretmemiz gerekir. Onların Allah rızası ve insanların faydası için yaptıkları hizmetlerden ötürü kendilerine teşekkür etmeliyiz.
Bu yolculuğumuz dört gün sürdü.
İnşaAllah bereketli, hayırlı olmuştur.
Balkanlar tarafına bir seyahatimiz oldu; bazı yerlerine ilk defa gittik, bazılarından ise sadece geçtik.
MaşaAllah, ecdadımız oralara kadar gidip fethetmiş.
O kadar fitne ve fesadın, o kadar savaşın içinde, yine de onların bereketiyle İslam ayakta kalmış ve Allah'a şükür hâlâ ayakta duruyor.
Elbette, fitne hâlâ çoktur.
Çünkü kâfirde merhamet yoktur.
Müslüman'ın iyiliğini istemez.
Şeytan, Allah'a inananları istemez.
Şeytan ve avanesi, fitne çıkararak insanları yoldan saptırmak ister.
Ecdadımız oraları fethetmiş, imar etmiş ve güzelleştirmiş.
Oralar güzel yerlerdir, ama zapt edilmesi zor topraklardır.
İslam'ın en büyük delillerinden biri de, ecdadın orada 400 seneden fazla bir süre selamet ve sükûnet içinde hüküm sürmesidir.
Orada hepsi bir arada yaşamış.
Irkları, dilleri ve dinleri farklı olan nice millet, Osmanlı adaletinin altında bir arada yaşamıştır.
Osmanlı o topraklardan çekildikten sonra ise çok zulüm ve kötülük görmüşlerdir.
Fakat şeytan, yine de insanları kandırmaya devam eder.
Osmanlı'ya itibar etmezler.
Hatta ona itibar etmeyenlerin başında Osmanlı'nın kendi evlatları gelir.
Onlara bu fitneyi aşılayan, aralarını bozan şeytandır.
Şeytan, kötülükten başka bir şey istemez.
İnsan, Osmanlı'dan sonra o topraklarda neler yaşandığını gözüyle görüyor, okuyor ve duyuyor.
Buna rağmen hâlâ Osmanlı'yı kötülerler.
Allah bunun hesabını sorar.
Bu nankörlüğü yapana da bir hayır gelmez.
Allah bizleri şükreden ve kadir kıymet bilenlerden eylesin.
Yapılan iyiliğe teşekkür etmek gerekir.
Çünkü iyiliğe teşekkür ettiğinde, Allah'a şükretmiş olursun.
Allah ecdadımızdan binlerce kez razı olsun.
Kendilerine teşekkür ediyoruz.
O topraklar, zapt edilmesi gerçekten çok zor yerlerdi.
Eğer bu adalet ve Allah'ın, Peygamber Efendimiz'in, evliyanın ve meşayihin yardımı olmasaydı, o toprakları elde tutmanın imkânı yoktu.
Orayı zapt etmek, orada hüküm sürmek mümkün olmazdı.
Allah onlardan razı olsun.
Allah selamet versin.
İnşaAllah hepimize hidayet nasip olsun.
2025-09-19 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَأَلَّوِ ٱسۡتَقَٰمُواْ عَلَى ٱلطَّرِيقَةِ لَأَسۡقَيۡنَٰهُم مَّآءً غَدَقٗا (72:16)
لِّنَفۡتِنَهُمۡ فِيهِۚ وَمَن يُعۡرِضۡ عَن ذِكۡرِ رَبِّهِۦ يَسۡلُكۡهُ عَذَابٗا صَعَدٗا (72:17)
Allah Azze ve Celle, doğru yolda olanları korur ve muhafaza eder.
Doğru yolda olmayanlar ise fitne yapar.
Fitneye düşenler ise kendilerini iyi bir yolda zannederler.
Hâlbuki şeytan, onların imanlarını yok etmektedir.
Çünkü iman vardır, İslam vardır.
İslam'ın özü imandır.
Allah'a, gayba, meleklere, ahirete inanmak; bütün bunlar imandır.
Bunu hakikatiyle yaşayanlar ise ancak tarikat ehlidir.
Diğerleri, yani kendilerine cemaat veya başka isimler veren gruplar, dışarıdan çok Müslüman gibi görünseler de, imanları olmayınca geriye hiçbir şey kalmaz.
Bu, şeytanın bir oyunudur.
Pek çok insan bu oyuna kanmış ve o yoldan gitmiştir.
