السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.

Mawlana Sheikh Mehmed Adil. Translations.

Translations

2026-01-19 - Other

İnnemel mü'minune ihvetün fe-aslihu beyne ehaveyküm. (Hucurat: 10) Allah Azze ve Celle, müminleri kardeşler olarak vasıflandırıyor. Pek çok hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: "Sizden biriniz, nefsi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz." Resulullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) doğru söylemiştir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), bir mümin kendisi için arzuladığını kardeşi için de arzulamadıkça imanının kâmil olmayacağını bildiriyor. Bu çok mühimdir; hem Müslümanlar hem de bütün insanlık için büyük faydalar barındırır. Zira İslam'da düstur şudur: Kardeşin için, tıpkı kendin için istediğin gibi hayır istersen, o da senin için iyilik ister. Bu; hayrı işlemekle, iyiliği, mutluluğu ve bereketi yaymakla alakalıdır. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) beyan ettiği budur ve Allah Azze ve Celle de Kur'an'da müminlerin ancak kardeş olduğunu buyurur. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) dönemine gelince; biz o zamana Asr-ı Saadet diyoruz—Mutluluk Asrı. Nasıl bir mutluluktu bu? Yiyecek hiçbir şeyleri dahi yoktu. Bazen yiyecek bulamadıklarından, iki-üç gün ağızlarına lokma koymadan aç kalırlardı. Yine de herkes o vaktin en mutlu zaman—en mesut devir olduğunu bilirdi. Tüm insanlık ve bütün tarih boyunca, en mutlu zaman Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) zamanıydı. Elbette, sadece 23 seneydi. Lakin bu yıllar en saadetli yıllardı. Hemen sonrasında, oradakilerden bazıları birbirine düşman oldu; bazıları fitneye düştü. Yavaş yavaş işler kötüye gitmeye başladı. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bir hadiste, "En hayırlı asır, benim asrımdır" buyurmuştur. Benden sonrası Hulefa-i Raşidin (Doğru Yoldaki Halifeler) zamanıdır. Dört Halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (Allah onlardan razı olsun). O zamanlar da iyiydi. Ondan sonraki asır ve ikinci asır da hayırlıydı, dedi. Sonrasında insanlar, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) muhabbet ve kardeşlik üzerine söylediklerinden uzaklaştılar. Aralarına birçok şey girdi. Bazıları haklıydı, bazıları haksızdı. Ama o devirler, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) zamanı kadar mesut değildi. Sene be sene, asır be asır, Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) kelamından uzaklaşıldı ve her asır bir öncekinden daha kötü oldu. Ve elhamdülillah, biz en zor zamana yetiştik, elhamdülillah. Ne yapabiliriz? Allah bizi bu zamanda halk etti. Ama buna rağmen, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) emri bakidir; hükmü kalkmamıştır. Müminler kardeştir. Bir mümin kardeşlerini, cemaatini ve Müslümanları sevmelidir. Onlara muhabbet beslemeli, aralarında fitne çıkarmamalı ve onlara düşmanlık etmemelidir. Müslüman kardeşinizle ne kadar mutlu ve huzurlu olursanız, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) de sizinle o kadar mutlu olur. Evliyaullah da sizden razı olur. Kardeşlerinizle mesut olduğunuzda, Allah sizden hoşnut olur. Lakin Şeytan mutlu olmaz. Şeytan ne zaman sevinir? Müslümanlar veya kardeşler birbirine düştüğünde, o sevinir. Ama Şeytan'ın sevinci bizim mutluluğumuz gibi değildir. Çünkü o hasetçidir; şer doludur. O asla hakiki manada mutlu olamaz. Biz ne kadar acı çekersek, o o kadar keyiflenir—mutlu görünür—ama Allah ona gerçek saadeti tattırmaz. Allah saadeti müminlere, iman edenlere bahşeder. Elbette, fitne çıkaranların ve Müslümanlara kötülük yapanların sürekli bir huzursuzluk içinde yaşadığını görürsünüz. Kötü düşüncelerle doludurlar ve kalpleri karanlıktır. Şeytani fikirlerle meşguldürler. Huzur bulamazlar. Tüm dünyayı fethetseler bile mutlu olamazlar. Ama müminler, Allah'tan ne gelirse razı ve mutlu olurlar. İçleri huzur doludur. Aileleriyle, sevdikleriyle ve kendilerini sevenlerle beraberken mutludurlar. Misal; Hacca, Umreye veya mübarek bir yeri ziyarete gittiklerinde üzerlerine bir sekine ve mutluluk gelir. Ama bir kumarhaneye veya kötü bir yere giderlerse, asla mutlu olamazlar. Böyle şerli yerlerden çıkarken daha da perişan olurlar. İyiye gitmez, gittikçe daha kötüleşirler. İşte bu nedenle Tarikatımız, elhamdülillah, insanların saadete ermesine vesile olmak için vardır. Müslüman olduğunu iddia eden ama diğer Müslümanları huzursuz edecek işler yapan bazı kimseler var. Baştan kendilerine veya çocuklarına mutsuzluğu aşılıyorlar. İyi insanlara lanet etmeyi, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ashabına dil uzatmayı öğretiyorlar. Ve sürekli ağlıyorlar, sızlanıyorlar. Bu bizim yolumuz değildir. Elhamdülillah, biz tebessüm ederiz. Buna gerek yoktur. Çünkü Allah emretmiştir: "Ve bi zalike felyefrahu." (Yunus: 58) Allah yolunda olduğunuzda ve Müslüman olduğunuzda sevinmelisiniz, buyuruyor Allah. "Bununla ferahlasınlar (sevinsinler)." Bu bir emirdir; mutlu olmalısınız, ağlamak değil. Kendini dövmek yoktur. Sonra da kalkıp "Biz Müslümanız, şunları seviyoruz" diyerek her yerde fitne çıkarıyorsunuz. Hayır, Müslümanlar—Tarikat ehli olanlar—gönülleri fetheden kimselerdi. Türkistan Sultanı Hz. Ahmed Yesevi—ki mübarek türbesi Kazakistan'dadır, ziyaret etmek nasip oldu— onun yüz bin müridi vardı. Onları yetiştirdi ve her yere, gayrimüslim diyarlarına bile gönderdi. Savaşarak değil, sadece insanlara hakkı öğreterek diyar diyar dolaştılar. Ve daha sonra İslam ordusu geldiğinde, ahali onları karşılamaktan memnundu. Çünkü onlara saadeti, iyiliği, adaleti—mahrum oldukları her türlü güzelliği öğretmişlerdi. Bu zatlar gidip onlara öğretti. Yüz bin derviş ve ulema. "Derviş" demek; namazı, Sünneti, Farzı bilen ve Tarikat adabını takip eden kişi demektir. Kaleleri ve hisarları fethetmeden önce kalpleri fethediyorlardı. Tarikat budur: insanlara muhabbet aşılamak, insanlığa saadet sunmak. Bu sebeple bugün görüyoruz ki pek çok gayrimüslim, İslam'a Tarikat vesilesiyle giriyor. "Sufi, Sufi" diyorlar; ama onlara "İslam" derseniz kaçıyorlar çünkü İslam'ın o başkalarının anlattığı şey olduğunu sanıyorlar—adam öldürmek, insanları perişan etmek, merhametsizlik... Ama "Sufi" dediğinizde geliyorlar. Mesela Hz. Mevlânâ Celaleddin Rumi için Konya'ya akın ediyorlar. Bu gayrimüslimler ona çok düşkün. Belki Müslüman olup olmadığını tam bilmiyorlar ama onun büyük bir Tasavvuf Üstadı olduğunu ikrar ediyorlar. Onun yolundan giden yüz binlerce kişi var; ne zaman bir kitabı çıksa, en çok satan o oluyor. İnsanlar bunu bilmeli ve takdir etmeli. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) muradı tam olarak budur. Sufiler, Tarikat ehli olanlar bunu yapıyor. Ve bu sayede binlerce, belki milyonlarca kişi İslam ile şerefleniyor. Diğer yandan, insanlar Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu öğretisine aykırı hareket ettiklerinde, pek çok kişi İslam'dan soğuyor. Kaçıyorlar, "Bunu istemiyoruz, bu iyi değil" diyorlar. Halbuki hakiki İslam'ı bilmiyorlar. İslam budur: kardeşliktir, birbirini sevmektir, zulmetmemektir ve kimseyi zorlamamaktır. İslam gönül işidir, kalbe hitap eder. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi zorla Müslüman yapmadı. Kur'an'da, Tevbe Suresi'nde buyrulur: Kabe'ye (Harem-i Şerif'e) gelmek isteyen olursa, Müslüman olmalıdır. Müslüman değilse oraya giremez. Ama Müslüman olsunlar diye onlarla savaşmazsınız. Hayır, Müslüman olmak istemezlerse kendi dinlerinde kalabilirler ama devlete veya Sultana itaat edip vergilerini (Cizye) verirler. Bu vergi de çok değildi. Şimdi Avrupa'da vergiler belki %80 veya %90'ı buluyor. O zamanki Cizye, Zekat gibiydi; belki yüzde iki buçuk. Hiçbir şeydi. Şimdi KDV ödüyorsanız, belki %20 veya %30 ödüyorsunuz. Üstüne bir de gelir vergisi veriyorsunuz. Yani, elhamdülillah, kazancınızın tamamını devlete bırakıyorsunuz. Buna rağmen İslam'ı kötü gösteriyorlar. Hayır, İslam en güzelidir, elhamdülillah, çünkü Allah'ın dinidir. Her şey mizan ve denge üzeredir. İslam'da hiçbir şey zor değildir, meşakkatli değildir. Her şey hayırlıdır. Misvak hususunda bile, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "Ümmetime meşakkat vermekten (zor gelmesinden) çekinmeseydim, her namazda misvağı emrederdim" buyurmuştur. Namaz kılarken misvak kullanmayı. Misvağın yüzlerce faydası vardır. Sadece Sünnet olduğu için değil; sağlığınız için, dişleriniz için, her şey için sayısız faydası vardır. Yine de bunun için bile, zorlaştırmamak adına Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "Bunu farz kılmıyorum" demiştir. Yani İslam'daki her şey dengelidir. Ve bu dengeyi nerede bulursunuz? Tarikatta bulursunuz, elhamdülillah. Tarikat ve Şeriat birdir. Şeriatın kalbi/özü Tarikattır. Belki bazıları sorar, "Tarikat mı? Neden Tarikata ihtiyacımız var?" İstemiyorsan sadece zahiri Şeriatı takip edebilirsin. Ama sonunda biri gelip seni Şeriat'tan da saptırabilir. Seni kandırıp, Ehl-i Beyt'e veya Sahabeye lanet ettirebilir. Bu insanlar Tarikatın dışındadır. Çoğu böyledir. Eğer sağlam bir duruşları yoksa, ortadakiler de bu insanlardan çabucak etkilenebilir. Ve bu mübarek zatlara lanet ederek harama girmeye başlarlar. O mübarek insanlara... Bu yüzden insanlar Tarikatı takip etmeli veya Tarikat ehlini dinlemelidir. Bu, bizim hayatımız ve neslimizin selameti için çok mühimdir. Onlara Peygamber sevgisini, Sahabe sevgisini ve Ehl-i Beyt sevgisini aşılamak elzemdir. Elhamdülillah, dediğimiz gibi, şimdi bu aydayız, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayındayız. Bizim takvimimizde bu gece giriyor. Belki diğer bazı takvimlerde yarındır. Ama Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayı olan bu şerefli aya hürmet etmek ve onu ihya etmek mühimdir. O (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu aya çok değer verirdi. Bütün Hadis ve Siyer kitapları, Ramazan'dan sonra en çok oruç tuttuğu ayın Şaban olduğunu yazar. Şehr-i Şaban el-Mükerrem el-Muazzam. Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) olan saygımız, onun sünnetine ve yaptıklarına saygı duymayı gerektirir. Mübarek aylara, günlere ve gecelere hürmet ederiz. Bunların hepsi Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) talimidir. Ve siz Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolunu takip ettiğinizde, Allah sizi on kat, yedi yüz kat ve daha fazlasıyla mükâfatlandırır. Elhamdülillah, bugün mübarek bir gün ve mübarek bir mekân; buraya ilk gelişimiz. Allah sizi mübarek kılsın. Allah bizi yolunda daim eylesin. Şeytan ve Şeytanın takipçileri tarafından kandırılmaktan muhafaza buyursun. Allah bizi mesut etsin. Biz karalar bağlayıp ağlamıyoruz. Biz yas tutup ağlamayız ve geçmişte olanlar üzerinden fitne çıkarmayız. Olanların hesabını Allah soracaktır. İyi insanlara lanet etmenin veya onlar hakkında kötü konuşmanın kimseye bir faydası ve sevabı yoktur. Çünkü bu, kalbinizi daha da karartır, huzursuz eder ve üzerinize fitne çeker. Allah bizi bunlardan uzak tutsun. Allah onlardan (Sahabe ve Ehl-i Beyt'ten) razı olsun. Allah bizi onların bereketine nail eylesin. Asr-ı Saadet; Peygamber Efendimiz'den (sallAllahu aleyhi ve sellem) gelen o Mutluluk Devri... Ahir zamanda, zor bir devirde yaşıyoruz ama inşaAllah Allah bu saadetin bir kısmını kalplerimize yerleştirsin. Zaman iyi değil ama Allah her şeye kadirdir. İman edersek, kalbimizde bu mutluluğu bulmak kolay olur inşaAllah.

