السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.

Mawlana Sheikh Mehmed Adil. Translations.

Translations

2025-10-18 - Other

Bizim yolumuzun esası, bir arada olmak, güzel nasihatlerde bulunmak ve nasihat dinlemektir. Nakşibendi Tarikatı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen kırk bir tarikattan, yani manevi yoldan biridir. Bir silsilesi Hazreti Ebû Bekir es-Sıddîk Radıyallahu Anh'dan gelir. Diğer silsileler ise Hazreti Ali Radıyallahu Anh'dan gelir. Sahabeler, yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yoldaşları, insanların en faziletlilerindendir. Bu ümmetin en üstünleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yoldaşları olan sahabelerdir. Bütün insanlar içinde en yüce olanlar peygamberlerdir. Yüz yirmi dört bin peygamber vardır. Ve onların içinde de en yücesi, dini kemale erdiren bizim Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Onun adı, Allah'ın adıyla birlikte anılır: Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. Dolayısıyla en yüce odur ve biz onun ümmetinden olduğumuz için çok şanslıyız. Bütün peygamberler aynı yolu takip etmiştir; aralarında hiçbir fark yoktur. Aralarında bir ayrım yapamazsınız. Hepsi Allah'tan gelen emri tebliğ etmiştir. Vahiy aşama aşama gelmiş, ancak henüz tamamlanmamıştı. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile kemale ermiştir. Bu nedenle, sadece Müslümanlar değil, Hristiyanlar ve Yahudiler dahi Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra başka bir peygamber geldiğini iddia etmezler. Gelen her peygamber, "Benden sonra bir peygamber gelecek," diye müjdelemiştir. Ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den önceki son peygamber, Hazreti İsa aleyhisselam'dır. Ve o, elbette Tevrat'ı tasdik ediyordu ve şöyle buyurdu: "Allah benden sonra son peygamberi gönderecek. Onun adı Ahmed olacak." İşte böyle buyurmuştu. Dolayısıyla bu çok açıktır; insanlar dinin bir olduğunu anlamalıdır. Ve biz buna iman etmeliyiz. Gelen her peygamber, Allah'ın kendisine vahyettiğini kabul etmiş ve insanlara dinin esaslarını öğretmiştir. Elbette, din adım adım vahyedildi, ta ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem veda hutbesinde, "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim" ayetini tebliğ edene kadar. Elbette, Peygamber Efendimiz'in haber verdiği birçok mucize şimdiden gerçekleşti. Ve henüz gerçekleşmemiş birçok haber daha var, ama onlar da gerçekleşecek, inşallah. Bu durum, bilhassa Hazreti İsa aleyhisselam ve onun mucizeleri için geçerlidir ki Allah Azze ve Celle bunu, Kendi hak kelamı olan Kur'an'da zikretmiştir. Diğer dinlerin aksine, kutsal kitabı hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze ulaşan tek ümmet biz Müslümanlarız. Onların da kitapları var, ama tahrif edilmişlerdir. Sadece Kur'an, biz Müslümanlar için, Allah Azze ve Celle'den geldiği gibi muhafaza edilmiştir. Bir misal verebiliriz, gerçi hiçbir misal hakikati tam olarak yansıtamaz. Mesela, filmlerde sıkça gördüğünüz bir senaryo olan cinayet soruşturmasını düşünün. Bir suç işlenir, ama ne olduğunu, kimin yaptığını veya nasıl meydana geldiğini kimse bilmez. Sonuç olarak, masum insanlar sık sık hapse atılır, hatta idam cezasına çarptırılır. Ve sonrasında, gerçekte ne olduğunu kimse asla bilemez. Ama Allah Azze ve Celle bilir. Ve Allah Azze ve Celle, sözün en doğrusunu söyleyendir; O'nun buyurduğu her şey haktır. Ve Kur'an'da bize bunun gibi pek çok kıssa anlatır. Bu kıssalardan biri de Hazreti Musa aleyhisselam zamanında yaşanmıştır. Birisi bir adamı öldürmüş ve cesedini belli bir yere bırakmış, bu yüzden oradaki insanlar cinayetle suçlanmıştı. Bunun üzerine Hazreti Musa aleyhisselam'a gelip sordular: "Bu adamı kim öldürdü?" "Adalet istiyoruz," dediler, zira onların şeriatında kısas hükmü vardı. Birini öldüren öldürülür. Birinin elini kesersen, senin elin kesilir. Bir kulak kesersen, senin kulağın kesilir. Bu, faile uygulanan kısas kanunuydu. Dedikleri gibi, "dişe diş". Böylece Kelîmullah, yani Allah ile konuşan Hazreti Musa aleyhisselam'a geldiler. Dediler ki, "Bizim için Allah Azze ve Celle'ye sor, bu adamı kimin öldürdüğünü nasıl öğrenebiliriz?" Hazreti Musa sordu ve emir geldi: "Bir inek kesin ve onun bir parçasıyla ölü adama vurun." Sordular: "Ey Musa, nasıl bir inek?" Buyurdu ki: "İnek ne çok yaşlı ne de çok genç olmalı." Sonra tekrar sordular: "Anladık, peki rengi ne olmalı?" Buyurdu ki: "Rengi parlak sarı olmalı, bakanların içini açan, altın gibi