Bu durum da onların hüsranına vesile olmuştur.
İşte bu yüzden bir mürşide, bir tarikata bağlanmak gerekir. Çünkü tarikat, insanı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e doğrudan bağlar.
Cemaatlerde ise böyle bir bağ yoktur.
O manevi bağ olmadığı için, insanları etraflarında kolayca toplayabilirler.
Sonrasında ise onların imanlarını yok edip Müslümanları birbirine düşürürler.
Ahirette de şefaatten mahrum kalırlar.
Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile bir bağları yoktur.
Bu bağ olmayınca da hakiki iman olmaz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in vesilesi olmadan İslam olur ama iman olmaz.
Yani mümin değil, Müslümandırlar.
İşte buna dikkat etmek lazımdır.
İmanının kâmil olmasını isteyen bir Müslüman, bir mürşide bağlanır ki o mürşid de kendisini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ulaştırsın.
Allah, insanlara bu güzel yolu nasip etsin.
Allah hepsine yardım etsin ve şeytandan muhafaza eylesin inşa'Allah.
2025-09-18 - Dergah, Akbaba, İstanbul
إِنَّ ٱلنَّفۡسَ لَأَمَّارَةُۢ بِٱلسُّوٓ (12:53)
"Nefis, kötülüğü emreder." diye buyuruyor Allah Azze ve Celle.
Ona fırsat vermemek lazım.
Ona hiçbir taviz vermemek, elden geldiğince kötülükten, günahtan uzaklaşmak lazım.
Elbette, günahsız insan yoktur.
Günah işlemeyen insan olmaz.
Allah Azze ve Celle, "Ben insanları, günah işleyip af dilesinler de ben de onları bağışlayayım diye yarattım." diyor.
İşte o bakımdan, insan daima günahkârdır.
Günah işlemeyen insan olmaz.
Ufak büyük, pek çok günah vardır.
İnsan onlar için af dilerse, Allah onları affeder.
Belki de Allah Azze ve Celle'nin hikmeti budur; O'nun hikmetine akıl ermez.
Ama işte yolu da gösteriyor.
"Sen günah işlersin, af dilersin; o günah hem silinir hem de yerine sevap yazılır."
İşte Allah Azze ve Celle'nin cömertliği, keremi böyledir; ama insanlar nefslerine uyuyorlar.
Tövbe ve istiğfar eden azdır.
Etmeyen de günaha batan da çoktur.
Onun farkında bile değiller.
Hele bu zamanda günah işlemek marifet sayılıyor.
Bazıları çıkıp, "Bu normaldir, insanın doğasında vardır. Af dilemek, özür dilemek diye bir şey yoktur." diyor.
Halbuki sen af dilersen, Allah Azze ve Celle şeytanın oyununu bozar.
O günahı siler, yerine sevap kazanırsın.
Yani imanı olmayan insanların böyle bir şansı yoktur.
Şanslı insan, imanı olan insandır.
Allah birine iman nasip etmişse, bu çok büyük bir nimettir; ondan daha büyüğü olamaz.
Çünkü dünyada yapılan şeylerin, insan ölünce bir faydası olmaz.
Ne kadar eğlenirse eğlensin, ne kadar günah işlerse işlesin, yaptıklarından memnun da olsa bunların ona bir faydası olmayacaktır.
Bilakis, onların bir cezası olacaktır.
Fakat mümin olunca, Allah Azze ve Celle ona tövbe etmeyi nasip eder ve o da günahlarından kurtulur.
Allah bizi günahtan uzak tutsun.
Günahlarımızı da affetsin inşa'Allah.
Allah hepimizden kabul etsin.
2025-09-17 - Dergah, Akbaba, İstanbul
إِنَّ ٱلَّذِينَ أَجۡرَمُواْ كَانُواْ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ يَضۡحَكُونَ (83:29)
وَإِذَا مَرُّواْ بِهِمۡ يَتَغَامَزُونَ (83:30)
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; dünyada, günümüzde de, Peygamberimiz zamanında da, daha öncesinde de, her zaman kötü insanlar salih insanlarla alay etmiştir.
Onları gördüklerinde veya yanlarından geçerken birbirlerine göz kırpar, işaretleşirler.
"Şunlara bakın, şu insanlara."
“Bunlar yoldan çıkmış, doğru yolda değiller” diyerek, kötü insanlar dünyada salih insanları devamlı hakir görürler.