2026-01-18 - Other

Allah Azze ve Celle bereketini indiriyor; insanlar ve cümle mahlukat için gökten inen mübarek bir rahmet yağmuru var. Bu berekete nail olunacak yerler, feyz ve hayır talep ettiğimiz bu mübarek meclislerdir. Elhamdülillah, pek çoğunuz, yahut babalarınız veya dedeleriniz Pakistan gibi diyarlardan hicret edip geldiniz; lakin Allah Azze ve Celle bu topraklarda yerleşmenizi murad etti. Allah Azze ve Celle ayaklarınızı İslam üzere sabit kılsın. Mademki buradasınız, yeriniz artık burasıdır. O sebeple "şöyle yapacağım, böyle olacağım" demeyin; selamette olmak için salih insanları takip etmeniz gerekir. Aksi halde mutsuz olur, yolunuzu kaybedersiniz. Gaflete düşmeyin; kimliğinizi ve dininizi heba etmeyin. Zira en kıymetli hazine budur. Bir iki ay evvel Güney Amerika'daydım. Orada, Osmanlı zamanında göç etmiş pek çok Müslüman mevcuttu. Onların ekseriyeti Müslümandı lakin zamanla bu ahval değişmeye yüz tutmuş. Elhamdülillah; Şeytan ve avaneleri bunu bitirmeye çalışsa da, bu adabı yaşatan Meşayıhların, Tarikatların ve Medreselerin mevcudiyetini görüyorum. Ama Elhamdülillah, inşaAllah bu nur sönmeyecek. Çünkü küfür diyarlarında dahi insanların itikadını ve imanını muhafaza eden böyle dergâhlara sahipler. Dertlere odaklanmamalısınız; asıl dert, bu sohbet meclislerinden uzak kalmaktır. Bu mekânlar size manevi kuvvet ve huzur verir. Tarikat yolunda süluk ederken bu yerler elzemdir. Tarikat, hakiki iman sahibi olmak demektir. İslam dairesinde olup da Tarikatı kabul etmeyenler Müslümandır lakin (kemal manada) Mümin sayılmazlar. Mümin olmak; keramete inanmak, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayy (diri) olduğuna, Sahabeye, Ehl-i Beyt'e, Evliyaullah'a ve onların tasarruf ve himmetlerine inanmak demektir. Güney Amerika'da önceleri Tarikat yoktu, sadece Müslümanlar vardı. Lakin bir araya gelmeye başladıklarında Tarikat onları cem etti, kalplerini telif etti. Bu içtima, bu toplanma asla şer olamaz; bilakis yeni insanlarla büyüyor. İnsanları İslam ile mesut ediyor ve hidayetlerine vesile oluyor. Bu bizim yolumuzdur; Meşayıh-ı Kiram'ın yoludur, Evliyaullah'ın yoludur. Endişeye mahal vermemeli ve "hayatımız zor" diye düşünmemeliyiz. Şu İslam beldelerine bir bakın: Pakistan, Türkiye, Mısır, hepsi... Allah Azze ve Celle bize dünyanın en güzel yerlerini bahşetti lakin biz O'nun emirlerine riayet etmiyoruz. İşte bu yüzden insanlar diyar diyar kaçar hale geldi. Allah Azze ve Celle'nin emriyle, Tarikat ehli olarak her daim cem olmaya devam etmelisiniz. O vakit bu zulmet size zarar veremez ve işleriniz asan olur. Seyyidina Yusuf Aleyhisselam zindandaydı ama huzurluydu; bu onun için bir dert değildi, zira Allah Azze ve Celle ile beraberdi. Başkaları saraylardaydı, daha iyi yerlerdeydi ama bedbahttılar. Hakiki saadet, Allah Azze ve Celle ile olmaktır; salihlerle, Hakk'ın sevdiği kullarla beraber olmaktır. Allah Azze ve Celle bu dergâhı daha da mübarek eylesin. Elbette herkesin buraya gelmeye gücü yetmeyebilir. Mevlana Şeyh (k.s.), bir yer açmak hususunda sorulduğunda şöyle buyururdu: "Cem olabileceğiniz her yer hayırlıdır." "İlla uzak bir yerden geliyorum" demeye lüzum yok; size yakın olan, gidebileceğiniz yere devam edin. Bu sizin hayrınızadır, size fayda verecektir. Birbirinizi sevin ve birbirinizden razı olun; sakın ha haset etmeyin. Bu, Tarikat adabı değildir; zira haset Şeytandandır. Onu Cennetten kovduran şey hasettir. Gördüğünüz herkes, ister Kadiri Dergâhı olsun ister Çişti Dergâhı; insanların Tarikatta, herhangi bir Hak yolda bulunmasından ancak memnuniyet duyarız. Bunda bir beis yoktur. Eğer bunun sizin için şer olacağını zannediyorsanız, bu düşünce Tarikat değildir; böyle düşünenler Tarikat ehli değildir ve Tarikatın özüne muhalefet etmektedirler. Allah Azze ve Celle'ye hamdediyoruz; inşaAllah daha nice insanların Tarikat yoluna girmesini nasip eylesin.

2026-01-18 - Other

"Ve hulikal insanu daifa." (Nisa Suresi, 4:28) Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Azimüşşan'da buyuruyor ki: "İnsan, zayıf yaratılmıştır." Kanaatimce, Allah'ın yarattığı mahlukat içerisinde en zayıf olanı insanoğludur. Zira diğerleri, o gördüğünüz küçücük mahlukat bile... Mesela bir karınca, kendi ağırlığının üç katını taşıyabilir. Diğer hayvanlar da öyledir; onlar güçlüdür, insandan çok daha kuvvetlidirler. En zayıf görünenine bile... Allah onlara, insanda bulunmayan nice meziyetler bahşetmiştir. Hasılı, en aciz varlık insandır. Lakin görüyorsunuz ki Allah ona bir akıl verdi, hayatını idame ettirmesini ve mahlukata hükmetmesini nasip etti. Zira Allah mahlukatı insana musahhar kıldı, hizmetine verdi. Fakat insanoğlu, eline biraz güç geçtiğinde, kendinden güçlüsü yok zanneder. Aslını unutur, acziyetini unutur ve adeta birer zorba kesilir. Başkalarına, nefsine, ailesine yahut kendinden zayıf gördüğü herkese karşı... Kibirlenir ve "Biz onlardan üstünüz" derler. Bu, hayra alamet değildir. Sizler gücü ancak Allah Azze ve Celle'de aramalısınız. Allah Azze ve Celle size ne ihsan ettiyse kadrini bilmeli ve O'na şükretmelisiniz. Hz. Ömer'in (r.a.) buyurduğu gibi: "İçinizde en zayıf olan, hakkını alıncaya kadar benim yanımda en güçlünüzdür." "Ve insanlara zulmeden en güçlünüz, hakkı alınıp sahibine verilinceye kadar benim nezdimde en zayıfınızdır." Mesele Hak ve Adalettir... İslam'da en mühim düstur adalettir. Bugünlerde herkes adaletten dem vuruyor lakin ortada adalet yok. Adalet olmadan ne huzur olur, ne de hayır. Adil olmak, insan için en büyük kuvvettir. Hak ve adaletle hareket eden kişi, asıl güçlü olandır. Şayet haktan ayrılırsa, en zayıf düşen odur. Tüm insanlığa hükmetse bile bir kıymeti harbiyesi yoktur. Zira yarın Azrail (a.s.) geldiğinde, elinden hiçbir şey gelmez. Allah bizi haddini bilenlerden ve acziyetinin farkında olanlardan eylesin inşaAllah. Bizler, inşallah, Allah Azze ve Celle'nin inayetiyle güçlüyüz. En mühim olan budur. Allah bizi daim bu istikamette kılsın inşaAllah.