bir sarı." Yine de sormaya devam ettiler: "Bu tarif bizim için hâlâ tam net değil. Bu inek nasıl olmalı?" Ve cevap geldi: "Hiçbir işe koşulmamış, parlak sarı renkte genç bir düve olmalı." "Şöyle olmalı, böyle olmalı..." Bunun üzerine dediler ki: "Tamam, şimdi anladık. Bunu yapacağız." Ve bu ineği bütün ülkede aradılar ve tarife uyan sadece bir tane bulabildiler. Fiyatını sordular. Sahibi fakir, dindar bir adamdı ve Allah ona ilham etti: "Bedeli, derisinin alabileceği kadar altındır." Çok paraları vardı ama çok cimriydiler. Yine de bedelini ödediler, derisini belki bir ton veya daha fazla altınla doldurdular. Ve ineği kestiklerinde, dilinden bir parça alıp cansız bedene vurdular ve o adam Allah'ın izniyle dirildi. Dedi ki: "Beni yeğenim öldürdü. Param için beni katletti." Allah, insanlar iman etsin diye Kur'an'da böyle misaller verir. Ve Hazreti İsa hakkında, Allah Azze ve Celle bize Hazreti Meryem'i anlatır. O daima ibadet edip dua ederken Allah ona bir melek göndermiş ve o, evlenmeden, hiçbir erkek eli değmeden hamile kalmıştır. Ve her şeyi yaratan Allah, Hazreti İsa'nın yaratılışına bir misal verir ve onun yaratılışının Hazreti Âdem aleyhisselam gibi olduğunu buyurur. Onu topraktan yarattı, sonra ona "Ol" dedi ve o oluverdi. Daha sonra, Hazreti İsa kıssasının sonunda, herkesin bildiği gibi bir hain vardı. Allah Kur'an'da, o haine Hazreti İsa'nın suretini verdiğini buyurur. Böylece haini yakalayıp öldürdüler ve çarmıha gerdiler. Ve Kur'an'da Allah Azze ve Celle bize şöyle buyurur: "Ve mâ qatalûhu ve mâ salabûhu ve lâkin şubbihe lehum." (Nisâ, 4:157) "Onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler. Fakat (öldürdükleri kişi) onlara (İsa gibi) gösterildi." Aksine, Allah buyurur: "Bel rafe'ahullâhu ileyh." (Nisâ, 4:158) Allah onu bu dünyadan Kendi katına, semaya yükseltti. İkinci semaya yükseltildi; toplamda yedi sema vardır. Ve o, aldatılmış olan bütün insanlara hakikati açıklamak için geri dönecek, böylece gerçek İsa aleyhisselam'ı tanıyacaklar. İddia ettikleri gibi o, "Tanrı'nın Oğlu" değildir. Bir an bile düşünen kimse böyle bir şeye inanamaz. Allah Azze ve Celle'nin bir şekli yoktur; O'nun bir mekanı yoktur. O, mekandan münezzehtir. Bütün mekan, kâinat, ışık, ses, zaman, asırlar, tarih—tüm bunlar Allah Azze ve Celle tarafından yaratılmıştır. Bu nedenle, birinin "Tanrı'nın oğlu" olduğunu söyleyemezsiniz. Aklıselim sahibi birinin buna inanması imkansızdır. Bu diğer dinlere gelince, onların kutsal kitapları kendi din adamları tarafından tahrif edilmiştir. Bu değişikliklerin çoğu para ve şahsi menfaat için yapılmıştır. Milyonlarca, hatta milyarlarca insanı Allah Azze ve Celle'nin yolundan saptırmışlardır. Birisi sorabilir: "Bir papaz, bir haham veya diğer din adamları böyle bir şeyi nasıl yapabilir?" Buna dair pek çok misal vardır. Hazreti Yuşa aleyhisselam zamanındaki hahamı düşünün. O, İsm-i Âzam'ı, yani Allah'ın En Yüce Adı'nı biliyordu ve bunu bilip onunla dua eden herkes her istediğini yapabilirdi. Yine de o bile onların tuzağına düştü. Onu güzel bir kadınla evlilik vaadiyle aldattılar ve böylece o da Hazreti Yuşa aleyhisselam'a ihanet etti. Görüyorsunuz ya, onlar masum insanlar değiller. Onlar Şeytan'ın takipçileridir. Kutsal kitaplarının belki yüzde 95'ini, hatta yüzde 99'unu, pek çok şeyi değiştirmişlerdir. Elhamdülillah, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in en büyük mucizesi Kur'an-ı Azîmüşşân'dır. Bugün elimizdedir, semadan indirildiği gibi, tek bir harfi dahi değişmemiştir. Bütün hayırlar ve bütün ilimler onun içindedir. Bu nedenle, biz Hazreti İsa aleyhisselam'ı bekliyoruz, inşallah. Herkes, inanan da inanmayan da, birinin gelmesini bekliyor. Herkesin içinde bu his var ve bu Allah Azze ve Celle'dendir. O, insanların kalbine, bütün bu fesat ve zulümden sonra bu dünyaya mutluluk ve adalet getirecek birinin geleceği beklentisini yerleştirmiştir. İnşa'Allah yakınız. O vakit uzak değil. İnşa'Allah, Hazreti Mehdi aleyhisselam geliyor ve Hazreti İsa aleyhisselam semadan inecek. O, dünyayı bütün bu zulüm ve fesattan temizleyecektir, inşallah. Allah onun gelişini yakınlaştırsın ve inşallah biz de onunla birlikte oluruz. Hazreti İsa aleyhisselam, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şeriatına tabi olacaktır. Hazreti İsa aleyhisselam'ın arzusu, Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmetinden olmaktı. Bu muazzam bir şereftir. Elhamdülillah, bunun için Allah'a şükretmeliyiz. Allah sizleri mübarek eylesin.