İşe yaramaz görürler.
Onlara gülerler, alay ederler.
Ama Allah Azze ve Celle, ahirette bu defa inananların onlara güleceğini buyuruyor.
Cennette, güzel makamlarda oturup diğerlerine gülecekler.
Zira son gülen, kazanmış olur.
İnsanın akıbetinin hayırlı olması gerekir ki hayatı boşa gitmesin.
Hayat çabuk geçiyor; durmuyor, akıp gidiyor.
Sen bu akışa kapılıp da kendini unutursan, hüsrandasın.
Hiçbir şey kazanmamış olursun.
Hayatın kıymetlidir; evet, hayat çok kıymetlidir.
O da boşa gitmiş olur.
Daha doğrusu boşa değil, günahla geçmiş olur.
Vakit varken, hayattayken, daha nefes alıp verirken insanın tövbe edip Allah yoluna girmesi, kendisi için en büyük kazançtır.
Ondan daha büyük bir kazanç olamaz.
Dünyanın kazançları falan bunun yanında bir hiçtir.
Ahiret kazancı ise ilelebettir.
Bu dünyada bir şeyler kazansan bile, ne zaman elinden gideceği, ne zaman kaybedeceğin belli olmaz.
Bu yüzden mü'min bir insan dikkat etmelidir.
Onun bunun lafıyla yolundan sapmasın, yoldan çıkmasın.
Seni yoldan çıkarmak için, dediğimiz gibi, şeytan insana, "Allah Allah, bu insanlar benimle alay ediyor; acaba onlar gibi olsaydım daha mı iyi olurdu?" diye vesvese verir.
Öyle yaparsa her şeyini kaybetmiş olur.
Bu zaman, çok kötü bir zamandır.
İnsanları yoldan çıkarmak için her şey, her türlü imkân var.
Günah işlemek eskisine göre çok daha kolaydır; nefis, insana günahı çok daha rahat işletebilir.
Eskiden insanlar günah işleyecekleri zaman bile saklanır, çekinirlerdi.
Şimdikiler ise yaptıkları her pislikle, işledikleri her günahla iftihar ediyorlar.
Ama o kazanç değil, zarardır.
Zarar üstüne zarardır.
Bu zararı ortadan kaldırmak için de tövbe istiğfar edip o yoldan, o mekândan ve o arkadaşlardan uzak durmak lazımdır.
Allah yardımcımız olsun.
Allah, bütün insanlara hidayet nasip etsin inşa'Allah.
2025-09-16 - Dergah, Akbaba, İstanbul
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَـٰكُم مِّن ذَكَرٍۢ وَأُنثَىٰ وَجَعَلْنَـٰكُمْ شُعُوبًۭا وَقَبَآئِلَ لِتَعَارَفُوٓا۟ ۚ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ ٱللَّهِ أَتْقَىٰكُمْ ۚ (49:13)
Allah Azze ve Celle bu Ayet-i Kerimede buyuruyor ki:
"Sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, sonra da çoğalttık."
Allah Azze ve Celle, hikmeti gereği, insanlar tanışsınlar diye onları hiç akla gelmeyen yerlerde takdiriyle buluşturur.
Onları yuva sahibi yapar.
Böylece helalinden bir evlilik olur, bir güzellik ortaya çıkar.
Mühim olan, Allah'ın yolunda olmalarıdır.
Mühim olan; Allah'ın iyi kulları olup, O'nun indinde makam sahibi olmaktır.
Bütün Kur'an-ı Kerim, zaten Allah Azze ve Celle'nin mukaddes kelamıdır.
Kur'an-ı Azimüşşan'ın her bir ayeti milyonlarca, milyarlarca, yani sonsuz hikmetlerle doludur.
İşte bu hikmetlerden biri de insanların evlilikleridir.
Kiminle evlenecek, kimin nasibi kim olacak, çocukları nasıl olacak... İşte Allah, bu hikmetiyle insanları buluşturur.
Bir yuva kurarlar.
O yuvayı Allah rızası için kurmaları gerekir.
Niyet Allah rızası olunca, Allah'ın izniyle o yuva da güzel olur.
Bu dünyada yaşamanın maksadı da budur.
Bazı insanların aklına şeytan girer,
anasına babasına söver sayar, "Siz olmasanız dünyaya gelmezdim, ben bu hayatı istemiyorum!" diye isyan eder. İşte bu, akılsızlığın ta kendisidir.