2026-01-18 - Other

Allah sizden razı olsun. Biz buna layık olmasak da bize hürmet gösteriyorsunuz. Ama Elhamdülillah, siz aslında bizim vasıtamızla Meşayıhımıza ve Peygamber Efendimize (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet ediyorsunuz. Bunun için teşekkür ederim; Allah size daha çok aşk ve nur ihsan eylesin. Sizi bu yolda daim kılsın; Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolu, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat yolu ve Tarikat yolunda. Bunların hepsi aynı kapıya çıkar; birbirinden ayrı değildir. Elhamdülillah doğru yoldayız, Tarikat-ı Müstakim, yani dosdoğru yol. "Tarikat" yol demektir, "Müstakim" ise istikamet üzere olan, dosdoğru, sapmayan demektir. Elhamdülillah, biz Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolundayız ve bu yol sadece Kıyamete kadar değil, sonsuza dek sürecektir. Kim bu yola başından beri sımsıkı tutunursa hayatı daha bereketli olur ve Cennette Peygamber Efendimize (sallAllahu aleyhi ve sellem) daha yakın olur. Dünyada da onlar Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) tarafından daha çok sevilirler. Zira Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim bana Salavat getirirse, ben ona karşılık veririm." Bu sebeple, Tarikat ehli ne zaman Peygamber Efendimize (sallAllahu aleyhi ve sellem) Salavat getirse veya dua etse, Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) onlara icabet eder. Bizim itikadımız, İslami inancımız budur. Bazı insanlar bunu kabul etmese de, onların ne dediği mühim değil. Mühim olan Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolunda, babalarınızın, dedelerinizin ve ecdadınızın Asr-ı Saadet'ten bugüne taşıdığı yolda olmaktır. Bu yol bakidir. Pek çok kimse bu yolu yok etmeye çalıştı ama muvaffak olamadılar. O bozguncular bitti gitti, artık kimse onları hatırlamıyor bile. Elbette bunlar bir, iki veya yüz kişi değildi; her yerde binlercesi vardı. Hepsi mağlup oldu ve fitneleriyle birlikte gömülüp gittiler. Şimdi toprağın altında yaptıklarına pişmanlar ama artık bir faydası yok. Fayda, her zaman bu hak yolu takip etmekte ve Şeytan'a kulak asmamaktadır. İnsanlar "Bende vesvese var" diyor. Bu Şeytan'dan gelen olağan bir şeydir, ama o bahsettiğimiz insanlar Şeytan'ın vesvesesinden bile daha şerlidir. Elhamdülillah, Kasideyi okuyan kardeşimiz Mescid-i Aksa'dan, İsra ve Miraç hadisesinden bahsetti. Ne yazık ki şimdi birçok insan orayı ziyaret edemiyor. Bugün kardeşlerimizden biri bana sordu: "Her yeri geziyorsunuz; en çok hangi ülkeyi seviyorsunuz?" Belki Mekke veya Medine diyeceğimi düşündü ama ben "Filistin" dedim. Elhamdülillah, çünkü orası Peygamberler diyarıdır ve o mübarek Mescid-i Aksa'nın toprağıdır. Sübhanallah, Allah kalbime bu toprağın sevgisini nakşetmiş. Vaktiyle Mevlana Şeyh ile birlikteydim; o zamanlar orayı Araplar kontrol ediyordu. Mevlana Şeyh her yıl Kıbrıs'tan Hacıları getirir, Hacca götürür ve dönüşte Mescid-i Aksa'yı ziyaret ederlerdi. İsrail orayı işgal ettikten sonra gidemediler. Ama altmış yıl sonra ben ziyaret ettim ve gerçekten muazzam bir yerdi. Nablus'u ziyaret ettiğimde -ki çok latif bir şehirdir ve birçok Tarikat ehli vardır- bizi yemeğe davet ettiler. Bütün camilerde namaz kıldık; Nablus gerçekten birçok Tarikat ehliyle, ihvanla doluydu. Fakat insanlar, tüm bu Araplar... En başından beri Batılılar tarafından Halifeye ve Osmanlılara karşı isyan etmeleri için kandırıldılar. Oradan sadece küçük bir toprak parçası vermesi karşılığında Sultan Abdülhamid Han'ın borçlarını ödemek için milyarlar teklif ettiler. Sultan Abdülhamid o adamı kovdu ve şöyle dedi: "Size bu kutsal topraktan bir karış bile veremem; orası benim şahsi malım değil, Emanetimdir." "Ben Allah'a bu sorumluluğu terk ettiğimi nasıl söylerim?" Sultan Abdülhamid ve bütün Sultanlar Tarikat ehliydi; Sultan Abdülhamid Han'ın Şeyhi Şazeli idi. O toprağı vermedi ama fitne çıkardılar, onu tahttan indirdiler ve Arapları kandırdılar. Araplara, "Tüm Müslümanların ve Arapların Kralı siz olacaksınız, bu topraklar sizin olacak" vaadinde bulundular. Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.) o sırada Osmanlı ordusundaydı. Mescid-i Aksa'nın yanındaki Kubbetü's-Sahra'da kırk gün halvet çıkardı. Yaklaşık bir yıl boyunca orada, Filistin'i ve Mescid-i Aksa'yı müdafaa etmek için bulundu. Geri döndüklerinde Osmanlı bitmişti ve bu Batılılar hızla tüm Osmanlı topraklarını ele geçirip Halifeyi sürgüne gönderdiler. Yaptıkları iş budur. Bir şey diyemeyiz, çünkü "Harp hiledir." Savaşta düşmanınız sizi kandırabilir. Ama hile yapan, aldatan taraf olmak korkunçtur. İslam'a ve Halifeye karşı düşmanla işbirliği yapmak büyük bir vebaldir. Bu kabul edilemez. Elbette o devir kapandı ve onlar Filistin'i ele geçirdikten sonra insanlar zulümden dolayı feryat edip ağlamaya başladılar. Bu neden başlarına geliyor? Şimdi bile, yaptıkları hatayı kabul etmiyorlar. Hala Osmanlılara ve Halifeye karşılar; bütün Arap dünyası böyle. Onların Halifeden veya Osmanlılardan memnun olduğunu sanmayın. Vaktiyle Batı bu zehri ülkelerine soktu ve bu zehir Arapların iliklerine kadar işledi. Eğer biraz bu konulardan bahsederseniz, Osmanlılara ve Halifeye karşı düşmanlık ve nefret kusarlar. İşte, şu an yaşananların sebebi hep budur. "Gazze, Gazze" diye ağlıyorlar ama bu sizin hatanız. Düşman istediğini yapar; düşmandan merhamet beklemeyin. Ama siz Allah'a tövbe etmeyip Tarikattan uzaklaştığınızda, akıbet hayır olmaz. Bunun yanlış olduğunu kim söyleyebilir? Ben Şam-ı Şerif'te doğdum ve orada yaşadım. İlkokul ve diğer okullardaki eğitimim boyunca bize Osmanlıların düşman olduğunu öğrettiler. Bizi geri bıraktıklarını ve topraklarımızı işgal ettiklerini aşıladılar. Halbuki Osmanlılar isteseydi, Filistin'i bu insanlara verir, parayı alır ve bugün hala ülkelerini yönetiyor olurlardı. Ama bu insanların aklı yok; akılları bitmiş, yanmış. Bütün Müslümanların... ferasetleri körelmiş. Tefekkür yok, derinlemesine düşünme yok. Sadece zahire bakıyorlar, arkasında veya batınında ne olduğunu görmüyorlar. İran'ın peşinde, Vahabilerin peşinde koşuyorlar; bu haldeyken kimseye hakiki manada Müslüman diyemezsiniz. Nablus'tayken şöyle bir olay yaşandı. Sultan Abdülhamid o şehri severdi; orası onun için hususi bir yerdi. Bir akşam yemeğindeydik... insanlar Maşallah çok iyiydi. Sultan Abdülhamid'i severlerdi çünkü o da onları severdi; hatta Nablus'a tren yolu bile yapmıştı. Ama orada yaşlı bir adam oturuyordu ve ona selam verdiğimde pek memnun olmadı, yüzüme bakmadı. Bana "Tatbi" dedi, ben ilk başta "Tatbi"nin ne anlama geldiğini anlamadım. Sonradan anladım ki "Tatbi", "ilişkileri normalleştirmek" (normalleşme) demekmiş ve bundan hoşlanmıyorlarmış. Biz oraya kutsal bir mekanı ziyarete gelmişiz, Allah bunu bize nasip etmiş, biz de gelmişiz. Neden böyle söylüyorsunuz? Orası sadece sizin değildir; kutsal topraklar tüm Müslümanlar içindir, ümmetindir. Sadece sizin için olduğunu iddia ettiğinizde, elbette size zulmederler ve istemediğiniz her şeyi başınıza getirirler. İşte İslam'ın ve Müslümanların ahvali budur. Gerçek Alimlerden ve Meşayıh-ı Kiram'dan öğrenmeleri gerekir. Elhamdülillah, elbette onlardan çok var ama ne yazık ki görüyorum ki tasavvuf ehli Arapların bile bedenlerine bu zehir işlemiş. Bir şeyle çok fazla meşgul olursanız, yavaş yavaş tesiri ortaya çıkar. Bu yüzden Allah Azze ve Celle'den af ve mağfiret dilemeliler. Allah Gafur'dur ve Rahim'dir. Allah kabul eder ve bağışlar. İnşallah Allah bizi affeder ve bize nusretini gönderir. Elhamdülillah, Peygamber Efendimizden (sallAllahu aleyhi ve sellem) Mehdi (aleyhisselam) hakkında müjdeler vardır. O gelmeden bu işlerin düzelmesi zordur. Her zaman, her yerde, dünyada bir sıkıntı var; dertsiz, tasasız hiçbir yer yok. Ve sorunların çoğu da maalesef Müslüman beldelerde ve Müslüman ülkelerde. Neden? Çünkü Şeytan daha emekli olmadı. Mevlana Şeyh'in bir zamanlar, "bu sıkıntılar ne zaman bitecek?" diye soran bir piskoposa cevap verdiği gibi. Mevlana Şeyh, "Şeytan ne zaman emekli olursa o zaman biter" demişti. Bu adama çok gülmüştü. Hakikat şu ki, Mehdi (aleyhisselam) geldiğinde bu iş bitecek. Ama Şeytan henüz bitmedi. Keşmir, Myanmar, Filistin, Irak, İran, Afrika, Sudan, Libya... Nerede bir Müslüman ülkesi varsa orada bir bela olduğunu duyuyoruz. Ben buna çok üzülüyorum. Ama sonra idrak ediyorum ki, eğer bunu kendileri çözmeye çalışsalardı binlerce yıl sürerdi. Fakat Hazreti Mehdi (aleyhisselam) geldiğinde sulh ve sükun hakim olacak. Artık sorun yok, vize yok, kalmak, gitmek veya gelmek için izin almaya gerek yok. Hepsi sona erecek. Tabii ki Şeytan henüz emekli olmadı, çünkü Mehdi (aleyhisselam) geldiğinde bu dünya Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) müjdelediği gibi olacak: Bütün yeryüzü İslam olacak. Başka bir din kalmayacak; bütün insanlar İslam ile şereflenecek. İslam barış demektir; bütün alem için barış olacak. Böylece Mehdi (aleyhisselam) gelecek ve ondan sonra İsa (aleyhisselam) nüzul edecek. Mehdi'den sonra İsa (aleyhisselam) hükmedecek; kırk yıl barış olacak. Ve İsa (aleyhisselam) vefat ettiğinde, Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yanına defnedilecek. Onun -haşa- Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen o şaşkınlar gibi değil. Estağfirullah. Bu, kendilerini dünyanın en akıllı insanları sananların en saçma fikridir. Şimdi bu akıllı makineye bile sorabilirler; hani onların akıllı makineleri var ya. Eğer "İsa (aleyhisselam) kimdir?" diye sorarsanız, onun bir Peygamber olduğunu söyleyecektir. Makine bile onlardan daha iyi biliyor. İsa (aleyhisselam) vefat edip Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yanına defnedildiğinde -ki Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat onun yerinin orada olduğunu bilir- İşte bundan sonra her şey tekrar kötüye gidecek. Şeytan tam güçle geri dönecek, insanlar arasında cirit atacak. Pek çok insan tekrar küfre düşüp inançsız olacak. Sadece az sayıda Müslüman kalacak ve o zaman Duhan (Duman) hadisesi vuku bulacak. Ve Müminler bu dumanı soluduğunda ruhlarını teslim edecekler. Yeryüzünde sadece kafirler kalacak. Yani Şeytan'dan sadece kırk yıllık bir dinlenme olacak ve sonrasında geri dönecek. Dünyanın hali böyledir; takdir böyledir. Çünkü Kıyamet bu insanların, bu münkirlerin üzerine kopacak; o zaman hepsi helak olacak. Şimdi bazen uzaydan bir taşın geldiği ve dünyaya çarpıp Kıyameti koparacağı haberini yayıyorlar. Elhamdülillah, Müslümanlar ve müminler bunun aslı olmadığını biliyor. Belki diğer insanlar çok korkuyor, endişeli ve bu taşla dünyanın sonunun geleceği için üzgünler. Ama her taş ve her zerre Allah Azze ve Celle'nin emriyle hareket eder. O'nun emri olmadan nasıl Kıyamet kopabilir? İnanmayanların batıl ve saçma inançları vardır. Kendilerini korkutuyorlar; Allah'tan değil, hiçlikten korkuyorlar. Allah bize yardım eylesin, İnşallah bizi Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat yolundan ayırmasın. Ehl-i Sünnet kimdir? Onlar Şeriata tabi olanlardır. Elhamdülillah, Şeriat ve dört Hak Mezhep esastır. Bunu kabul etmeyenler Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'ten sayılmaz. Her Mezhebin kendine has kolaylığı vardır; dinde zorluk yoktur. Her belde için hangisi uygunsa o mezhebi takip edebilirler. Ama şimdi, bu türedi tiplerden çıkan yeni moda "Mezhebe gerek yok" lafıdır. Mezheplere sövüyorlar ve bir Mezhebi taklit eden insanlara hakaret ediyorlar. "Mezhebe gerek yok, sadece Kur'an'a uyun" diyorlar. Ama Kur'an okurlarken dinliyorum, onu düzgün yüzünden bile okuyamayan pek çok insan var. Peki, okuyamadığın şeyi nasıl anlayıp hüküm çıkaracaksın? Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) "Yessiru ve la tuassiru" (Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız) buyurmuştur. Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bize işleri kolaylaştırmayı öğütlemiştir. Size yolunuzu, yani Mezhep yolunu gösterdiklerinde, takip etmesi sizin için kolaydır. Eğer yolu bilmiyorsanız, bir hüküm bulmak için Kur'an'ı baştan sona açar durursunuz. Onu bulana kadar diğerini unutursunuz; tekrar tekrar karıştırmak usul değildir. Bu büyük bir fitneye sebep olur. Alimler bunu biliyor; bugün Şeriata aykırı işler yapan pek çok insan var. Ama sorsanız, "Biz bunu Kur'an'dan çıkardık" diye iddia ediyorlar. Kur'an-ı Azimüşşan'ı... ilmini, kıraatini ve manasını öğrenmek için en az on yıl dirsek çürütmek gerekir. Onu anladığınızda, Hadis-i Şeriflere de bakmalısınız. Bu insanlar Hadisleri de kabul etmiyor; onlar bitmiş, tükenmiş durumdalar. Okudukları her şey faydasız olacak; hatta onlara zarar verecektir. Çünkü fitne çıkarıyorlar, insanları haktan saptırıp başka şeyler aramaya yöneltiyorlar. O yüzden, ey Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat, Mezhepten uzak olmayın ve Tarikattan kopmayın. Büyüklerin dediği gibi, bunlar iki kanattır. Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerine "Zülcenahayn", yani iki kanat sahibi denirdi. Bir kanat Şeriat, bir kanat Tarikat. Kanatların biri olmadan uçamazsınız. İkisi de olmalı ve bizim yolumuz budur. Allah sizi mübarek kılsın, Allah sizi bu yolda daim etsin, İnşallah. Herhangi bir Hak Tarikatı takip edebilirsiniz; bugün de söylediğim gibi bu isimler önemli değildir. Pek çok Tarikat var; meşrebinize uygun olan herhangi bir Tarikatı, tıpkı size uyan bir Mezhebi takip ettiğiniz gibi takip edebilirsiniz. Allah sizi mübarek kılsın, Allah bizi bu istikamette muhafaza buyursun.

