السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.
Fitne çıkarmak iyi bir şey değildir.
İyi gözükse bile fitne kötü bir şeydir.
Bazı şeyler vardır ki, haklı olsanız bile bazen onları yapmamak gerekir.
Her şeyi illa kendi kafanıza göre yapmanız doğru olmaz.
Şeyhiniz, mürşidiniz size ne derse, hakiki yol odur.
Örnek vermek gerekirse, Şeyh Baba Hazretleri hacdayken, Kâbe'deyken oradaki imamların arkasında namaz kılmazmış.
Çünkü mezhepleri ve itikatları bozuk olduğu, doğru olmadığı için.
Normalde onların arkasında namaz kılınmaz diye pek çok fetva verilmiştir; ancak...
Şeyh Baba diyor ki: "Sen orada hakiki imama niyet edeceksin; önündeki imam sadece bir suretten ibarettir."
Bunun kıymeti senin niyetine göredir; sen oraya Allah rızası için durmuşsun.
Niyet, namazı kılıp Allah'ın emrini yerine getirmektir; imamın durumunu araştırmaya senin hakkın yoktur.
Eğer araştırmaya kalkarsan, herkes birini kabul eder, diğerini etmez ve fitne çıkar. Fitneye mahal vermemek gerekir.
Haklı olsan bile, buna sebep olmaya gerek yoktur diyor.
Babamız Mevlânâ Şeyh Nâzım Hazretleri bir defasında böyle yaparken, şeyhi Abdullah Dağıstânî Hazretleri ona, "Bir bak bakalım, namazı kim kıldırıyor?" demiş.
Maneviyatla imamın önüne baktığında görmüş ki, onun da önünde bir imam var ve hakiki imam odur.
Yani sırf fitne çıkmasın diye Allah, şeyhimize bunu böyle göstermiştir. Herhangi bir imamın arkasında durduğunda fitne çıkarma; vakit namaz vaktiyse arkasında namazını kıl.
Hacdaysan yine aynı şekilde, nerede durursan dur, Allah rızası için niyet et. "Bu niyet, senin amelinden daha hayırlıdır." diyor.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), "Niyetü'l-mü'mini hayrun min amelihi" (Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır) buyurmaktadır.
Bu yüzden bazı insanlar görüyoruz; sadece yaşadığımız memlekette değil, dünyanın her tarafında böyle insanlar var.
"Bunun arkasında namaz kılmam, şununla kılmam, cumaya gider veya gitmez" gibi söylemlerle kendi cemaatlerinin kafasını karıştırıyorlar.
İnsanlarla ters düşüyorlar ve bunun sonucunda fitne çıkıyor.
Bu yüzden fitne çıkarmamak ve fitneye sebebiyet vermemek lazımdır; niyetin sağlamsa Allah zaten kabul eder.
Onun için kendi kafanı karıştırma, başını ağrıtma ve insanları yoldan çıkarma. Allah muhafaza etsin.
2026-05-19 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Peygamber Efendimizin duası, "Allahümme hır lî vahter lî", yani "Sen benim için hayırlı olanı seç ve bana onu nasip et" şeklindedir.
Peygamber Efendimizin dualarından biri de budur.
İnsan seçtiği şeyin iyi mi, kötü mü olduğunu bilmez; onu ancak Allah Azze ve Celle bilir.
Onun için, "Hayırlı olanı benim için seç." diyor.
Bu güzel bir duadır, herkesin yapması lazım gelen bir duadır.
İnsan çoğu zaman bir şeyi çok ister ama olmaz.
Olmayınca da üzülür, oysa buna üzülmeye hiç gerek yoktur.
Çünkü orada Allah Azze ve Celle'nin iradesi tecelli etmektedir.
Gerçekleşmeyen işte de bazen pek çok hayır gizlidir.
Onun için, "Hayırlısı olsun" diye devamlı dua etmek lazım.
Ne gibi bir sıkıntı varsa, o da bu duayla ortadan kalkar.
İnsanın içindeki o sıkıntı, Allah'ın izniyle gider.
İnsanoğlunun bilmesi lazım ki bir Yaradan'ı var.
Yaradan da onun her halini, ahvalini bilir.