2025-10-17 - Other

İnşaallah, Allah rızası için toplanıyoruz. Mevla bizleri mesut eylesin. Elhamdülillah, beraberiz, Arjantin'de belde belde geziyoruz. Dün maşaallah, müridlerimizin bir cemiyeti, Cordoba'da güzel bir toplanma oldu. Bugün de elhamdülillah, Mendoza'ya vasıl olduk. Mendoza harika bir yer, Şili'nin hemen görülebildiği sınırda. Müridlerimiz maşaallah, burada bir dergâh, bir mescit inşa etmişler ve aileleriyle birlikte burada ikamet ediyorlar. Bir pınardan akan suyuyla pek güzel bir yer. Yaklaşık 2.000 metre rakımdayız. Serin ve hoş, çok güzel. Ve burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum: Birbirine zıt iki şeyden bahsedeceğim. Bu yerin adı, bilirsiniz, Las Vegas. Adı yine Las Vegas olan diğer yer ise buranın tam zıddı. Burası Cennet, orası Cehennem. Burası serin, her tarafı akan sularla dolu; orası ise bir çölün ortasında. O mekânda çok güzel binalar, pek şatafatlı, parlak arabalar var. Lüks otelleri ve yüzme havuzları var. Yüzleri boya küpüne dönmüş kadınlar var. Lakin hakikatte, tıpkı Deccal gibidir: dışarıdan bakınca çok hoş, çok güzel görünür, ama içine bir girdin mi, bitersin. Ve bu durumdan etkilenenler sadece maneviyat arayanlar değil; maneviyatla alakası olmayan sıradan insanlar bile orada tükenip gidiyor. Aileleri mahvediyor, insanlığı mahvediyor. Elbette dünyanın her yerinde kumarhaneler var, lakin orası kumarın karargâhıdır. Bir çölün ortasına inşa edilmiş. Sıcak havası, kötü havası var ve etrafında tek bir yeşillik yok. Sübhanallah, insanları parayla ve göz alıcı bir görünümle aldatıp orayı güzel gösteriyorlar ve insanlar sadece Amerika'dan değil, bizim kendi memleketimizden bile oraya akın ediyor. Dünyanın dört bir yanından kumarbazlar, bir sürü para kaybetseler dahi, "Las Vegas'ta kumar oynadım" diyebilmek isterler. Elhamdülillah, burası ise tam tersi. Görünüşü mütevazı; binayı inşa etmek için oradan buradan odun bularak kendi elleriyle yapmışlar. Fakat bunlar ihlaslı insanlar; Allah onları seviyor ve onlara yardım ediyor. Ayrıca onlar vasıtasıyla başka insanları da hidayete erdiriyor. Ben dokuz yıl evvel buradaydım ve şimdi tekrar geldiğimde, maşaallah, burası büyümüş ve daha da büyüğünü inşa ediyorlar. Burası hem bu dünyada bir Cennet, hem de Ahirette bir Cennettir. Mutluluğu arayan insanlar zahire, yani dış görünüşe değil, işin hakikatine odaklanmalıdır. Gördüğünüz her şeydeki hikmeti aramalısınız. O şer yuvasına baktığınızda dahi, şerrin insanları nasıl ele geçirip mahvettiğini görmenin hikmetini de bulmalısınız. Bu kumarbazlar, kumar uğruna her şeylerinden vazgeçerler. Bizim memleketimizde de sözde bir kumar "cenneti" var; ekseriyetle Türkiye'den birçok insan bu şeytanî otellerde kumar oynamaya geliyor. Onları karşılıyorlar ve onlara her şeyi veriyorlar: yiyecek, kalacak yer ve hatta dönüş biletini bile. Çünkü ceplerinde beş kuruş para kalmayacağı için dönüş biletini oteller veya kumarhaneler temin ediyor. Kumar, bir insanın selameti için en kötü şeydir. Çünkü bir insan bu illete bir kere bulaştı mı, artık duramaz. Belki alkol, uyuşturucu gibi başka illetlere olan bağımlılık tedavi edilebilir, lakin kumarda on bin kişiden birinin dahi kendini kurtarabilmesi büyük bir başarı sayılır. Mevla bizleri bu kötü ahlaktan ve sırf paralarını almak için insanlara türlü vaatlerde bulunup onları kumarhanelere ve benzeri yerlere çeken şerli insanlardan muhafaza eylesin. Burası Helal Las Vegas, orası da Haram Las Vegas.