2026-01-17 - Other

"Şüphesiz Allah, takva sahipleri ve iyilikte bulunanlarla (ihsan sahipleriyle) beraberdir." (Nahl, 16:128) Onlar ki kötülükten sakınırlar ve insanlar için hayır işlemeye gayret ederler. Elhamdülillah, bizim için en büyük lütuf işte budur: Arkanızda kimin olduğunu bilmek. Sizin dayanağınız ne bir polis, ne bir siyasetçi, ne de zengin bir kimsedir. Sizin dayanağınız, bütün kâinatın Sahibi olan Allah'tır. Allah Azze ve Celle sizi destekliyor; bunu idrak etmelisiniz. Gönlünüz ferah olsun; mahzun olmayın, darlığa düşmeyin. Elbette insanlar İslam diyarından uzak, farklı bir muhitte olduklarında, bazen hava ve manevi atmosfer değişik gelir. Korkuya kapılırlar; endişe ve hüzün duyarlar. Bu doğru bir hal değildir; kendinize şunu hatırlatmalısınız. Deyin ki: "Hasbunallah, Allah bizimledir." Allah her şeye kadirdir; O'nun için hiçbir şey zor değildir. O, Kadir'dir, Muktedir'dir (Mutlak Güç ve Kudret Sahibidir). Bu hakikat, bir mümin için, bir Müslüman için en büyük nimettir. Zira Müslüman, her daim zalimlerin hedefi ve tasallutu altındadır. Yahut Şeytan, mümini mutsuz etmek ve Allah Azze ve Celle'yi zikretmekten alıkoymak için ordularını üzerine salar. Onların tek gayesi; dikkatleri dağıtmak, bizi yaratan ve yaşatan o En Merhametli Olan'ı, Allah Azze ve Celle'yi tefekkürden uzaklaştırmaktır. O (c.c), Müslüman olsun gayrimüslim olsun herkese rızkını verir, lakin Müslümanlar bunu idrak ederse kalben huzur bulurlar. Mesut olurlar, asla bedbaht olmazlar. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yolu işte budur. Tebliğe başlayıp insanları Hakk'a davet ettiğinde, herkes O'na cephe almıştı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e karşı her türlü eziyeti ve kötülüğü reva gördüler. Ve davasından vazgeçmesi için O'na dünyaları teklif ettiler. O reddetti, çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Rabbini biliyordu. Cebinizde paranız yokken biri gelip "Sana beş kuruş vereyim, peşimden gel" dese, gider misiniz? Haşa, bu belki tam bir misal olmadı ama o akıldan yoksun gafiller, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Hakk'ı bırakıp onların peşinden gideceğini sandılar. Onlar cahil kimselerdi. Hatta o zamana "Cahiliye Devri" denir. İki tür Cahiliye vardır. Biri, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanındaydı ki O (sallAllahu aleyhi ve sellem) bunu sona erdirdi, Elhamdülillah. İkincisi ise ahir zamandır, şimdiki zamandır. Bu, o ilk Cahiliye devrinden çok daha beterdir. O zamanlar hiç olmazsa putlara veya batıl da olsa bir ilaha inanıyorlardı. Ama bu ahir zaman cahiliyesinde, insanlar hiçbir şeye inanmıyorlar. İşte koyu cehalet budur. Bu hakiki cehalettir; zira Allah onlara bilmeleri, görmeleri, tefekkür etmeleri ve işitmeleri için her türlü imkanı verdi ama yine de inanmıyorlar. Eskiden insanlar semaya bakar ve yıldızların sadece küçük kandiller olduğunu sanırlardı. Şimdi ise kâinatın ne denli muazzam olduğunu biliyorlar, lakin bu evrenin ucunu bucağını bulamıyorlar. Bakıyorlar, milyarlarca kat daha büyük alemler görüyorlar ama yine de "Burası son noktadır" diyebilecekleri bir hudut bulamıyorlar. Dolayısıyla, eğer biraz akılları varsa, bir Yaratıcı olduğuna iman etmeleri gerekir. Ama inanmadıkları zaman, bu onların cehaletini gösterir. Cehalet; ya bilmemek ya da bilmek istememektir. Belki hiçbir şey bilmeyen ama öğrenmeye talip olan cahil birinde beis yoktur; bunda utanılacak bir durum yoktur. Ama cahil kalmakta, cehalette inat ederseniz, işte bu korkunçtur. Bu sebeple Allah Azze ve Celle bütün Peygamberleri göndermiştir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Sahabeleri hakkında buyurduğu gibi: "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayete erersiniz." Böylece cehaletinizi sona erdirirsiniz. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen her hakikat, insanlara bu hayatın mahiyetini ve Ahiret hayatının ne olduğunu öğretir. Allah'ın insanı nasıl yarattığını ve bu âlemin nasıl başladığını bildirir. "Şöyle oldu, böyle oldu" diye teoriler üretmeye lüzum yoktur. Kısaca "Allah yarattı" dersiniz; bu, akıl sahipleri için en kolay ve en anlaşılır yoldur. Akılsızlar ise hala "nasıl geldi, nasıl gitti" diye beyhude araştırıyorlar. Halbuki her şey Allah'ın Kelamı olan Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur. Baştan sona her şeyi beyan eder. Hatta sonrasında ne olacağını, Kıyamet Günü'nün ahvalini dahi bildirir. Teorileri var ve Kur'an'ın haber verdiği gibi olacağını aslında biliyorlar ama yine de iman etmiyorlar. Kur'an'daki Kıyamet tasvirini bile; kendi bilimleriyle doğruluyorlar. "Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül olduğu zaman." (Rahman, 55:37) Sema açılıp gül halini aldığı zaman... Bilimde tam olarak bunu tarif ediyorlar; açılan devasa bir güle benzeyecek (Nebula). Allah bunu açıkça bildiriyor, yine de inanmıyorlar. Hala "Milyarlarca yıl sonra olacak" diyerek öteliyorlar. Allah dilediğinde, o saat geldiğinde, her şey bir lahzada oluverir İnşaAllah. Mühim olan salih insanları bulmak ve Peygamberlerin o mübarek yolunu takip etmektir. Ki akıl sahipleri bu yolu takip eder. Pek çok Evliyaullah (Allah Dostları), Allah'ın yolunu göstermektedir. Mevlana Şeyh Nazım Hazretleri, sırrı mukaddes olsun. Elhamdülillah, münevver, okumuş bir aileden geliyordu. O vakitler tahsil görmesi için İstanbul'a gönderdiler. O dönem Kıbrıs'ta kimsenin okutacak maddi gücü ya da orada yüksek tahsil verecek kadar ilmi yoktu. Bu sebeple İstanbul'da okudu. Çok zekiydi, kardeşleri de öyle. Zamanı gelip ağabeyi vefat edince eğitimini bıraktı. Çünkü gönlü Ahirete, maneviyata meyletmeye başladı. Bu hal onu, tahsilini tamamlamış olmasına rağmen dünyevi ilimleri bırakmaya sevk etti, halbuki çok zekiydi. Mevlana Şeyh, Evliyaullah'ın himmetiyle seçilmiş bir zattı. Türkiye'den ayrıldı ve Hicret etti. Çünkü o zamanlar Türkiye'de Ezan okumak veya Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in Sünnetine uygun kılık kıyafet giymek yasaktı. Medine-i Münevvere'ye gitme niyeti vardı. Önce Suriye'ye, Humus'a gitti. Orada Osmanlı döneminden kalma büyük ulemaların, hakikaten mükemmel alimlerin bulunduğu bir medrese vardı. Orada bir yıl ilim tahsil etti. Seyfullah Halid bin Velid Hazretleri'nin makamında kalıyordu. Oradaydı ve on yıl sürecek ilmi bu bir senede öğrendi. Fıkıh, Hadis, Tefsir, Arapça; hepsini... Kolay değildi; ben de okudum ama on yıllık ilmi bir yılda tahsil etmek fevkalade zordur. Ama bizim on yılda okuduğumuzu o bir yılda tamamladı. Bu, onu asıl vazifesine hazırlamak içindi. Şeriat ilmini ikmal ettikten sonra Şeyhi onu Şam'a gönderdi. O vakit Şeyhi, Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani Hazretleri ile tanıştı ve ona intisap etti. Hayatı boyunca ona hizmet etti. Hayatının sonuna kadar Mevlana Şeyh Abdullah, Mevlana Şeyh Nazım'ı himaye etti, gözetti. Dünyadan el etek çektiğinde, yedi yıl boyunca cebinde tek bir kuruş bile taşımadı. "Ben dünya istemiyorum" dedi. Gidip geliyordu, hatta Suriye'den Kıbrıs'a küçük tekneyle parasız seyahat ediyordu; bu onun kerametiydi. Yedi yıl sonra Mevlana Şeyh Abdullah ona, "Artık tamam. Yeter, harcamalısın, almalısın; artık bir beis yok" dedi. Bundan sonra Mevlana ile uzun yıllar geçirdi. Bu yıllarda Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani onu yetiştiriyor ve ona teveccüh buyuruyordu. Başka müritler de vardı ama Mevlana Şeyh'in Mevlana Şeyh Nazım'a hususi bir nazar ve ilgisi vardı. Onu Medine'de Halvete gönderdi. Medine'de altı ay... Ve sonrasında Bağdat'ta da... Mevlana Abdülkadir Geylani Hazretleri de maneviyatıyla onunla beraberdi; aynı dergahtaydılar. Mevlana Şeyh Abdülkadir Geylani'nin torunlarından biri bir rüya gördü. Kendisine manada şöyle dendi: "Bak, evlatlarımızdan biri buraya gelecek; onu arayıp bulmalı ve Halvetini bitirene kadar ona hizmet etmelisin." Hangi gün ve saat kaçta geleceği bildirildi. Mevlana Şeyh otobüsle Şam'dan Bağdat'a geldiğinde, Bağdat'a attığı ilk adımda o zatın orada beklediğini gördü. Onu bekliyordu ve Halvet için hazırlanmış odaya, kendi hanesine götürdü. Tüm bu süre boyunca hizmetini gördü. Mevlana Şeyh dedi ki: "Altı ay oradaydım." "Her gün insanlar gittikten sonra, Seyyidina Abdülkadir Geylani'nin makamına gider ve Murakabe yapardım." "Üç dört saat boyunca... sonra odaya geri dönerdim." Şeyh Efendi'nin hali işte böyleydi. Pek çok Halveti tamamladıktan sonra, Mevlana Şeyh Abdullah dar-ı bekaya irtihal edince, emaneti o devraldı. Halife veya başka bir şey olduklarını iddia eden pek çok kişi çıktı ama kimse onlara itibar etmedi. Mevlana Şeyh Abdullah vefat etmeden bir yıl evvel ona, "Senin için garp memleketlerinde bir fütuhat (açılım) olacak; gitmeli ve onları bulmalısın" buyurdu. Bundan sonra, Mevlana Şeyh Abdullah 1973'te vefat edince, 1974'te Mevlana Şeyh ilk kez İngiltere'ye geldi. O zamandan beri, Elhamdülillah, o tohumu ekti ve o fidan büyüyor. Ve İnşaAllah, Seyyidina Mehdi (a.s) ve tüm İslam alemiyle birlikte tamamına erecek, İnşaAllah. Bu sebeple diyoruz ki: endişelenmeyin, mahzun olmayın. Olacak olan olur; o Allah Azze ve Celle tarafından takdir edilmiştir. Mevlana Şeyh her zaman şu beyti okurdu: "La tukthir li-hammik, ma quddira yakun." (Gamını arttırma, takdir edilen olur.) "Wa Allahu al-muqaddir, wa al-'alamu shu'un." (Takdir eden Allah'tır, alem ise türlü haller içindedir.) Olacak olan için kederlenme; sen istesen de istemesen de takdir yerini bulur. Her şeyi yapan Allah'tır ve insanlar O'nun mahlukudur, bu yüzden endişe etme. Bazen insanlar "Panik atağım var" diyorlar. Bu, iman zayıflığından ileri gelir. Eğer kâmil mümin olsalardı, panik atak olmazdı. Çoğu ölüm korkusu yaşadığını söylüyor. Ölümden neden korkuyorsunuz? Atalarımız ne güzel demiş: "Korkunun ecele faydası yok." Ölüm karşısında korkunun bir faydası yoktur. Korksan da korkmasan da, vade dolduğunda emaneti teslim edeceksin. Bu sebeple endişelenmeyin. Ölüme hazırlıklı olun; günde beş vakit namazınızı kılın. Ve ölüm ne zaman gelirse gelsin, sizin için hayırlı olur, gam olmaz. Eğer bu hazırlığınız yoksa, işte o zaman korkulacak zamandır. Eğer Mümin ve Müslümansanız, namaz kılıyor, oruç tutuyor, Meşayıh ve Evliyaullah'ın izinden giderek Allah'ın emrini tutuyorsanız... Korkmaya gerek yoktur. Gönlünüz ferah olmalı. Sahabelerin çoğu Seyyidina Bilal-i Habeşi gibi konuşurdu. O çok hastayken ve vefatının yaklaştığını bildiği zaman şöyle diyordu. Dedi ki: "Yarın dostlara, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem'e ve Ashabına kavuşuyorum." Bu sebeple ey insanlar, imansız olmayın. İnanın ki Allah size rızık vermeyi murad ettiğinde yiyeceksiniz. O herkese Rızık verir; O er-Rezzâk'tır. "Yiyecek bulamayacağım, açlıktan öleceğim" diye korkmayın. Eğer tüm dünya sizin olsa ama nasibinizde lokma olmasa, hiçbir şey yiyemezsiniz. Hiçbir şeyiniz yoksa, Allah Azze ve Celle size rızkınızı gönderir. Çoğu insanın bu sorunu var, iman sorunu, tevekkül sorunu. Allah'a tam manasıyla iman etmelisiniz. Mümin misin? Evet, ben müminim. Öyleyse korkma, paniğe kapılma, üzülme. "Müminler ancak bununla ferahlasınlar" (Yunus, 10:58), buyuruyor Allah Azze ve Celle. Hakk'ı takip ediyorsanız, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve salih ameller işliyorsanız mutlu olun. "Bununla ferahlasınlar/sevinsinler." (10:58) Emir şudur: Mesut ve bahtiyar olmalısınız. Gam yemeyin. Elbette dünyada pek çok hadise oluyor. Ama bu Allah'tandır. Gördüğünüz her şey, Allah'ın muradıdır. Tabii ki zulüm veya adaletsizlik gibi rıza göstermediğimiz, hoşnut olmadığımız bazı şeyler var. Ama biz Allah Azze ve Celle'nin adaletine iman ediyoruz. Mazlumları, katledilenleri veya işkence görenleri nasıl mükâfatlandıracağını biliyoruz. Tüm bunlar için Allah onları ecrine kavuşturacaktır. Ve ebediyen mesut olacaklar. Dünya, Ahirete kıyasla çok kısa bir süredir; ikisini kıyaslayamazsınız bile. Mevlana Şeyh, Elhamdülillah, feyiz deryasından bıkmadan, usanmadan dağıttı. O günden itibaren ve öncesinde de diyar diyar gezip Sohbet veriyordu. İnsanlara irşad ediyordu. Onlara manevi destek veriyordu. Manevi destek ve himmet en mühim olanıdır. Bu manevi himmet olmasaydı, Müslümanlardan eser kalmazdı. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den sonraki ilk günden itibaren, İslam'ı ve hakiki Müslümanları yok etmek için saldırmaya başladılar. Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den, Sahabeden, Ehl-i Beyt'ten ve Evliyaullah'tan gelen manevi gücün desteğiyle, hala dimdik ayaktayız. Hiçbir korkumuz yok. Allah bize, hepinize ve tüm Müslümanlara güzel destek ve nusret versin, İnşaAllah. Allah bizi onların yolunda daim eylesin. Ve bizi onların hallerine büründürsün, İnşaAllah. Dediğimiz gibi, tam olarak onlar gibi olamayız. Belki binde birini yapabilirsek, bu bile çok büyük kârdır. Mevlana'nın bin halinden bir nebzesini taklit edebilirsek, bu çok iyidir. Allah bunu başarmamız için bize yardım etsin, İnşaAllah. Allah sizden razı olsun. Elhamdülillah, bu camide ikinci kez bulunuyoruz İnşaAllah; burası da mübarek bir yer. Şehir de güzel bir şehir, pek çok salih insan var, Elhamdülillah. Allah sizi burada bir araya getirdi, cem etti. Allah, İnşaAllah, aranızda güzel bir muhabbet ve saadet nasip etsin. Tarikatlar arasında gayrılık yoktur. Önemli olan bir Tarikatta, Hak bir yolda olmaktır. Mevlana Şeyh derdi ki, her insanın belli bir Tarikata istidadı/nasibi vardır. Hangisi olduğu mühim değil; yeter ki o manevi dairenin dışında kalmayın, İnşaAllah. Allah sizden razı olsun.