İnsan buna inanıp böyle davranırsa rahatlar, huzur bulur.
Yok eğer her şeye itiraz edip, "Şöyle olsaydı, böyle olsaydı" derse o vakit hiçbir huzuru kalmaz.
Daima endişe içinde olur, korkuyla yaşar.
Yeni yeni hastalıklar, manevi ve maddi hastalıklar var; bunlar da kişiyi daha beter eder.
Onun için Allah muhafaza etsin, Allah bize hayırlısını versin.
Bize kendi merhametiyle muamele etsin.
Kaldıramayacağımız imtihanlar vermesin.
Bize ihsanından versin.
Biz de Ondan ihsan talep ederiz inşaAllah.
Allah herkese ihsanıyla muamele etsin, dünya ve ahiret için inşaAllah.
2026-05-19 - Bedevi Tekkesi, Beylerbeyi, İstanbul
إِنَّ الْعَبْدَ لَيَتَصَدَّقُ بِالْكِسْرَةِ تَرْبُو عِنْدَ اللَّهِ حَتَّى تَكُونَ مِثْلَ أُحُدٍ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Kul bir parça ekmekle de olsa sadaka verdiğinde, o sadaka Allah katında Uhud Dağı büyüklüğüne ulaşıncaya kadar büyür.
Ufak bir sadaka bile Allah indinde makbuldür; insan sadakasız kalmamalıdır.
إِنَّ صَدَقَةَ السِّرِّ تُطْفِئُ غَضَبَ الرَّبِّ، وَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ تَزِيدُ فِي الْعُمْرِ، وَإِنَّ صَنَائِعَ الْمَعْرُوفِ تَقِي مَصَارِعَ السُّوءِ [...]
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Gizli sadaka Rabbin gazabını söndürür.
Açıktan vermek de caizdir ama gizli olanı daha makbuldür. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, gizli sadakanın Allah'ın gazabını söndüreceğini söylüyor.
Sıla-i rahim, yani akrabalarla görüşmek, onlarla ilgilenmek ömrü uzatır.
İnsanın ailesiyle, kardeşleriyle, amcalarıyla ve akrabalarıyla görüşmesi ömrünü uzatır.
İyilik yapmak kötülük kapılarını kapatır.
İnsanlara iyilik yaparsanız kötülük kapıları kapanır, size zarar gelmez.
"La ilahe illallah" demek, en küçüğü üzüntü olmak üzere, söyleyen kişiye doksan dokuz bela kapısını kapatır.
Pek çok bela kapısını kapatır, bunların en ufağı üzüntüdür.
İnsanın bir sıkıntısı olduğu vakit "La ilahe illallah" desin ki o sıkıntılar gitsin inşaAllah.
إِنَّ فِي الْمَالِ حَقًّا سِوَى الزَّكَاةِ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Bir malda zekattan başka ödenmesi gereken haklar da bulunmaktadır.
Bir malda zekatın dışında; borç varsa veya başkasının hakkı geçmişse, o hakların da ödenmesi gerekir.
O maldaki tek hak zekat değildir; başka bir hak varsa onun da ödenmesi şarttır.
فِتْنَةُ الرَّجُلِ فِي أَهْلِهِ وَمَالِهِ وَنَفْسِهِ وَوَلَدِهِ وَجَارِهِ، يُكَفِّرُهَا الصِّيَامُ وَالصَّلَاةُ وَالصَّدَقَةُ وَالْأَمْرُ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْيُ عَنِ الْمُنْكَرِ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Kişinin ailesi, malı, nefsi, çocuğu ve komşusuyla ilgili yaşadığı imtihanlara ve bu sebeple işlediği günahlara; kıldığı namaz, tuttuğu oruç, verdiği sadaka ile iyiliği emredip kötülükten sakındırması kefaret olur.
Bilerek veya bilmeyerek yapılan bu hatalara namaz, oruç, sadaka ve iyilik yapmak kefaret olur, Allah'ın izniyle bu günahlar affedilir.
أَنْفِقْ يَا بِلَالُ، وَلَا تَخْشَ مِنْ ذِي الْعَرْشِ إِقْلَالًا
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, Hazreti Bilal-i Habeşî'ye, dolayısıyla onun vasıtasıyla hepimize şöyle buyuruyor:
"Ey Bilal, infakta bulun, yani ver ve Arş'ın sahibinin seni yoksul bırakacağından korkma."