Çünkü bütün bunlar Allah Azze ve Celle'nin iradesiyle olmuştur.
Kimin doğacağı, kimin öleceği, kimin evleneceği, hepsi Allah Azze ve Celle'nin iradesiyledir.
Bu iradeye tabi olup şükretmek ve O'nun emrettiği yolda gitmek, hem insanı rahatlatır hem de iyi insanlar yetiştirmeye vesile olur.
Kabahati başkasına yükleyip kendini mazlum göstermek iyi değildir.
Allah seni yaratmış.
Allah sana güzel bir yol göstermiş.
O yolda git, devam et.
Zaten hayatın manası budur.
Hayat da kısadır.
Onu iyi değerlendirir, güzel yaşarsan sonunda kazanan sen olursun.
Ebediyen rahat edersin.
Yok, öteki türlü olursa epey zahmet çekersin, Allah muhafaza etsin.
Allah, evlenecek olanlara hayırlı evlilikler nasip etsin, güzel aileleri olsun.
Hayırlı nesiller yetiştirsinler inşa'Allah.
2025-09-16 - Bedevi Tekkesi, Beylerbeyi, İstanbul
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Kim akşam namazından sonra, arada kötü söz konuşmaksızın altı rekat namaz kılarsa, bu altı rekatın sevabı on iki yıllık ibadete denktir."
Yani akşam namazının sünneti bittikten sonra kılınan altı rekat Evvabin namazı...
İşte bu altı rekat, on iki senelik ibadet sevabına denk geliyor.
Sevabı o kadar çok olan, faziletli bir namazdır.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Kim akşam ve yatsı arasında namaz kılarsa, şüphesiz bu, Evvabin'in, yani Allah'a yönelenlerin namazıdır."
O kişi, onların zümresinden olur.
Yani Evvabin sınıfı, Müslümanlar arasında yüksek bir mertebedir.
Akşamla yatsı arasında kılınan namaz, ister altı rekat, ister daha fazla veya daha az olsun, hepsi Evvabin namazı sayılır.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Kim akşam ile yatsı arasında yirmi rekat nafile namaz kılarsa, Allah ona cennette bir ev inşa eder."
Biz de halvatte 20 rekat kılıyoruz.
Kısmi halvette de insan isterse 20 rekatı Evvabin namazı olarak kılabilir.
"Kim akşam namazından sonra kimseyle konuşmadan altı rekat nafile namaz kılarsa, elli yıllık günahları bağışlanır." diyor Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem).
Günahlarımız çoktur, onun için bu namazlar her bakımdan Müslüman için lazımdır.
Günahsız insan yoktur.
Onun için insan bu altı rekatı kılmalıdır.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Kim, Allah'tan ve meleklerden başka kimsenin görmediği tenha bir yerde iki rekat nafile namaz kılarsa, ona cehennemden kurtuluş beratı yazılır."
Yani tenha bir yerde "Allah ve melekler beni görüyor" şuuruyla namaz kılarsa, o kişi Allah'ın izniyle cehennemden kurtulur.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sabah namazının iki rekatını vaktinde kılamayan kişi, onu güneş doğduktan sonra kılsın."
Yani sabah namazının iki rekatını kılamayan, güneş doğduktan sonra kılsın.
Muhakkak kılsın.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sizi atlılar kovalıyor olsa bile sabah namazının iki rekatını terk etmeyin."
Sabah namazı en mühim namazlardandır.
Kur'an-ı Azimüşşan'da da onun zikri geçer.
Sabah namazını bırakmayın.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sabah namazından önceki iki rekatı bırakmayın, zira onlarda büyük sevaplar vardır."
Yani bu sabah namazının sünneti, çok kuvvetli bir sünnettir, sünnet-i müekkededir.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "sabah namazının ihmal etmeyin, muhakkak kılın," buyuruyor.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmaya ancak Evvab, yani Allah'a çokça yönelen kimseler devam eder."
Allah'a şükür, Müslümanlar, tarikat ehli olanlar, sünnetlerin hiçbirini bırakmaz.
Husûsen bu sabah sünnetini tabii herkes kılıyor ama başka insanlar ne yapıyor, ne ediyor, onu kendileri bilir.
Ama bu, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) özellikle üzerinde durduğu, önemini izah ettiği bir namazdır.