2025-10-16 - Other

Elhamdülillah, mutluyuz. Fakat her şey O'ndan gelir; her şey O'nun iradesiyle, takdiriyle olur. Bu yüzden, halinize şükretmeli ve Allah'ın size ihsan ettiği nimetleri yâd etmelisiniz. Bizce bir kula verilecek en büyük nimet, iman nimetidir. Elhamdülillah, Rabbimiz bize bunu nasip etti. Biz de bundan razıyız. Ve biliyoruz ki, Allah bu büyük lütfu size de bahşetti ve sizi de mü'minlerden kıldı. Bu çok kıymetli bir hazinedir. Peki, Rabbimizin bize verdiği bu iman nimetini daim kılması için, bu nimete nasıl şükretmeliyiz? Ne yapmamız icap eder? Evvela, mahlukata karşı iyi olmak. Hayvanlara şefkatli olmak. Kâinata karşı. Toprağa karşı. Suya karşı. Her şeye. İhsan ehli olmanız gerekir. Bu, bizim kendi menfaatimizedir. Bunun bize faydası şudur ki: eğer bütün mahlukata hürmet gösterirseniz, bu dünya cennet misali olur. Ama ne yazık ki insanlar bunu yapmıyor ve bu yüzden de bu dünyada azap çekiyorlar. Demek ki bizde, insanoğlunda bir noksanlık var. Allahû Teâlâ her şeyi en mükemmel şekilde yaratmıştır. Bizi ahsen-i takvim üzere, en kâmil akıl ve ahlak ile halk etti. Yapmamız gereken her şeyi bize bildirdi ve öğretti. Fakat insanlar kendi nefislerinin arzusuna uyuyor. Buna da "hürriyet" diyorlar. Ama sizin hürriyetiniz bir başkasının hakkına tecavüz ettiğinde, orada fitne çıkar. Siz kendi haddinizi aştığınızda, onun da bir haddi olduğunda, diğerlerinin de sınırları olduğunda... herkes haddini aşınca, işte böyle savaşlar zuhur eder. Peki bunun çaresi nedir? Allah Azze ve Celle'nin bize gösterdiği ve emrettiği Sırat-ı Müstakim'de yürümektir. Cenâb-ı Hak, dinin kolaylık dini olduğunu, zorluk dini olmadığını buyurur. Elhamdülillah, biz de burada... Diğer tarafa geçtik, zira orası güneşli ve sıcaktı. Cemaati bu tarafa aldık ki, rahat etsinler, huzurlu olsunlar. İnsanlara meşakkat vermeye lüzum yok. Yoksa "hava çok sıcak" veya "oturacak yer yok" diye kalbi meşgul olur, dinleyemez. Elhamdülillah, şimdi herkesin hali vakti yerinde, mutlular. İşte bu, Allah'ın emridir. "Herkesin işini kolaylaştırın" buyurdu Efendimiz (s.a.v). Yessirû ve lâ tuassirû. Yani, "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız." Ve bu da... Elbette, kula zor gelebilecek bazı istisnai durumlar vardır, ama diğer zamanlarda Rabbimiz buyuruyor ki: "Fe inne me'al usri yusrâ." Muhakkak her zorluğun ardından bir kolaylık, bir ferahlık vardır. Tıpkı oruç gibi: Bütün gün oruç tutarsınız, açlık ve susuzluk çekersiniz. Ama akşam iftar vaktinde, o an oruçlu için en mutlu, en lezzetli andır. Oruç tutmayanlar bu hazzı bilemezler. Hac ibadeti de böyledir. Ömürde bir defa olduğu için, kefenle, o sıcakta, o yolculukla insanlara Mahşer Günü'nün bir nevi provasını yaşatır. Bu biraz meşakkatlidir, ama sonu selamettir, mutluluktur. Ve bu kaide, bunun gibi hayırlı ameller için geçerlidir. Fakat insanları şerden men etmek için, o işi yapmak isteyenlerin yolu zorlaştırılmalıdır. Buna rıza göstermemelisiniz. Hatta gücünüz yetiyorsa, yapmalarına mani olmalısınız. Elinizden geldiğince şerrin önüne geçmelisiniz. Bu, hayrı kolaylaştırmanın tam zıddıdır. Kötülük yapanların, günaha girenlerin işini kolaylaştırmamalısınız. Günümüzde o kadar çok insan var ki... aklın hayalin almayacağı kötülükler ve ne kadar çok günah işlendiğini tasavvur bile edemezsiniz. Bu yüzden, bildiğiniz ve engel olabildiğiniz ne varsa, ona mani olmalısınız. Bu dünyada yaptığınız bu engel, günah işlemekten alıkoyduğunuz kimse için de bir iyiliktir. Ve Allah bu amelinizden ötürü size ecrini verir. Çünkü o kişi belki nefsine, belki başka insanlara, belki de bütün topluma zarar verecektir. Dolayısıyla onun yolunu kolaylaştırmamak en hayırlısıdır. Nitekim Arapçada bir mesel vardır: "El-mâlü's-sâib yuallimu's-serika." Yani, sahipsiz bırakılan mal, hırsızlığa teşvik eder. Bu bir Arap atasözüdür: "El-mâlü's-sâib yuallimu's-serika." Yani, eğer malınızı, mülkünüzü ortada, korumasız bırakırsanız, insanları harama teşvik etmiş olursunuz. Bu sebeple, o insanlara günah işlemeyi öğrenmeleri için fırsat tanımayın. Birisi diyebilir ki, "Buna nasıl güç yetireceğiz?" Güç yetirebiliriz. Defalarca, hatta bugün bile, başkalarının hakkına giren nice insanlar var. "Bana para ver, ticaret yapalım... bu çok kârlı bir iş... sen bir koy, on alacaksın." Böylece insanlar aldatılıyor. O kişi sizden alıyor, ötekinden alıyor, berikinden alıyor ve bu haram yola alışıyor. İnsanların güzel ahlakı, şerefi, haysiyeti, her türlü erdemi unuttuğu bir ahir zamanda yaşıyoruz. Bunları akıllarına bile getirmiyorlar. Yavaş yavaş, bir insan günaha yol bulamayınca, inşallah, Allah onu en azından fıtratına, insanlık yoluna döndürür. Elhamdülillah biz... Dokuz sene evvel buradaydık. Bu ikinci gelişimiz. Elhamdülillah, Müslümanların ve bilhassa tarikat ehlinin sayısının artmasından memnuniyet duyuyoruz. Ve tarikat ehli, insanları İslam'ın güzelliğiyle tanıştırıyor. Çünkü İslam dini her yerde yanlış anlaşılıyor. İslam beldelerinde dahi İslam'ı hakkıyla anlamıyorlar. Bu sebeple, insanlara tasavvufu ve İslam'ı anlatmalıyız ki, inşallah, Allah onların kalplerini imana açsın. İşte bu, cennete giden yoldur. Aynı zamanda dünya cennetine de. Kalbinizde itminan ve huzur varsa, bu dünyada da cennettesiniz demektir. Ama bu yoksa, bir şehir dolusu servetiniz olsa bile, cehennem azabı içindesiniz. İşte bu yüzden, Allah rızası için insanları ebedi saadete davet ediyoruz. İnsanların kendilerini kötü amellerin ateşinden kurtarmalarına vesile olmak için Allah rızası için yollardayız. Bir kul her günah işlediğinde, kalbine bir ateş daha düşer. Elbette, bu günahları işleyenlerin bu dünya hayatındayken tövbe edip Allah'tan mağfiret dileme fırsatı vardır. Ecel gelmeden bunu yaparlarsa, Allah onları affeder. Ama insan öldükten sonra o kapı kapanır. İnşallah, Mevla'm bütün insanlara hidayet nasip eylesin. Dinlediğiniz için Allah razı olsun. Allah sizleri mübarek kılsın; sizi, ailenizi, evlatlarınızı, komşularınızı ve memleketinizi muhafaza eylesin. Ve inşallah, iman eden salih kullarından olursunuz.