Bilal Hazretleri'ne parası kalmayacak diye korkmamasını tembihliyor; "Ver, Allah Azze ve Celle malını eksiltmez, sadakayla mal eksilmez" diyor.
أَنْفِقِي وَلَا تُحْصِي فَيُحْصِيَ اللَّهُ عَلَيْكِ، وَلَا تُوعِي فَيُوعِيَ اللَّهُ عَلَيْكِ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: "İnfak et ve infak ettiğini sayma."
Bunu Hazreti Ebubekir'in kızı Hazreti Esma Validemiz'e söylüyor: "Ey Esma, infak et, verdiğini sayma; yoksa Allah da sana verdiği nimetleri sayarak verir."
"Ben bu kadar verdim, bu kadar iyilik yaptım" diye sayma diyor; sen ver ki Allah da sana saymadan, hesapsızca versin.
Malını elinde biriktirip saklama, yoksa Allah da senin ihtiyacından fazla olan nimetini keser.
Sen saklayıp vermezsen, Allah Azze ve Celle de sana sadece yetecek kadarını verir; ancak verirsen O da sana daha fazlasını ihsan eder.
بَاكِرُوا بِالصَّدَقَةِ فَإِنَّ الْبَلَاءَ لَا يَتَخَطَّى الصَّدَقَةَ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: "Sadaka vermekte acele ediniz, erken veriniz; zira bela sadakanın önüne geçemez."
Hani hep diyoruz ya, sabah evden çıkmadan bir kutu yapıp içine günlük sadakanızı koyun; işte bu, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in insanlara ettiği bir nasihattir.
Sabah hiç kimse evinden sadakasını vermeden çıkmasın.
"Ben zaten veriyorum, haftada üç beş bin lira veriyorum" demek yok; bunu her gün yapacaksınız. Çünkü hadiste geçen kelime "erken davranmak" demektir.
تَدَارَكُوا الْغُمُومَ وَالْهُمُومَ بِالصَّدَقَاتِ يَكْشِفُ اللَّهُ ضُرَّكُمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَى عَدُوِّكُمْ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Üzüntülerinizi ve kederlerinizi sadaka ile gideriniz.
Üzüntünüz, kederiniz varsa sadaka vererek gideriniz.
Böylece Yüce Allah size zarar verecek konularda basiretli olmanızı sağlar ve düşmanlarınıza karşı size yardım eder.
İşte bu yüzden sadaka çok mühimdir.
تَصَدَّقُوا فَسَيَأْتِي عَلَيْكُمْ زَمَانٌ يَمْشِي الرَّجُلُ بِصَدَقَتِهِ فَيَقُولُ الَّذِي يَأْتِيهِ بِهَا لَوْ جِئْتَ بِهَا بِالْأَمْسِ لَقَبِلْتُهَا فَأَمَّا الْآنَ فَلَا حَاجَةَ لِي فِيهَا، فَلَا يَجِدُ مَنْ يَقْبَلُهَا
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Sadaka veriniz.
Çünkü öyle bir zaman gelecek ki kişi elinde sadakasıyla dolaşacak ve sadaka vermek istediği kişi, "Eğer dün gelseydin kabul ederdim ancak şimdi ona ihtiyacım kalmadı" diyecek.
Ve sadaka verecek hiç kimseyi bulamayacak.
Öyle bir zaman gelecek ki, sadaka verip o sevabı kazanacak kimse bulunmayacak; çünkü kimsenin ihtiyacı kalmayacak.
Onun için Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "İmkanınız varken sadakalarınızı hemen verin" buyuruyor.
O zaman da gelecek; Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, Mehdi Aleyhisselam zamanında bütün defineler ve altınlar ortaya çıkacak, kimse zekat veya sadaka verecek adam bulamayacak.
İnsanlar "İstemiyorum, bende zaten var, ne yapayım?" diyecekler.
İşte bu, Peygamber Efendimizin gelecekle ilgili bir nübüvvet kelamıdır; o günler de gelecek inşaAllah, yakındır.