İnşallah kimse onu bırakmasın.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sizden biri sabah namazının iki rekat sünnetini kıldığı zaman, sağ yanı üzerine yatıp uzansın."
Biz de bunu yapıyoruz, bu bir sünnettir.
Çoğu insan, bazı camilerde bunu görünce şaşırıyor.
"Siz ne yapıyorsunuz, bu nedir?" diye soruyor.
Bu, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) bir sünnetidir.
Çoğu insan ya hiç duymamıştır ya da bu, unutulmuş bir sünnettir.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Nafile namazlarınızın bir kısmını evlerinizde kılın ve evlerinizi mezarlığa çevirmeyin."
Yani içinde namaz kılınmayan ev, mezarlık gibi, kabir gibi olur.
Farzlar hariç! Farzları camide kılmak daha faziletlidir.
Ama sünnetleri, nafile namazları evde kılın.
Şükür namazı, kuşluk namazı gibi nafileleri evde de muhakkak kılın.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) "Eviniz kabir gibi olmasın," buyuruyor.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sizden biri namazını mescitte kıldığı zaman, evine de namazdan bir pay ayırsın."
"Çünkü Yüce Allah, onun evinde kıldığı namazdan bir hayır yaratır."
Yani evde kılınan nafilelerden dolayı eve hayır gelir inşaAllah.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Namazın en faziletlisi, kişinin farz namazlar hariç, evinde kıldığı namazdır."
Yani teheccüd, Evvabin, işrak, kuşluk, şükür namazı, tesbih namazı gibi nafileleri evde kılmak daha hayırlıdır.
Bu, farzdan maada. Farzlar mescittedir.
Çünkü cemaatle kılınan farzın sevabı 27 kat daha fazladır.
2025-09-15 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَمَآ أُبَرِّئُ نَفۡسِيٓۚ إِنَّ ٱلنَّفۡسَ لَأَمَّارَةُۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّيٓۚ (12:53)
Âyet-i kerime, "Nefsimizi temize çıkarmayız." diyor.
Nefis, devamlı kötülüğü emreder.
Kötülüğü ister.
Onu dizginlemek lazım.
Onun isteklerine uymamak lazım.
Şimdi çoğu insan, "Nefsimle mücadele ediyorum." dese, bunu bilmesi bile yine de iyidir.
Bazılarıysa doğrudan nefsi ne istiyorsa onu yapıyor.
Onunla mücadele etmez.
Aslında ailelerin, çocuklarını küçük yaştan itibaren nefislerine hâkim olmaları için terbiye etmeleri lazım; her istediklerini yapmak iyi değildir.
İhtiyaçlarını vereceksin ama neye sahip olduğunu bilmesi lazım.
Kıymetini bilmesi lazım.
Ondan sonra her şeyin hemen olmayacağını öğrenmesi lazım.
Sabır gerekir.
Şimdiki insanlar bir acayip olmuş.
Eskiden çocuklar, annelerine babalarına hizmet ederdi.
Şimdikilerse bırakın çocuğuna hizmet etmeyi, hayvanlara, mesela bir köpeğe hizmet ediyor; bütün gün onun hizmetinde oluyor.
"Ne yiyecek, ne içecek, nereye götüreceğim, ne yapacak, bu hayvan ne istiyor?" diye düşünüp ona hizmet ediyor.
Onun peşinden koşturuyor.
Her gün yemeğiyle, içeceğiyle, vitaminiyle ilgileniyor.
Onun hizmetinde oluyor.
Hâlbuki asıl hizmet, Allah için olmalıdır.
Allah'a hizmet edeceksin.
Çocukları da bu anlayışla terbiye edeceksin.
Anneye babaya hizmet etmek büyük bir sevaptır, gerekli olandır.
Allah Azze ve Celle, Kur'ân-ı Azîmüşşân'da bunu buyuruyor.
İnsan bunu yaparsa güzel nesiller yetişir.
Yapmazsa da işte gördüğümüz gibi, küçüğünden büyüğüne herkesin sırf nefsinin istediğini yaptığı acayip bir nesil ortaya çıkıyor.
Bir de şimdiki kanunlar öyle ki 18 yaşın altında olunca cezası daha az oluyor.
Hâlbuki insan akıl baliğ olunca ceza o vakit hak olur.
Peki ceza ne zaman hak olur?
Namazın farz olduğu vakit.