2026-01-17 - Other

وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ (13:7) Allah Azze ve Celle bu ayette, her kavim için onlara doğru yolu gösterecek birini gönderdiğini buyuruyor. "Hâdi", yol gösteren demektir. Bize yol gösteren El-Hâdi'dir; yani O'nun isimlerinden —Allah'ın esmasından— biri de El-Hâdi'dir. Bunun manası şudur: Allah, tüm insanlığa peygamberler göndermiştir. Peygamberlere bakacak olursak, Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar 124.000 peygamber gelip geçmiştir. Bunların hepsi sadece Orta Doğu'da değildi; dünyanın her yerindeydiler. Burada Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da ve hatta dünyanın en ücra köşelerinde bile; Allah, insanlara kim olduklarını, ne yapmaları gerektiğini ve hayat gayelerini öğretmeleri için elçilerini göndermiştir. Yani hiç kimse "Bize bir peygamber gelmedi" diyemez. Herkesin bir peygamberi vardı. Ama elbette o zamanlar, herkesin her şeye ulaşabildiği günümüz gibi değildi. Allah Azze ve Celle onları, ihtiyaç hasıl olan topluluklara özel olarak gönderiyordu. Yani toplamda 124.000 peygamber (aleyhimüsselam) vazife yapmıştır. Elbette en bilinenleri bu coğrafyadaydı; yani Orta Doğu'da... Mekke, Medine, Hicaz, Yemen, Filistin, Suriye ve Türkiye gibi yerlerde. İsmen bildiğimiz peygamberlerin çoğu buralardaydı. Ama diğerleri başka diyarlarda, dünyanın dört bir yanındaydı. Hatta bir iki ay önce Güney Amerika'dayken antik bir bölgeyi ziyaret ettim. Oradakiler insanların eskiden birçok şeye taptığını anlattılar. Ancak içlerinden bir adam çıkmış ve "Bunların hiçbiri bizim Rabbimiz değildir; Rabbimiz Tektir" demiş. Bu hikâye günümüze kadar ulaşmış. Kanaatimce o zat, o dönemde onlara her şeyi öğreten bir peygamberdi fakat akıllarında sadece bu kısım kalmış. Ve Elhamdülillah, bizler Hatemü'l Enbiya'nın (Peygamberlerin Sonuncusu'nun) yolundan gidiyoruz. Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Artık benden sonra ne bir nebi ne de bir resul vardır." "Bu iş benimle nihayete ermiştir; ben sonuncuyum ve peygamberlik benimle son bulmuştur." Peygamberimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte buyurduğu budur. Yani Elhamdülillah, artık tüm dünya Peygamber Efendimizden (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve İslam'dan haberdar. Böylece, Allah'ın hidayet nasip ettiği kişiler O'na yöneliyor; hidayet etmedikleri ise Allah'ın bu rahmetinden mahrum kalıyor. Allah istikamet üzere sabit kadem kılsın ve başkalarına da hidayet nasip etsin.