تَصَدَّقُوا فَإِنَّ الصَّدَقَةَ فَكَاكُكُمْ مِنَ النَّارِ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Sadaka veriniz; şüphesiz ki sadaka, cehennemden kurtuluşunuza vesile olur.
Sadaka vererek hem cennete nail olur hem de cehennemden kurtulmuş olursunuz.
تَصَدَّقُوا وَلَوْ بِتَمْرَةٍ فَإِنَّهَا تَسُدُّ مِنَ الْجَائِعِ وَتُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ كَمَا يُطْفِئُ الْمَاءُ النَّارَ
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Bir hurma da olsa sadaka veriniz.
Ne verirseniz sadakadır; ister ekmek, ister hurma, ister su olsun, bunların hepsi sadakadır.
Bir hurma bile olsa veriniz; çünkü o tek bir hurma bile aç olan insanın ihtiyacını giderir.
Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.
2026-05-18 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَٱلۡفَجۡرِ (89:1)
وَلَيَالٍ عَشۡرٖ (89:2)
Allah Azze ve Celle, bu on güne, Zilhicce'nin on gününe yemin ediyor.
Allah Azze ve Celle, üzerine yemin ederek bu mübarek günleri tazim ediyor.
İşte böyle bazı özel gün ve geceler vardır.
Bunlar, Allah Azze ve Celle'nin Peygamber Efendimize ve ümmetine ikram ettiği gün ve gecelerdir.
Allah Azze ve Celle, kullarına daha fazla ikramda bulunmak ve daha çok sevap kazanmaları için bu günleri bahşetmiştir.
Bu günler; Müslümanlar, iman edenler ve hak yolunu bilenler için mübarektir.
Allah'a şükürler olsun ki bugün Zilhicce'nin birinci günü; onuncu gününe kadar bu mübarek günler devam edecek.
İsteyenler bu günlerde oruç tutabilir.
Bu çok güzel bir ameldir ve sevabı çoktur.
Gücü yetenler dokuzuncu güne kadar oruç tutabilir.
Yahut sadece sekizinci ve dokuzuncu günlerde tutulur, bunu da muhakkak yapmak lazımdır.
Farz veya vacip değildir ancak sünnet, Allah'ın size bir ikramıdır.
Bunu iyi değerlendirmek ve kıymetini bilmek lazımdır.
Bazı insanlar farz ile sünneti birbirine karıştırıyor.
Farz olanı yapmayıp, sünnet olanı yapıyorlar.
Örneğin, Ramazan'da oruç tutmaz ama Zilhicce'de veya Muharrem'de tutar.
Hâlbuki hiçbir sünnet, farzın yerini tutmaz.
Bu yüzden çok dikkat etmek lazımdır.
İyilik yapıyorum zannederken aslında günaha girmiş olursunuz.
Bir farzı terk edip yerine sünneti yaptığınız için.
Bu hususa dikkat etmek gerekir; öncelikle farzı yerine getirmelisiniz.
Sonrasında sünnet ve nafile olanı yaparsanız, o vakit iki kat kazanmış olursunuz.
Kendi aklınıza göre, "Bu günler çok faziletli... Allah Azze ve Celle Kur'an-ı Azimüşşan'da bunların faziletini bildirmiş, ben sadece bunu yapayım."
"Diğeri mühim değil" diyerek akıllarına eseni yapıyorlar.
İşte şeytan insanı böyle kandırabiliyor.
Bütün hayatınız boyunca sünnet işleseniz de, bir farzın yerini asla tutmaz.
Hem yerini tutmaz hem de onu terk etmenin mesuliyeti vardır.
Ahirette bunun çekilecek bir cezası vardır, Allah muhafaza etsin.
Allah bu günleri hakkımızda bereketli ve mübarek eylesin.
Hacıların çoğu yavaş yavaş gitti, hâlâ gitmekte olanlar da var.
İnşallah onların da hacları makbul ve kolay olsun.
Bu günlerin bereketi hepimizin üzerine olsun.
Tüm İslam âleminin üzerine olsun.
Rabbim bizleri bu tür sapkınlıklardan muhafaza eylesin inşaAllah.