2025-10-15 - Other

Mevlana Şeyh Nazım Hazretleri'nin emriyle, inşaAllah, bu tekrar bir araya gelişimiz vesilesiyle kısa bir sohbet edelim. Elhamdülillah. Niyetimiz, her şeyi Allah rızası için yapmaktır. Allah rızası için, dostlarımızı, sevdiklerimizi görmek üzere bu uzun yola çıktık. İnşallah, Allah bu ziyaretimizi hem bizim hem de sizin için bereketli kılar. Elhamdülillah, uzun yıllar sonra yeniden buradayız. Dokuz yıl önce Şeyh Bahauddin Efendi ile buradaydık. Belki bir daha gelemeyiz diyorduk, zira yaşımız ilerliyor ve yolumuz da çok uzak. Fakat Allah bir şeyi dilediğinde, elhamdülillah, onu tekrar nasip eder. Bu yüzden, elhamdülillah, Brezilya'dan, Arjantin'den gelen bütün kardeşlerimizi, bütün ihvanımızı gördüğümüze çok seviniyoruz. İnşallah bu birlikteliğimiz, bu muhabbetimiz daim olur. Dediğim gibi, biz buraya turist misali, sadece etrafı gezip görmeye gelmedik. Bizim için asıl mühim olan, müminlerin kalbindeki Allah aşkını ve Allah'ı sevenlere olan muhabbetini görmektir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurur ki, en hayırlınız, görüldüğünde Allah'ı hatırlatan kimsedir. İşte biz de sizi görünce bu yüzden seviniyoruz. Bir mümini, bir Allah, Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve Evliyaullah aşığını gördüğümüz zaman, onların yüzündeki tebessüm bizi de mutlu eder. İnsanlar hep "sevgi, sevgi, sevgi" der durur, ama bu çoğu zaman gelip geçicidir. Hakiki sevgi, Allah Azze ve Celle'ye duyulan sevgidir. Allah Azze ve Celle'yi hakikaten sevenlerin muhabbeti asla tükenmez. Bilakis her an artar, çoğalır, derinleşir. Sonsuza dek, ebediyen... İnşallah. Fakat diğer, yani beşeri sevgilerde insanlar birbirini deli divane sevebilir, ama bir ay, beş ay, bir ya da beş sene sonra o ateş söner, o sevgi devam etmez. Peki, neden böyle olur? Çünkü insan noksandır. Herkesin bir kusuru, bir eksiği vardır. Hiç kimse mükemmel, hiç kimse kâmil değildir. Bu yüzden bir zaman sonra birbirlerinin kusurlarını görmeye başlarlar: "Aa, meğer o şöyleymiş," "Bu da böyleymiş" diye. Ve zamanla bu kusurlar göze batar, insanı mutsuz eder. Fakat Allah Azze ve Celle, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Hiçbir şey O'nunla bir tutulamaz, kıyas edilemez. İşte bu yüzden Allah'a duyulan sevgi eksilmez, bilakis daima artar. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) duyulan sevgi de her geçen gün ziyadeleşir. Meşayihimize, Sahabe-i Kiram'a, Ehl-i Beyt'e duyulan sevgi de böyledir; zamanla daha da artar. Çünkü onlar kâmil insanlardır. İşte beşeri sevgiyle ilahi sevgi arasındaki sır budur: Biri fani, diğeri ise bakidir. İnşallah bizim muhabbetimiz de o ebedi olanından olur. Ve inşaAllah, daha çok insan bu güzelliğe, bu manevi lezzete, bu feyze nail olur. Çünkü bu yolun başı da sonu da sırf Allah rızasıdır. Ve Allah da niyetimiz halis olduğu sürece bizimle beraberdir, inşaAllah.