2026-01-16 - Other

Ve inneke le'alâ hulukın azîm. "Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin." (68:4) Allah Azze ve Celle, Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) işte böyle vasfediyor. Elhamdülillah, dün gece veya bu gece İsra ve Miraç gecesini idrak ettik. Bu sebeple, Elhamdülillah, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) ile müşerref olduğumuz için mesuduz. Allah O'nu en yüksek şerefle şereflendirmiş ve bizler için "Üsve-i Hasene" (en güzel örnek) kılmıştır. Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) tabi olanlar için en güzel örnek nedir? Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani Hazretleri, Mevlana Şeyh Nazım Hazretleri'ne kaydetmesi için ilk sohbeti yazdırıyordu. Mevlana Şeyh Abdullah Dağıstani bir ilim deryasıydı. Lakin o, sadece Mevlana Şeyh Nazım için oradaydı. Kimse onu anlamıyordu; o da mürit toplama veya başka birini bulma derdinde değildi. Nazarı sadece Mevlana Şeyh Nazım'ın üzerindeydi. İlk sohbetinde... Mevlana Şeyh Nazım, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstani'den 7.700 sohbet kaleme aldı. Bunların ilki şöyle diyordu: "Et-tarikatu küllüha edep." Tarikat tamamen edepten ibarettir; yani güzel ahlaktır. Güzel ahlak Tarikattır, bu da Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoludur. O'nun Sünnet-i Seniyyesidir. Yaptığınız her işte O'na ittiba etmelisiniz. Bu yolda olanlarda kötü edep olmaz; onlarda sadece güzel ahlak bulunur. Evvela Allah Azze ve Celle'ye ve Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) karşı... Onlar hürmetkârdırlar. Saygısızlık etmezler. Edepleri vardır. Tarikatta olmayan diğer insanlara gelince; onların çoğu edep nedir bilmez. Bunun mühim bir mesele olmadığını zannederler. Edebin veya güzel ahlakın elzem olduğunu düşünmezler. Hâlbuki bu, bir Müslüman, bir Mümin ve her insan için ilk şarttır. Güzel ahlak, bir insanın makbul olan vasfıdır. Hayvanların edebi yoktur. Onlar her şeyi, her yerde yapabilirler. Yolun ortasında, ulu orta herhangi bir yerde ihtiyaçlarını giderirler. Birbirlerinin üzerine atlamalar... Hayvanlarda bu anlayış yoktur. Onlara bir şey diyemezsiniz. Lakin bir insan için edep çok mühim bir meseledir. Edebiniz olduğunda tefekkür edersiniz. İnsan ne yaptığını, ne söylediğini ve ne ile iştigal ettiğini düşünmelidir. Bunu neden yapıyorum? Şunu neden işliyorum? Bu, insanlık için hayatidir. Bu sebeple Allah Azze ve Celle, Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) över ve insanlara nasihat eder. Bu çok önemlidir. Ve inneke le'alâ hulukın azîm. Allah, Resûlullah (sallAllahu aleyhi ve sellem) için şahitlik ediyor: "Sen en yüksek edebe, en güzel ahlaka ve yaptığın işlerde hayra sahipsin." Bu, insanların O'na tabi olmasını ve O'nun yaptığı her şeyin izinden gitmesini sağlar. İşte buna Sünnet denir. Sünnet bir Mümin için, iman eden biri için çok kıymetlidir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) Sünnetin ehemmiyetini vurgulamıştır. Şöyle buyurmuştur: "Men ahyâ sünnetî inde fesâdi ümmetî felehu ecru mieti şehîd." Veya "seb'îne şehîd" (yetmiş şehit)... rivayetler muhteliftir. "Kim ümmetimin bozulduğu fesat zamanında benim Sünnetimi ihya ederse, Allah ona yüz şehit sevabı verir." Zira bir şehit yetmiş kişiye şefaat edebilir. Yani bu çok büyük bir mertebedir. İnsanlar buna dikkat etmiyor... Tarikat ehli ise, Elhamdülillah, Sünneti takip ediyor. Ellerinden geldiğince tatbik etmeye çalışıyorlar. Ama Sübhanallah, bazı insanları görüyoruz, bilhassa Tarikata karşı olanları... Tarikatta olmayıp da Tarikatla bir derdi olmayan insanlar var. Fakat bir de Tarikata muarız olan, Tarikatı düşman belleyenler var. İşte bu insanlar Sünnete özen göstermiyorlar. Sünneti yaşamıyorlar; çoğu sünnet namazlarını dahi kılmıyor. Sadece dört rekatın (farzın) kâfi geleceğini iddia ediyorlar. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) üzerinde ısrarla durduğu pek çok Sünnet var ama onlar yapmıyor... Başta dediğimiz gibi, edepleri yok. Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmetleri yok. Sünneti yerine getirdiğinizde, bu Resûlullah'a (sallAllahu aleyhi ve sellem) olan saygının ifadesidir. Ve Allah sizden razı olur. Allah sizden hoşnut olur. Bunu yaptığınızda sizi mükâfatlandırır. O'nun Habibi'nin yaptıklarını yaptığınızda, Allah size bire bin, hatta binlerce sevap verir. Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) taklit ediyorsunuz. O'na benzemeye çalışıyorsunuz. Ve Sünnetten işlediğiniz her bir amel için yüz şehit sevabı alıyorsunuz. Zira çok çetin bir zamanda yaşıyoruz. Düşman, yani Şeytan, evvela bu dini bitirmek için saldırıyor. Lakin Allah Azze ve Celle dinini korur. Bu yüzden Şeytan onu içeriden yıkmak istiyor. Çünkü dışarıdan... dışarıdan çok muhkem görünen nice kaleler görürsünüz. Ama o sinsi düşman içeriden girer ve onu içten yıkar. Bugünlerde vuku bulan da budur. Fakat tüm bunlar Hakikat'i yok edemez. Düşünmeyenler, bitecek ve tükenecek olanlardır. Hak, yani sırat-ı müstakim, asla bitmez. Elhamdülillah, Asr-ı Saadet'ten bu yana neredeyse 1.450 yıl geçti. Başından beri İslam'ı yok etmek için nice güruhlar geldi. Ama hepsi helak oldu ve mağlup oldu. Ahirete pişmanlık içinde gittiler, geri dönmeyi temenni ettiler... lakin heyhat, iş işten geçti. Bu hayattayken tefekkür etmelisiniz. Bu sebeple bu insanlara diyoruz ki: Allah Azze ve Celle'den af dileyin ve doğru yola rücu edin. Kapı herkese açıktır. İnsanlar bazen soruyor... "Dergâha gelebilir miyiz?" Elhamdülillah, biz "Dergâh kapısı her daim herkese açıktır, kapalı değildir" diyoruz. Mevlana Celaleddin Rumi'nin buyurduğu gibi: "Gel, ne olursan ol yine gel." "Bir kere hata yaptıysan da gel." "On kere tövbeni bozduysan da gel." "Yüz kere de olsa gel," demiştir. Tarikatın özü budur. Bu, Peygamber Efendimiz'den (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve Allah Azze ve Celle'den gelen Tarikatın rahmetidir. Rahmet isteyen ve Hak dostlarıyla olmak isteyen kimseyi geri çevirmezler; mesele etmezler. Affederler. İnsanlara karşı kinleri, nefretleri yoktur. Sadece Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) reddedilmesinden, inkâr edilmesinden hoşlanmazlar. Ve yine de onların Allah'ın yoluna, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) sünnetine gelmeleri için dua ederler. Elhamdülillah, Mevlana Şeyh Nazım Hazretleri bu gecelerde namaz kılar; insanlar için, Ümmet-i Muhammed için ve tüm insanlık için mağfiret dilerdi. Onların Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoluna gelmelerini arzu ederdi. Tüm hayatı boyunca, Elhamdülillah, bu bölgeye de defalarca teşrif etti. Sırf Allah rızası için. Çoğu zaman o Mübarek'i çok yorgun görürdük ve "O çok yaşlı, fazla yorulmasın" derdik. Ama o şöyle buyururdu: "Bu insanlar beni görmek istiyor, bu yüzden onları kabul etmeliyim." Kelam-ı kibarda denildiği gibi: Allah'ın sevdiği bir kulun yüzüne baktığınızda, Allah size sevap yazar. Bu nur, Evliyaullah'tan size, kalbinize akseder. Elhamdülillah, biz her yerde, her zaman Evliyaullah ile beraberiz. Burada da Allah rızası için cem olduk. Allah bizi seviyor. Veliullah, Allah'ın sevdiği, dost edindiği kul demektir. İnşaAllah hepiniz Evliyaullahsınız, Elhamdülillah. Evliyaullah'ın havada uçmasına veya kerametler izhar etmesine gerek yoktur. Onlar sadece kalplerini Allah ile muhafaza ederler. Allah onları sever. "Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh." (3:31) Kur'an-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurulur: "(De ki:) Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki..." "...Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin." Elhamdülillah, Resûlullah'a (sallAllahu aleyhi ve sellem) ittiba etmek çok mühimdir. Dediğimiz gibi, O'nun yaptığı her şeyi takip edin ve tasdik edin. Bir şeyin kabul edilemez olduğunu haşa söylemeyin. Her şey, her hareket, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) söylediği her kelam bizim için sırf faydadır. İnsanlık için mahz-ı hayırdır. Dünya ahvali şu an neden böyle? Her yer perişan. Denizler ve deryalar dahi pislikle, necis şeylerle doldu. Çünkü Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) emirlerine riayet etmiyorlar. "Biz yeşilciyiz, biz çevreciyiz" diyenler... Bu da Şeytan'ın bir hilesidir. Çünkü tabiatı ve mahlukatı ilk gözeten Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) idi. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) söylediği her şey insanlar için yüzde yüz faydalı olmalıdır. Su hakkında şöyle buyurdu: Suya necaset atamazsınız. Suya bevledemezsiniz. Eğer bunu yaparsanız, Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem) "La'netullah" buyurdu, lanetledi. Bu lanet İblis'e mahsustur. Suyu kirlettiğinizde İblis gibi olursunuz. Bu husus çok mühimdir. Müslümanlar da bunu bilmelidir. Müslümanlar yediğinde ve içtiğinde temizliği (helali) ararlar. Çünkü artık çoğu Müslümanın bolca yiyeceği var. Yiyorlar, sonra da hastalanıyorlar, rahatsızlanıyorlar. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurdu: Yediğiniz zaman tıka basa doymayın. Kâfi geldiğinde... yemeyi bırakmalısınız. Suya yer bırakmayacak, havaya yer bırakmayacak kadar doldurmayın, yoksa yemeyi bitirince nefes alamazsınız. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) sadece Müslümanlar için değil, tüm insanlık için nasıl bir rahmet olduğunu göstermek adına bu misali veriyoruz. O bir şey söylediğinde veya yaptığında, Peygamber Efendimiz'den (sallAllahu aleyhi ve sellem) gelen milyonlarca hikmet vardır. Elhamdülillah, dediğimiz gibi, mübarek bir gecedeyiz. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) gece yolculuğunu (İsra) ve Cennet yolculuğunu (Miraç) gerçekleştirdi. Tüm bunlarda, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) her şeyi müşahede etti. Allah Azze ve Celle'nin mahlukatından yarattığı, bizim bilmediğimiz her hikmeti gördü. İnsanlar hala ilim ve başka şeyler araştırıyorlar... Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) hepsini bir gecede gördü ve biliyor. Şu an bu teknolojide sahip olduğumuz bilgi... hepsi Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla gelmektedir. Aksi mümkün değildir; bilgi O olmadan gelemez. Diğer inanmayanlar çabalayıp dursa da, Peygamber kendisi üzerinden gelmesine izin vermezse, bu teknolojiye veya bilgiye asla nail olamazlardı. Ve bu malumat, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ilmi yanında hiçtir. Hiçbir şey... O'nun ilim deryasında bir damla bile değil. Elhamdülillah, O'nun ümmetinden olmak, O'na tabi olmak bizim için büyük bir nimet, büyük bir lütuftur. Bu mekânda Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) över halde bulunduğumuz için Allah Azze ve Celle'ye milyarlarca kez hamdetmeliyiz. Ve Allah üzerimize rahmetini yağdırsın. Elhamdülillah, çok bahtiyarız. Sokaklarda arabalarla, motosikletlerle beyhude koşturanlar veya kötü yerlerde olanlar gibi değil. Onlar mutlu olmaya çalışıyorlar ama Allah onlara huzuru ve mutluluğu asla vermiyor. Saadet kalptedir, zahirde değil. O yüzden Elhamdülillah, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Kadem-i Şeriflerinin tozu olabildiğimiz için mutluyuz. Kendimizi Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) ile kıyaslayamayız. Haddini bilen kişi, gerçekten mesut olan kişidir. Eğer bir kimse Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ayakkabısının tozu olmaktan şeref duymuyorsa, asla mutlu olamaz. Sübhanallah, Medine-i Münevvere'ye gittiğinizde, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) huzurundan geçerken... insan gerçekten haya eder, mahcup olur. İnsanlar bağırıyor ve hareket ediyor ama bu Peygamber Efendimiz'den (sallAllahu aleyhi ve sellem) kaynaklanan bir heybettir. Mahcup hissedersiniz... İnsanların çabuk hareket etmesi için o görevlileri oraya manen O koydu. Belki O istemeseydi, orada olmazlardı. O'nu ziyaret etmenin, bir saniye bile olsa huzur-u saadetlerinde bulunmanın ne büyük devlet olduğunu insanlar bilsin diye oradalar. Orada bulunanlar için bu kadarı kâfidir. Çünkü üzerlerine bir rahmet sağanağı iner. Bazı insanlar "Ben şöyleyim, ben böyleyim" derlerse mutlu olacaklarını sanıyorlar. Hayır, lütfen böyle söylemeyin. Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmetiniz olsun, O'na karşı edebiniz, güzel ahlakınız olsun. Kıymetinizi ve haddinizi bilin. Siz bir hiçsiniz. Dediğimiz gibi, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) Na'l-i Şeriflerinden gelen toz bile değilsiniz. Biz bir hiçiz. Böyle tevazu gösterirseniz Allah sizden memnun olur. Eğer "Ben Şeyhim, ben büyük Evliyaullah'ım, ben şöyleyim, böyleyim" derseniz, bu sizin için hayırlı olmaz. Allah sizden razı olmaz. Tüm Evliyaullah, Mevlana Şeyh'in kendisi için dediği gibi der: "Biz hiçiz, biz sadece Ümmet-i Muhammed'in hadimiyiz (hizmetkarız)." Allah, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmetine bizi Ümmete hizmetkar olarak kabul etsin. Allah sizi mübarek kılsın. Allah bu geceyi mübarek eylesin. Bu gece... tabii dün de öyleydi ama Allah niyete göre verir. "Ameller niyetlere göredir," diye buyurdu Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem). O, Hakk'ın En Sevgilisidir. İnşaAllah, bu gece dua edin ve niyazda bulunun; bizim Allah'tan istediğimiz hediye dua ve namazdır. Allah hem dünya hem de ahiret için dualarımızı kabul buyursun, İnşaAllah. Allah sizi şerlerden ve şerli insanlardan muhafaza eylesin. İnşaAllah, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) karşı daima edepli olun. O'na sevgili olun ve Allah Azze ve Celle'ye sevgili olun. Allah bizi O'nun Sünnetine ve yoluna tabi kılsın, istikametinden ayırmasın. Ve Allah, Şeytan tarafından kandırılan bu gafil insanlara hidayet versin. Çünkü Elhamdülillah, pek çok insan bu yanlış yoldan dönüyor; Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve Evliyaullah'ın yolunu savunuyor. Ümitsizliğe kapılmak yok. Elhamdülillah, onlar geri döndüğünde, birçok başka insan da hidayete eriyor. Allah cümlesine hidayet nasip etsin. Zira dediğimiz gibi, bir Müslümanın kalbi intikam peşinde koşmaz; bilakis onlar için, hepimiz için ve İslam için merhamet diler, İnşaAllah.