Farz, akıl baliğ olunca başlar. Kadın veya erkek, ergenliğe ulaştığı, yani evlendiğinde çocuğu olabilecek bir duruma geldiği vakit, artık ona günah ve sevap yazılmaya başlar.
Allah Azze ve Celle'nin günah yazdığı bir şeyi, sen dünyada "İstediğini yapsın." diyerek görmezden gelemezsin.
Böyle yapınca da başına bela gelir.
Her tarafta kötülük, vahşet ve zulüm çoğalır.
Çünkü bir insanı akıl baliğ olana kadar zapt etmezsen, daha sonra zapt etmen zorlaşır.
Onun için çocuklara namaz 7 yaşında söylenir.
10 yaşına gelince daha ısrarlı olunur.
Akıl baliğ olduğu vakit ise, yani 13-15 yaşlarında —ki 15'ten fazla olmaz, hatta günümüzde yedikleri yüzünden daha erken ergenliğe giriyorlar— namaz farz olur.
İşte o vakit namaz kılmazsa günahı yazılır.
Akıl baliğ olmadan önce kılmaması günah sayılmaz ama kılması elbette daha iyidir.
Daha sevaptır.
Ama akıl baliğ olduktan sonra kılmadığı her namazı kaza etmesi gerekir.
Bu minval üzere, dünyadaki kanun yapanlar akıllı olsalar, cezanın, kişi akıl baliğ olduktan sonra işlediği suça göre verilmesi gerektiğini bilirlerdi.
Allah hepimize akıl fikir versin inşallah.
Allah Azze ve Celle, insanlara ne yapmaları gerektiğini açıkça gösteriyor.
Onlar bunu yapmayınca da "Niçin böyle oluyor, bunu nasıl zapt edeceğiz, ne yapacağız?" diye uğraşıyorlar.
Allah hepimize yardım etsin inşaAllah.
2025-09-14 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Büyükler, "li külli makamin makal" buyururlar.
Her meclisin bir sözü, konuşulacak bir konusu vardır.
Ne demektir bu?
Yani bazı yerlerde konuşulan şeyler, başka yerlerde konuşulması münasip değildir.
İyi değildir.
Lüzumsuzdur.
İnsan, "iyilik yapacağım" diye konuşur ama konuştuğu yer o söze müsait değilse, fayda yerine zarar getirir.
Bu yüzden nerede ne konuşacağını bilmek lazım, çünkü bu edeptendir.
Şimdiki insanların çoğunun edepten haberi yok.
Ne konuşacaklarını bilmezler.
Konuştukları zaman da faydasız konuşurlar.
Faydasız konuşmaktansa hiç konuşmamak daha iyidir.
Eskilerin dediği gibi: "Konuşmak gümüşse, susmak altındır."
Ama şimdiki insanlar ille de konuşmak ister; yeter ki bir şey söylemiş olsun.
Halbuki bazı yerlerde sussan daha iyidir.
Bunun için kaba tabirler de vardır ama onları burada söylemek münasip değil.
Her şeyin bir yeri vardır.
Hanımların yanında erkeklerin konuşmalarına dikkat etmesi gerekir.
Çocukların yanında konuşmak farklı olmalıdır.
Âlimlerin huzurunda daha farklı konuşulur.
Öğretmenlerin, hocaların yanında... Yani her sözün söyleneceği bir yer vardır.
Bunu bilirsen konuşursun; bilmezsen, konuşmana gerek yoktur.
Bu mühim bir meseledir ama şimdiki insanlar konuşmazsa ayıp olacağını zanneder.
Halbuki konuştuklarında sadece cehaletlerini belli ederler.
Konuşmamak ise çok daha uygun ve çok daha iyidir.
Zira melekler de konuştuğun her şeyi yazıyor.
Madem konuştuk, o halde en azından gün içinde konuştuğumuz abuk sabuk şeyler için tövbe istiğfar edip, sabah akşam Allah'tan mağfiret dilemek gerekir.
Yaptığımız gıybet, nemime, yalan yanlış ne varsa, onlar için de af dilemeliyiz ki Allah affetsin inşaAllah.
Bu zamanın insanları, dediğimiz gibi, eskilere cahil derler ama onlarda terbiye ve edep vardı.
Şimdikilerde ise o edepten eser kalmamış.
Allah hepimizi ıslah eylesin inşaAllah.