2025-10-13 - Dergah, Akbaba, İstanbul

قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ بَدَأَ ٱلۡخَلۡقَۚ (29:20) Allah Azze ve Celle, "Yeryüzünde gezip dolaşın." buyuruyor. "Allah'ın mahlukatına, yarattıklarına bakın." Allah Azze ve Celle'nin zatı hakkında düşünmek, O'nu tefekkür etmek olmaz. O'nun yarattıklarına bakacaksınız. O'nun zatı kimsenin aklına, hayaline sığmaz. Şimdi bir taife var; Allah Azze ve Celle için "göklerdedir, yerdedir" diyorlar... Allah hiçbir yere sığmaz. Bunların hepsi Allah'ın mahluku olduğu için, bu ayrı bir meseledir. Hassas bir mesele. Nereye giderseniz gidin, maksat Allah Azze ve Celle'nin yarattıklarına bakıp ibret almaktır. Allah'a şükür, bugün de biz epeyce uzak bir yere gideceğiz. Şeyh Muhammed Nazım el-Hakkani'nin, şeyh babamızın bereketiyle ve onun himmetiyle, dünyanın her tarafında tarikatın müridleri, sevenleri var. Onları ziyaret için ara sıra oraya buraya gidiyoruz. Allah'ın yarattığı her yer güzeldir. Allah, her şeyi insanların faydası için en mükemmel şekilde yaratmıştır. Ama mühim olan, nereye gidersek gidelim, maksadımızın seyahat etmek değil, Allah rızası olmasıdır. Yoksa artık dünyanın her yeri birbirinin aynısı olmuş. Büyük caddeler, binalar, vesaire... Artık hemen hemen nereye gitseniz, insan dünyadan bir zevk almıyor. Fakat bizim asıl zevk aldığımız şey, oradaki insanların, ihvanlarımızın yahut iman edecek veya hidayete erecek olanların sevincidir. Mühim olan onlardır. Yoksa bizim için dünya, seyahat, gezmek önemli değildir. Müridlerimiz bizi oraya buraya götürüyorlar, Allah razı olsun, kendileri de "Hizmet ediyoruz." diye seviniyorlar. Bizim asıl sevindiğimiz şey, insanların sevinmesi, onların mutlu olmasıdır. Bu mutluluk da Allah sevgisinden kaynaklanan bir mutluluktur. Allah'a yöneldikleri ve bu yolda oldukları için bir araya gelmemiz, onlara büyük bir sevinç veriyor. Bizim sevincimiz de bu oluyor. Yoksa dağdır, taştır, binadır, şudur budur, bunların hiç ehemmiyeti yok. İster dünyanın en lüks, en zengin yeri olsun, ister en fakir yeri; hiçbir farkı yoktur. O insanların Allah rızası için mutlu olmaları, sevinmeleri... Allah'ın verdiği bu iman sevgisi, bu İslam sevinci; işte bizim için mühim olan budur. Allah sayılarını ziyade etsin, müminleri çoğaltsın inşaAllah. Bu gideceğimiz yer, epeyce uzak bir yer. Daha önce bir defa gitmiştik. İkinci defa nasip olur mu diye düşünüyorduk. Allah'a şükür, nasip bugüneymiş. Selametle gidip gelelim inşaAllah. Oradaki ihvanlar da sevinsinler. Çünkü biz oraya epeyce uzak bir yerden gelmiş olacağız. Oradaki insanların da maddi imkanları çok fazla değil. Bu yüzden oraya gidince onlar Allah rızası için çok seviniyorlar. Sayıları daha da çoğalsın inşaAllah. Allah onları muhafaza etsin. Başkalarının da hidayetine vesile olsunlar inşaAllah. En başta da aileleri, akrabaları, hepsi imana, İslam'a gelsin inşaAllah. Bu da hepimiz için dünya ve ahiret saadeti olsun inşaAllah.

2025-10-12 - Dergah, Akbaba, İstanbul

إِن يَنصُرۡكُمُ ٱللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمۡۖ (3:160) Allah ile beraber olana, yani Allah'ın emrine itaat edene kimse galip gelemez; zafer daima onundur. Ona zarar gelmez. Muhakkak Allah Azze ve Celle'nin vaadi haktır. O vaat muhakkak gerçekleşir. Yani bunda şüphe yoktur. Onun için Allah ile beraber olun. Allah'ın yolunda daima sabit kadem durmak lazım ki Allah Azze ve Celle sana zaferi nasip etsin, yardım etsin inşaAllah. İnsanlar sabırsızdır. Sabretmezler; her şeyin hemen olmasını isterler. Allah'ın takdiri nasılsa öyle olur. Asıl zafer, imanımızı muhafaza etmektir. En mühim şey odur. Şeytana yenilmemektir, nefse yenilmemektir. Onlara yenilirsen kaybetmişsin demektir. Onlara galip gelirsen kazanmış, zaferi elde etmiş olursun. Dünya zaferi mühim değildir. Mühim olan, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi, cihâd-ı asgardan, yani küçük cihattan büyük cihada geçmektir. Peygamberimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), küçük cihadın savaş olduğunu buyuruyor. Büyük cihat ise ondan sonrakidir. Çünkü hayat boyu devam eden bir savaş vardır. İnsan; nefsiyle, şeytanla ve onun avanesiyle daima cihat halindedir. Büyük cihat içindedir. Bunu "Kazandım," deyip bırakmak olmaz. Nasıl bırakmak olmaz? Allah Azze ve Celle'nin yolundan ayrılıp, "Tamam, ben kazandım; savaşı kazandım, artık nefsimi de şeytanı da yendim." diyecek olursan, o an zaten kaybetmiş, her şeyi yitirmişsin demektir. İşte bu yüzden, hayat boyu sürdüğü için Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu daimi cihada "cihâd-ı ekber" demiştir. Büyük cihat, büyük savaş odur. Son nefese kadar bu savaşta Allah bizimle olsun. Onun yolundayız inşaAllah. Allah daima yardımcımız olsun.