2026-01-16 - Other

MaşaAllah, bugün mübarek bir gün; Cuma ile İsra ve Miraç gecesi birbirine tevafuk etti. Elhamdülillah, bu durum Mümin için çifte bereket, rahmet ve manevi bir lezzettir. Ruhun aldığı lezzet mühimdir. Zira ruhun lezzeti ibadetten gelir. Allah Azze ve Celle'ye itaat etmekten... Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e itaat etmekten... Salih ameller işlemekten; bilhassa namaz kılmak, oruç tutmak ve sadaka vermekten gelir. Bu ameller ruhumuzu mesut eder ve ona tat verir. Ve bu mübarek gün, bu lezzeti katbekat artırır; zira bu, kulu için Allah'tan gelen bir ihsandır. Mevlana Şeyh Hazretleri defaatle buyururlardı ki: Allah Azze ve Celle bu lezzeti ve saadeti tüm insanlık için indirir. Şu an yeryüzünde belki sekiz milyar, beş milyar, yedi milyar insan var... Allah bu nimeti hepsi için, herkes için gönderdi. Lakin Mevlana Şeyh Hazretleri buyurdular ki: İnsanlar buna aldırış etmese bile, bu manevi nimet göğe geri çekilmez. O, yalnızca iman edenlere ve onu kabul edenlere nasip olur. Bu sebeple, kim Allah ile beraberse ve Allah'ın verdiğinden razıysa, o feyzin tamamını alır. Allah'tan gelen bu lezzeti, bu bereketi o kul alır. Geri gitmez; Allah Kerîm'dir, verdiğini geri almaz. İşte bu yüzden, bazen mutsuzluk hâsıl olur. Her zaman mutsuzluk değil elbet; lakin insanların çoğu huzursuz, çünkü yanlış yolun peşinden koşuyorlar. Saadet bu yoldadır, ama onlar aksine gidiyorlar. Hiçliğin peşinde koşuyorlar; oysa hakikat o tarafta, diğer taraftadır. İşte Allah bunu, dediğimiz gibi, ruhumuz için bir lezzet, hakiki bir tat kıldı. Diğer dünyalık şeyler ise çer çöptür; sabah yediğini dört saat sonra, belki bazıları bir saat sonra unutur. Ama tekrar acıkmak için normalde beş altı saat gerekir. Yani ne yediğini unutursun gider. Lakin ruhun gıdası bir ömür boyu, inşaAllah ebediyen kalıcıdır. Bu sebeple Allah bize daha çoğunu ihsan etsin; bize lütfettiği bu hediye için Allah'a hamd ediyoruz. Allah bizi yolundan ayırmasın, istikametimizi bozmasın; bizleri sabit kadem kılsın inşaAllah.