2025-09-13 - Dergah, Akbaba, İstanbul
ٱلَّذِينَ يَسۡتَمِعُونَ ٱلۡقَوۡلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحۡسَنَهُ
(39:18)
Sözü dinleyip en güzeline uyanlar, işte onlar kazanmıştır, buyruluyor.
Ayette geçen 'kavl', söz demektir, yani kelamdır.
Bu sözden kasıt da tabii ki en başta Kur'an-ı Azimüşşan, sonra da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hadisleridir.
Onlar muhakkak en sözlerin iyisidir.
Onları takip edip, onların emirlerini yerine getirmek lazımdır.
Ondan maada, birisi sana nasihat verse yahut bir şey söylese, ona bakmak lazımdır.
Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Azimüşşan'da, sözün iyisine bakıp ondan faydalanmak gerektiğini buyuruyor.
Yani bir insan sana bir şey söylediğinde, hoşuna gitmese bile, eğer haksa bunu kabul etmek lazımdır.
Ama her söyleneni de kabul etmek olmaz.
Çünkü söylenen söz Allah Azze ve Celle'nin ve Peygamber Efendimizin kelamına aykırıysa, o vakit kabul edilmez.
Ama normal meselelerde, insanın kendi nefsi için veya bir başkası hakkında söylediği pek çok söz vardır.
"Acaba doğru mudur, değil midir?" diye düşünüp değerlendirmek lazımdır.
Eğer haksa, onu kabul etmek lazımdır.
Yani insanın nefsine uymasa, hoşuna gitmese bile, eğer söz hak ise onu takip etmekte fayda vardır.
Onu kabul etmemek ise doğru olmaz.
Yani bir faydası olmaz.
Zararı olmasa da faydası da olmaz.
İşte bu yüzden hak kimden gelirse gelsin; çocuktan, büyükten, yaşlıdan, gençten, kadından veya erkekten, onu kabul etmek lazımdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor: "Mü'minin kaybettiği şey, güzel ilimdir, güzel sözdür."
Yani mü'min olan bir insan, hak sözü kimden duyarsa duysun, onu kabul edip sevinmelidir.
Hiç darılmaya, gücenmeye gerek yoktur.
Darılmak, gücenmek nefsin bir hastalığıdır.
Hak olan faydalıdır, insana lazımdır.
Allah hepimizi, hakkı duyup onu kabul edenlerden eylesin.
2025-09-12 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَمَآ أُبَرِّئُ نَفۡسِيٓۚ إِنَّ ٱلنَّفۡسَ لَأَمَّارَةُۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّيٓۚ
Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Azimüşşan'da bu ayette buyuruyor ki:
Nefsinize güvenmeyin.
Nefis iyi değildir.
Bu ayet-i kerimede, "Her nefs muhakkak kötülüğü emreder," diye buyuruyor Allah Azze ve Celle.
"İlla ma rahime rabbi," yani, "Rabbimin rahmet ettikleri hariç."
Çok nadir istisnalar olsa da, her nefs kötülüğü emreder.
Onun için nefs, dünyada bir imtihandır; insanların imtihanıdır.
Ona uyup da kötülük yapan, kaybeder.
Ona uymayıp, onun tersine giden, istediklerini yapmayan kazanmış olur.
Bu herkes için geçerlidir.
Bazıları soruyor: "Nefsimizi nasıl yeneceğiz?"
Yenersin ama yendikten sonra da mücadeleye devam edeceksin.
"Yendim" deyip sevinerek bırakmayacaksın.
Hemen seni alaşağı eder.
Hiç merhameti yoktur, güvenilmezdir.
Nefis haindir.
Nefse güvenilmez.
Bu yüzden çoğu insan, özellikle bizim ihvanlarımız, tarikata girince "nefsimizi yendik, her şey tamam oldu" zanneder.
Hayır, öyle bir şey yok.
Nefs, son nefese kadar seninle beraberdir.
Seni yoldan çıkarmak için fırsat kollar.
Onun için dikkat etmek lazım.
Allah, nefsimizin şerrinden muhafaza etsin.
Nefsin şerri, şeytanınkinden bile büyüktür.
Zaten onlar hep beraberdir: nefs, heva, dünya.
Bunların hepsi birdir; birbirlerine destek olup seni yoldan çıkarmaya çalışırlar.
Onlara uymayarak onları yenersin elbette, ama "yendim" deyip de gevşemeyeceksin.
Gevşersen, hemen affetmezler.
Onun için Allah, nefsimizin şerrinden muhafaza etsin.