2025-10-11 - Dergah, Akbaba, İstanbul

ثُمَّ كَانَ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَتَوَاصَوۡاْ بِٱلصَّبۡرِ وَتَوَاصَوۡاْ بِٱلۡمَرۡحَمَةِ (90:17) أُوْلَـٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ (90:18) Sabır ve merhamet, Müslümanın ve müminin sıfatıdır. Allah Azze ve Celle bunu sever. Merhamet edene Allah da merhamet eder. Merhamet etmeyen ise muhakkak cezasını çeker. İşte yaşadığımız bu günlerde, tabii ki çok zulüm oldu ve oluyor. Ta en başından beri, Osmanlı halifesini attıktan sonra, bütün dünyada zulüm en yüksek seviyelere ulaştı. İnsanları, "Sizi Osmanlı'nın zulmünden kurtaracağız" diye kandırdılar. Sadece burası değil, bütün dünya zulümle geçti. Milyonlarca insan katledildi, öldürüldü, zulüm gördü. Ne için? Müslüman'da merhamet olur; merhamet vardır. Birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye ederler, nasihat ederler. "Zulüm yapmayın" diye. Kâfir ise tam tersidir; onda merhamet değil, zulüm vardır. Onun için Müslüman, Allah Azze ve Celle'nin sevdiği kuludur. Allah onu taltif eder, ona ecrini verir. Allah, zalimin de kâfirin de hesabını sorar. Hesapları dünyada görülmedi diye sevinmesinler; ahirette zalimin hesabı muhakkak vardır. Dünyada da Allah onun içine bir ateş verir, rahat etmez. O ateşle ne yaparsa yapsın, içkisini içsin, uyuşturucusunu alsın, her türlü rezilliği yapsın, yine de fayda etmez. Yani o ateş ondan gitmez. Onun için bu dünyanın hali böyledir. Olan her şey Müslümanın faydasınadır. Hiçbir şey onun aleyhine değildir. Ne kadar zulüm, ne kadar sıkıntı varsa, bunların hepsi Allah katında mümine, Müslümana ahirette sevap olarak yazılacaktır. Onun burada çektiği sıkıntılara karşılık ahirette Allah Azze ve Celle öyle mükafatlar verir ki, diğer insanlar, "Keşke biz de bunları çekseydik" derler. Allah bizi zalimlerden eylemesin inşaAllah. Kimseye zulüm etmeyelim inşaAllah.

2025-10-10 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Allah Azze ve Celle, insanoğlunu diğer mahlukattan daha yüksek bir mertebede yaratmıştır. İçine her türlü iyiliği koymuştur. Bir de nefs vardır. Nefsini de içine koymuştur. Nefs, devamlı dediğimiz gibi, daima kötülüğü ister. Ancak Allah, içimize kötülüğü istemeyen bir şeyi de koymuştur. Ona da vicdan denir. Vicdan herkeste vardır. Müslümanda da, kâfirde de, herkeste de vicdan vardır. Allah Azze ve Celle, vicdanı insanoğluna yerleştirmiştir. İnsan kendini muhakeme etsin, zulmetmesin diye vicdanı koymuştur. Merhameti de koymuştur. Fakat insanın bunları yapabilmesi için nefsine galip gelmesi lazımdır. Çünkü vicdan sahibi olan kimse zulmetmez, kimseye eziyet etmez, kimsenin malını gasp etmez ve kimseyi kandırmaz. Ondan sonra, yavaş yavaş imanı da yükselir. Sonunda da çoğu zaman hidayete erer, hidayete vasıl olur. Ama o vicdan olmayınca, insan Müslüman olsa bile, nefsi ona iyilik yaptırmaz. Müslüman da olsa vicdansız insan; ne hak bilir, ne hukuk bilir, ne helal bilir, ne de haram. Kendine "Müslüman" der, beş vakit namazını kılar, hatta hacca bile gitmiş olabilir. Ama vicdanı olmadıktan sonra nefsine uyar, onun peşinden gitmiş olur. İşte bu sebeple, Allah'ın hikmetine akıl ermez. İnsanoğlunun aklı bunu kavramaz. Allah, "İnsanı en mükemmel şekilde yarattım" buyuruyor. وَلَقَدۡ كَرَّمۡنَا بَنِيٓ ءَادَمَ (17:70) Allah Azze ve Celle, "İnsanoğlunu en yüksek mertebede, en güzel vasıfta yarattım; onları karada ve denizde, her yerde mükerrem kıldık" diye buyuruyor. Peki, bu insanlık nasıl olur? İnsanlık, vicdanla olur. Vicdan olmayınca, o insanlık da kaybolur gider. İnsan, yaptığını aslında kendi kendine yapmış olur. İşte bu yüzden, bakarsınız adam gayrimüslimdir ama öyle bir vicdanı vardır ki, nice Müslümanın yapmadığı iyiliği yapar. "Bu nereden geliyor?" diye sorarlar. Bu, vicdandan gelir. Allah Azze ve Celle'nin, insanın içine koyduğu o vicdandan gelir. Diğer yanda bir Müslüman görürsün; her türlü zulmü, her türlü sahtekârlığı ve kötülüğü yapar. Peki, bu neden? Çünkü vicdanı kalmamıştır. Vicdanını öldürmüştür. Elbette, vicdanı bir kere öldürürsen onu yeniden diriltmek, uyandırmak çok zordur. Ama onu muhafaza edersen, bu senin faydana olur. Yaptığın işler güzel olur. En güzeli de Allah katında ve Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) nezdinde makbul olmaktır. Vicdanlı ve merhametli insan; Allah Azze ve Celle'nin, Peygamber Efendimiz'in, evliyaların ve müminlerin sevdiği insan olur. Asıl mühim olan da budur. Öteki türlü, senin sahtekârlıkla, insanları kandırıp kazıklayarak elde ettiklerinin, başkalarının elinden aldığın mülklerin bir faydası yoktur. Allah Azze ve Celle'nin onlara ihtiyacı yoktur. Asıl muhtaç olan sensin. İnsanlar vicdanlarına dönmeli ki huzur bulsunlar. Hani, "Vicdanım rahat, gönlüm rahat" derler ya; işte insanın vicdanı rahat olursa, gönlü de rahat olur. Allah bizi vicdansızlardan eylemesin inşaAllah. Allah bütün insanlara hidayet versin ki, içlerindeki bu güzel hasleti öldürmesinler inşaAllah.