2026-01-15 - Other

"İsma'u ve'u fe izâ ve'aytum fentefi'u." Hazreti Ömer (radıyallahu anh), hutbe irad ederken böyle buyururdu. Dinleyin ve idrak edin; idrak ettiğiniz zaman da, anladığınız o hakikatle amel edin. Bunun hilafına davranmayın. Senelerce Mevlana Şeyh Hazretleri talim etti ve sohbetler verdi; şimdi ise sohbetler her yerde; YouTube'da, televizyonda ve sair mecralarda mevcut. Lakin mesele sadece dinlemek değil. Bazı kimseler, Elhamdulillah, tam manasını kavramasalar bile Mevlana'nın emrine ve Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in emrine itaat ediyorlar. Onlar kendi heva ve heveslerinden emir vermezler. Elhamdulillah, bugün burada yine sizlerle, sevgili ihvanımızla, Allah Azze ve Celle rızası için sevilenlerle bir araya geldik. Bizim için ve her bir insan için en mühim mesele budur. İnsan sadece sureta insan gibi görünmemeli, hakiki bir insan olmalıdır. Elhamdulillah, yine buradayız. Cenab-ı Hak bize tekrar ömür bahşettiği ve Elhamdulillah buluştuğumuz için mesuduz. İnşaAllah, Seyyidina Mehdi Aleyhisselam ile de buluşmak nasip olur. Buraya teşrif etsin... o vaktin muazzam cemaatiyle birlikte, Seyyidina Mehdi Aleyhisselam. Elhamdulillah, bu gece mübarek bir gece. Bu bölgede, Kuzey'de böyle hususi bir gecede ilk defa bulunuyoruz. Her geldiğimizde bu mübarek geceyi Londra'da, Kıbrıs'ta yahut Türkiye'de ihya ederdik. Fakat bu sene, Elhamdulillah, burada nasip oldu. Elhamdulillah, İnşaAllah Cenab-ı Hak rahmetini üzerimize yağdırır ve bizi Divan-ı İlahisinde makbul kullarından eyler. Bu pek mühimdir. Bütün Evliyaullah ve Meşayıh-ı Kiram, insanlara hadlerini bilmelerini nasihat eder. Evvela kendileri için hayırlı olmayan kelam etmemelidirler. Yoksa hem kendilerine zarar verirler, hem de başkalarına ziyanları dokunur. Mevlana Şeyh Hazretleri, o manevi yüceliğine rağmen her daim, "Ben zayıf biriyim, acizim, takatim yok" buyururlardı. O bize tevazu sahibi olmayı talim ediyor. Kişinin haddini ve kim olduğunu bilmesini. Seni olduğundan büyük ve heybetli gösteren bir aynaya bakma. Öyle bir ayna ara ki... belki seni daha küçük göstersin ya da hakikati yansıtan bir ayna olsun. Kendini bu aynada görürsen, büyüklenmemen gerektiğini bilirsin. Resûl-i Ekrem sallAllahu aleyhi ve sellem, "Men tevâda'a lillâhi rafa'ahu" buyurmuştur. Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir. Ama kim kibirlenip kendini yükseltirse, o aşağıların aşağısına gider. Bu husus çok mühimdir. Bu sebeple diyoruz ki: Kendini bil. Dinle ve işittiğin hakikati idrak et. Burada ne için mevcuduz? Allah rızası için buradayız. Nusret bulmak için... O'nun bize rızasıyla nazar etmesi için, Allah'ın bizden hoşnut olması için. Gayemiz budur. Nefsimizi kabartıp şişirmek değil. Mevlana Şeyh Hazretleri pek çok kez latif misaller verirdi. Buyururdu ki: Bir fare şarap küpüne düşüp sarhoş olduğunda, Dışarı fırlar ve kükrer: "Nerede o kedi?!" İşte bizim büyüklüğümüz de bu kadardır... O yüzden müteyakkız olun. Şeytan'ın sizinle oynamasına müsaade etmeyin. Vehim ve hayal gücünüzün sizi aşağılara, esfel-i safiline çekmesine izin vermeyin. Zira Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e sorarsanız, bunlar benim değil, onun mübarek sözleridir: Kim kendini büyük görürse, Allah onu alçaltır. Bunu beyan eden Fahri Kainat Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'dir. Ve yine Efendimiz'in buyurduğu mühim bir ikaz: "Kim benim söylemediğim bir şeyi söylerse, Cehennemdeki yerine hazırlansın." Birçok insan, "Peygamber şöyle dedi, Peygamber böyle buyurdu" diye konuşuyor. Temkinli olun. Biz bir Hadis-i Şerif naklederken bile, "Bu muhtemelen bir Hadistir, ravileri böyledir" deriz. Bunu ancak böyle ifade edebiliriz. Ama kendiliğinden, "Peygamber bana bizzat şöyle emretti, böyle emretti" dersen, bu senin için büyük bir tehlikedir. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in azameti her zaman, her mekanda mevcuttur. Ancak bu gece, Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem için hususi bir geceydi. İsra gecesi; Mekke-i Mükerreme'den Kudüs-ü Şerif'e vuku bulan o gece yolculuğu. Bu işin birinci kısmıdır. İkinci kısım: Kudüs'te, Enbiyaullah ile görüştükten sonra Burak'a binip semavata, yedi kat göğe yükseldi. Yedi kat semadan sonra, Allah Azze ve Celle'nin İlahî Huzuruna vardı. Allah Azze ve Celle mekandan münezzehtir, her yerdedir... ama bu, O'nun şanının ne kadar yüce olduğunu ve Efendimiz'in azametini göstermek içindir. Kimse o makama ulaşamadı ve kimse onun maneviyat ummanına erişemez. Hiç kimse... Bütün dünya ona kıyasla belki sadece bir damladır. Hal böyleyken, insanlar nasıl kendileri için "Ben şöyleyim, ben böyleyim" diyebilir? Bu edebe muvafık değildir. Elhamdulillah, bu gecede Cenab-ı Hak, Peygamberimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) mükafatlandırdı ve onunla mekandan münezzeh olarak kelam etti... keyfiyeti tarif edilemez. Nasıl olduğunu ancak Allah bilir. Ve Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, bu gecede Cenneti, Cehennemi ve yedi kat göklerin tamamındaki her şeyi müşahede etti. Her semada bir Peygamber makamı vardır ve Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) onların her biriyle görüştü ve hasbihal etti. Bunu dünyevi akılla hesaplamaya kalksanız, binlerce yıl sürerdi. Yani bu hadise bir "Tayy-i Zaman, Tayy-i Mekan" idi. Zaman genişledi ve mesafe de Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in mucizesiyle aşikar oldu. O devirde teknoloji yoktu... bu yüzden bunu anlamak onlar için müşkül, çok zordu. Bu zamanda belki biraz... insanlar "Teknolojimiz var, nanoteknolojimiz var" diyerek övünüyorlar. Bir şeyler tahayyül edebiliyorlar. Ama normalde, bu asrın teknolojisi dahi, o manevi duruma kıyasla hala çok geridedir. İşte o gece Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'i Allah mübarek kıldı, Allah onu hoşnut etti. Ve bütün Cenneti ve Semavatı Peygamberimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) teşrifi ve bereketiyle mübarek eyledi. Ve diğer Peygamberler de Seyyidina Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem ile mesrur oldular. Bir mümin olarak buna sımsıkı sarılın. Mümin kimdir? Mümin, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e tabi olandır. Mümin, Ehl-i Beyt'i seven, Sahabe-i Kiram'ı sevendir. Çünkü bunların hepsi İmandandır. İmanın şartları malumdur. Bu şartlarla alakalı olarak, kim bunlardan birine bile inanmazsa, o mümin değildir, Peygamber'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) itaat etmiyordur. Bu yüzden biz Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat diyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat kimdir? Tarikat ehlidir. Diğer insanlar değil... zira Tarikata karşı olmasalar bile Şeytan'ın elinde oyuncak olabilirler... hilelere kapılabilirler. Ve kolayca kandırılabilirler. Bu sebeple Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in kalesi Tarikat ehlidir. Çünkü Tarikatta ilk şart mümin olmak, kavi bir İman sahibi olmaktır. İman çok mühimdir. İman olmadan bir Müslüman için kuvvet yoktur. Osmanlılardan sonra yaşanan hal budur; ki orada Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat olan ve Tarikat ehli bir Halife-i Rûy-i Zemin vardı. Ondan sonra, bütün bu Müslümanlar başkaları için oyuncak gibi oldular. Neden? Çünkü İmanları zayıfladı. İman olmadan hiçbir şey yapamazsın. Bu sebeple pek çok kişi soruyor, "Tarikatın faydası nedir?" Tarikat senin itikadına, imanına kuvvet verir. Maalesef şimdi bile Müslüman olduğunu, İslam Alimi olduğunu iddia edip... Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) İsra ve Miraç mucizesini kabul etmeyenler var. Diyorlar ki, "Bu bir rüyaydı." "Gerçek, bedenen yaşanmış değildi." Eğer sadece bir rüya olsaydı, Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem) neden bundan bir mucize olarak bahsetsin? Herkes rüya görebilir. Bazen insanlar bana gelip "Sana bir rüya anlatacağım" diyorlar. Normalde rüyaları çok dinleyemem. "Tamam, anlat lütfen" derim. Başlıyor... belki yarım saat süren bir rüya! Rüya nihayetinde sadece bir rüyadır... Unutmayın, herkes rüya görür. Sadece Peygamber'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) "Şöyleydim, oradaydım, buradaydım" diye sıradan bir rüya anlatması... Hayır, bu imkansızdır. Ve bunun delili sabittir. Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem beyan ediyor ve Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Azimüşşan'da tasdik ediyor. İmansızca bunu iddia edenler bile, bunun hakikat olduğunu içten içe bilirler. Bu insanlar böyle sapkın sözler söylediklerinde dinden çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Ama bu Şeytan'ın bir hilesidir. İnşa ettiğiniz maneviyatı yıkmak için her cihetten saldırıyor. Belki bazen bir kısmını tahrip eder. Ama Elhamdulillah, hakiki bir mümin onu süratle tamir edebilir. Nasıl tamir edilir? Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in bereketiyle, Evliyaullah'ın himmetiyle ve müminlerin duasıyla. Çünkü onlar insanları kendi başlarına, nefislerine uymaları için terk etmezler. Hayır, onları çabucak Hak yola döndürürler, yoksa dalalete düşüp hüsrana uğrayanlardan olurlar. Yani Elhamdulillah, elbette bazen insanlar gelir ve gider ama nihayetinde Allah Azze ve Celle ve Peygamberi (sallAllahu aleyhi ve sellem) mümini muhafaza eder. Müminler her yerde ilahi koruma altındadır. Bir Müslüman için en tesirli silah, hakiki bir mümin olmaktır. Tanklar veya füzeler ya da başka mühimmat değil... iman daha tesirlidir. Diğer şeylere gelince, belki sen bir tane yaparsın, Şeytan ehli kendini korumak için bin tanesini yapar. Sen kendini İman kalkanı ile koru. Bir Müslüman için ve bütün dünya için en müessir silah budur. Eğer bütün dünya İslam'a tabi olsaydı ve Allah Azze ve Celle'nin emrine uysaydı, İnşaAllah hepsi mahfuz olurdu. Elhamdulillah, bu gecede Cenab-ı Hakk'ın Müslümanları muhafaza etmesi için niyaz ediyoruz. Herkesi koruması için... Müslümanların ızdırap çektiğini görüyoruz. Elbette, Hakk'a uymadıkları için... ve insanları Peygamber Efendimizden (sallAllahu aleyhi ve sellem) uzaklaştırdıkları için bu acıları çekiyorlar. En mühim hakikat budur. Bu yüzden selamette olmak isteyen, Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem hürmetine Allah'tan hıfz u himaye istemelidir. Bu gecede Allah Azze ve Celle, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'e pek çok hediyeler ihsan etti. Bunlardan biri Bakara Suresi'nin son iki ayetidir (Amenerrasulü). Bu, Allah'ın İlahî Huzurunda verildi; Allah bunu vasıtasız olarak Peygamber'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) verdi. Ve ayrıca beş vakit namaz. Bu beş namaz aslında ilk başta elli vakitti. Elli defa—Allah Azze ve Celle Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) her gece ve gündüz elli vakit namaz kılmasını emretti. Ama Elhamdulillah, Seyyidina Musa Aleyhisselam'ın kavmiyle tecrübesi vardı. Dedi ki, "Ya Muhammed, onlar bunu yapamaz, Rabbinden hafifletmesini iste." Ve Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem Allah Azze ve Celle'den niyaz etti. Ve Allah Azze ve Celle kırk beşe indirdi. Seyyidina Musa yine "Çok fazla" dedi. Kırk. Çok fazla. Otuz beş. Çok fazla. Her seferinde beşer beşer indi. Otuz. Çok fazla. Yirmi beş. Çok fazla. Yirmi. Çok fazla. On beş. Çok fazla. On. Çok fazla. Beş. Çok fazla. Peygamber sallAllahu aleyhi ve sellem dedi ki, "Tamamdır, çok fazla pazarlık yapıyoruz... Sizin millet tüccardır, Maşallah... ama ben artık Rabbimden haya ederim. Beş vakit bizim için uygundur." Elhamdulillah, Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem) bunu kabul etti ve Allah, bu beş vaktin içinde elli vaktin sevabını ihsan etti. Yani çok meşakkatli değil, Elhamdulillah. Neden bunun çok zor olmadığını söylüyoruz? Çünkü insanlar "Beş vakit namaz kılmak bize çok ağır geliyor" diyorlar. Peki, beş vakit toplamda kaç dakika sürer? Her vakit belki on dakika sürer. Yani bütün gün elli dakika eder. Hadi diyelim ki bir saat olsun. Spor salonuna gittiğinizde kaç saat harcıyorsunuz? Belki en az iki saat. Bu asgari süredir. Bazı insanlar belki beş saat, dört saat harcıyor... takip etmiyorum ama tahminim bu yönde. Yani namaz çok kolaydır. Sizi dinç tutar ve bu beş vakitte vücudunuzdaki her şeye bereket ve hareket gelir. Bu beş vakitte size her türlü hayır kapısı açılır. Temizlenmek, abdest tazelemek, tesbih çekmek, huzura durmak. Yani bu, Miraç gecesi hürmetine Allah'tan bir ikramdır, Elhamdulillah. Bu mübarek geceye ulaştık. Allah insanları... ama Şeytan —hak ettiği lanet üzerine olsun— gerçek bir hilekârdır. İnsanları hayırlı işlerden uzak tutmak için gerçekten kandırıyor. Sadece kötü bir şey varsa, hemen... "Ve zeyyene lehumu'ş-şeytânu a'mâlehum" [Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi]. Süslüyor... o günahın iyi olduğunu zannettirmek için ambalajını güzel gösteriyor. Böylece insanlar o günaha koşuyor. Sinemaya, malayani şeylere koşuyorlar. Ve şimdi sinemacılar da halinden çok şikayetçi. Neden? Çünkü sinemadan daha büyük bir Şeytan icat oldu. Sinema sektöründekiler, "Artık kimse sinemaya gelmiyor" diyorlar. Tıpkı camiye kimse gelmiyor dedikleri gibi, şimdi de sinemaya rağbet kalmadı diyorlar. Neden? Çünkü evlerinde ve ellerinde daha büyük bir Şeytan var. Her zaman, her dakika o ekran başındalar. Böylece sinemayı terk ettiler. Ne yapacağız? Endişelenmeyin, Şeytan halinden memnun... belki sinemacılar mutlu değil ama Şeytan memnun çünkü sinemadan daha beterini buldu. Allah bizi muhafaza eylesin. Buradan da ikaz ediyoruz: Dikkatli olun... Şimdi bebeklere bile bu telefonları verdiklerini görüyorum. Sonra da, "Çocuk konuşmuyor, yürümüyor, gelişim göstermiyor" diye şekva ediyorlar. Çünkü bunun içinde... İnsanlara zarar veren bir şerrin olduğundan eminim. Ve bu kasıtlı yapılıyor... bilerek... sadece ekran ışığından veya başka sebeplerden değil. İnsan fıtratına zarar vermek için oraya koydukları bir şey var. Bu yüzden müteyakkız olun, bilhassa çocuklar hususunda. Çok fazla oynamalarına müsaade etmeyin. Belki çok istiyorlarsa... tamam, günde yarım saat veya haftada kısa bir süre verin. Sabahın köründen gece yarısına kadar değil. Bazıları uyku nedir bilmiyor. Uyumadıkları zaman, Şeytan ehli bunun üzerinden sirayet ediyor... zihinlerini tahrip ediyorlar, onları bitiriyorlar, akıllarını dumura uğratıyorlar. O yüzden dikkatli olun. Gözünüzü açın. Hakiki bir Fitne zamanında, Ahir Zaman'da yaşıyoruz. Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi, "Karanlık geceler gibi fitneler." Fitne her yeri sarmış durumda. Nereye baksan... sağa bak fitne, sola bak fitne, yukarı fitne, aşağı fitne, önün arkan hep fitne. Her yerde. O yüzden bu hususta dikkatli olmalısınız İnşaAllah. Çünkü onlar bizim için en kıymetli mücevherlerdir... bu yavrularımız, bebekler, gençler. Allah onları muhafaza buyursun. Biz burada gençler için de varız. Mecbursunuz... telefona çok fazla bakmayın. Tamam, bu size cazip geliyor ama nefsinizi tutmalısınız, nefsinize hakim olmalısınız. Belki günde bir saat, yarım saat, on dakika yeterlidir. Allah bizi halas etsin ve bizi nefsimizin şerrinden, fitneden ve Şeytan'dan korusun. Cenab-ı Hak hepimizi bu mübarek gece hürmetine hıfz u himaye eylesin. Duaların makbul olduğu Miraç Gecesi. Allah bizi iyi bir hal üzere, sıhhat ve afiyetle, ilimle ve salih insanlarla, sizleri, ailenizi, çoluk çocuğunuzu muhafaza eylesin. Allah bizi bu zulmetten kurtarması için Seyyidina Mehdi Aleyhisselam'ı göndersin. Bu karanlığı nura tebdil eylemesi için, İnşaAllah. Amin. Allah herkese kalbinden geçen hayırlı muratları ihsan etsin, İnşaAllah. Güzel düşünceler... hayırlı kapılar açılması için İnşaAllah. Allah bu mübarek gece hürmetine dualarımızı kabul eylesin.

2026-01-15 - Other

سُبۡحَٰنَ ٱلَّذِيٓ أَسۡرَىٰ بِعَبۡدِهِۦ لَيۡلٗا مِّنَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ إِلَى ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡأَقۡصَا ٱلَّذِي بَٰرَكۡنَا حَوۡلَهُۥ لِنُرِيَهُۥ مِنۡ ءَايَٰتِنَآۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ (17:1) "Kulunu (Muhammed'i) bir gece, Mescid-i Harâm'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir." [İsra Suresi, 17:1] Allah Azze ve Celle bu mübarek gecede, Zatını tesbih etmemizi ve Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i methetmemizi emrediyor. Bu fevkalade mühim bir gecedir; Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hasredilmiş, çok hususi bir hadisedir. Nübüvvetin izzetini ve şerefini izhar etmek üzere, bütün kâinat O'nu, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i karşıladı. Allah Azze ve Celle mekândan münezzehtir; akıl sır buna ermez, idrak edemez. Allah Azze ve Celle'nin bunu nasıl yaptığını akılla tartmaya kalkışmamalıyız. Zira Yaratıcı O'dur, Hâlık O'dur. İşte bu sebeple, bu gece pek mübarek bir gecedir. Allah Azze ve Celle'ye niyaz ediyoruz; bizi Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i, O'nun kelamını, emirlerini ve insanlığa gösterdiği yolu hakkıyla anlayanlardan eylesin. Bu da, kişinin kendi nefsine tabi olmaması demektir. İnsanlar kendilerini bir şey zanneder, benlik davası güderler; lakin siz Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yoluna tabi olmalısınız. O yola uyun; kendinizde bir varlık görüp de heva ve hevesinize göre hareket etmeyin. Eğer Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in razı olmadığı bir işi yaparsanız, bunun ne size ne de başkasına bir hayrı dokunur. Cenab-ı Hak'tan, bizi Kendi yolunda ve Habibi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in izinde daim kılmasını niyaz ediyoruz. Biz O'nun, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in karşısında bir hiçiz; O'na gereken hürmeti ve edebi göstermeliyiz. O, Sallallahu Aleyhi ve Sellem olmadan hiçbir şey yapamayacağımızı idrak etmeliyiz. O'nun emrettiği ve bize gösterdiği şey, hakiki yoldur. Rabbim bizi Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yolundan ayırmasın; şuurumuzu, imanımızı ve bedenimizi kavi eylesin.