2025-10-09 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstani Hazretleri, Şeyh Baba'ya sohbetlerini yazdırırdı. Birinci ders olarak, "Tarikatun kulluha edeb," diye buyururdu. Tarikat, edep üzerine kaimdir. Edepsizlik yapan kimse, "Ben tarikattanım," demesin. Edepsizlik yapan kimse, sokaktaki sıradan insandan bir farkı yok. İnsanlara hürmet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen, akrabasına ve komşusuna iyilik etmeyen kimse, tarikattan sayılmaz. Tarikat edeptir. Bu edep de Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) edebidir. İnsanlığın en mükemmel edebi, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) edebidir. Tarikat ehli de O'na tabi olmalı, yolundan gitmelidir. Bu yüzden kötülük yapmak, yalan yanlış işlerle uğraşmak tarikatta edepten sayılmaz. Edep; Allah Azze ve Celle'nin emrine itaat etmek ve Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolundan gitmektir. Başka bir şey değil. Şimdiki insanlar, edepsizlik yapmak için fırsat kolluyorlar. Bu, sıradan insanların vasfıdır; tarikat ehlinin değil. Tarikat, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) güzel ahlakıyla ahlaklanmak ve O'na benzemeye çalışmaktır. Allah yardım etsin. Zira günümüzde tarikat ehli dahi nefsine hâkim olamıyor. Nefisleri onlara ne emrederse, onu istiyorlar. Nefislerinin arzusuna tabi olmuş durumdalar. Öyleyse tarikat nedir? Tarikat, terbiyedir. Nefsini terbiye edeceksin. Terbiye edilmiş bir nefis, en yüksek makamlara yükselir. Bağırmakla, çağırmakla, edepsizlik yapmakla bir yol alınmaz. Yol alınmak şöyle dursun, geri gidilir. Allah muhafaza etsin nefsimizin şerlerinden. "Tarikatta ne yapacağız?" diyorlar. İşte tarikatta yapılacak şey, edepli olmaktır. En mühim şey budur. Edebini muhafaza etmen; ne yaptığını, ne ettiğini, ne konuştuğunu bilmendir. Allah hepimize yardım etsin. Nefsimize uymamamız için kolaylıklar versin.

2025-10-08 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ
(ev kema kal)
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, kim Allah rızası için tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir, yüceltir.
Allah'ın yücelttiği kimse, hakikaten de yüce olur.
Ama kibirlenene gelince, Allah onu alçaltır da alçaltır.
Asla yükselemez.
Kendi kendine, "Ben şöyleyim, ben böyleyim," diyerek kibirlenen insan, zaten sevilmeyen bir insandır.
Zira kibirli insan, Allah Azze ve Celle'nin sevmediği kimsedir.
Kibir, insanoğlundaki en büyük kabahattir.
Büyük bir günahtır, güzel bir haslet değildir.
Ne yazık ki çoğu insan kibirlenir.
Kibirlenen kimse, Allah katında asla makbul olmaz.
Peygamber katında da makbul görülmez.
Kibir, ancak kâfire karşı gösterilirse caiz olur.
Fakat Müslümanların arasında, "Ben hocayım, ben şeyhim, ben vekilim, ben şuyum, ben buyum," diyerek kibirlenmek, yakışıksız ve faydasız bir davranıştır.
Bu davranış insanın günahlarını çoğaltır, sevaplarını ise siler.
İşte bu yüzden tarikat ehline yakışan en mühim haslet, tevazu sahibi olmaktır.
Tevazusu olmayan insan, tarikata zaten girmesi gerekmez.
Âlimlerin arasında bulunsun; "Benim ilmim şöyledir, böyledir," diyerek kendi kendine kibirlensin, lâkin ne kendine ne de bir başkasına fayda verir.
Allah, bizleri nefsimizin bu şerrinden muhafaza etsin.
Allah yardım etsin.
Kibirden muhafaza etsin inşaAllah.