2026-05-17 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Allah Azze ve Celle buyuruyor; insanın günleri çabuk geçiyor.
Hakikaten de, Allah Azze ve Celle, her şeyi güzel yaratan Allah. Seneler geçiyor, insan fark etmiyor.
İşte dün Allah'a şükür yine Bursa'ya bir yolculuğumuz oldu.
Gitmeyeli bir iki sene oldu zannettik, meğer dört sene geçmiş.
O dört sene insanın aklına öyle geliyor ki; sanki üzerinden çok zaman geçmedi derken, aradan dört sene geçiveriyor.
Bu günler insan sezmeden geçip gidiyor.
Ama Allah'a şükür, Allah Azze ve Celle'nin o güzel yolunda inşallah sabit kadem olarak devam etmek; mühim olan odur.
Bu günler gelip geçer; işte bereketli olsun, ömrümüz boşa gitmesin diye dua ederiz.
Allah'a şükür şeyh babamızın bir kerameti de tayy-i mekândır.
Bir yerden bir yere "Bismillah" der, bir ayağını buraya basar, diğer ayağı Şam'a iner.
Bir "Bismillah" der Mekke-i Mükerreme'ye gider, bir "Bismillah" der Medine-i Münevvere'ye gider. İşte tayy-i mekân budur.
Yani tayyareye, uçağa falan gerekmez; evliyaların bir kerameti budur.
Bir de ikincisi ve daha değişik olanı tayy-i zamandır; zamanı genişletir.
O kısacık bir zamanın içinde çok şey yapabilirler. İşte şeyhlerimizin bir kerameti de budur.
Yani o kadar kısa vakitte her tarafa yetişmesi, insanlarla görüşmesi normal bir vakitte olsa mümkün olmazdı.
Mesela Şeyh Efendimizin 92 sene hayatı oldu. O 92 seneyi sanki 200-300 sene yaşamış gibi herkesle görüştü; herkese gitti, onlar geldi.
Onunla müşavere ettiler, ondan nasihat aldılar; işte bu da onun bir kerametidir.
Allah'a şükür onu gördük. Biz tabii o makama yetişemiyoruz, bizde öyle keramet falan yok Allah'a şükür.
Ama mühim olan keramet değildir; en mühim keramet sabit kadem olmak, yola devam etmektir.
Yola devam etmek mühimdir.
Yorulmadan, bıkmadan usanmadan, sabit kadem olup ihlasla yürüyen insan daima kazanır, daima güzel makamlara erişir.
Allah'ın rızasına nail olur, Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in rızasına nail olur.
Allah hepimizi o insanlardan eylesin.
Bu güzel yollarda, şeyhimizin gösterdiği yolda daima, Allah'a şükür her gün onun kerameti yine zahir oluyor.
Nereye gitsek, insanların "Şeyh Nazım Hazretleri'ni rüyada gördük, bize oraya gidin, bu yola devam edin dedi" şeklindeki sözlerini duyuyoruz.
O, hidayete vesile oluyor; tasarrufu daima devam ediyor.
Evliyaların tasarrufu hayattayken vardır, vefatlarından sonra tasarrufları daha da büyük olur.
Onun için onlar ölü değillerdir; bizden daha sağlam yaşayan zatlardır.
Allah onların sırlarını âli etsin, makamları âli olsun.
Bizler de onların peşinden sabit kadem olarak yürüyelim, inşaAllah.
2026-05-16 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَأَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ (2:195)
"Her şeyi iyi yapın" diyor, Allah Azze ve Celle iyi yapanları sever.
İslam'ın en güzel yönlerini tarikat öğretiyor.
Peygamber Efendimizin yolundan, tarikat yolundan gidenler güzel insan olur, güzel bir topluluk oluşturur.
O yol edep yoludur.
Eskiden edebi her yerde; okulda, sokakta öğretirlerdi.
Şimdi ise edepsizliği öğretiyorlar.
Adab-ı muaşeret derlerdi, dersleri bile vardı.
Nasıl davranılacağını, ne yapılacağını, nasıl oturup kalkılacağını öğretirlerdi.
Şimdi o yok, ancak tarikatta bu gibi şeyler bulunuyor.
O da yarım yamalak; insan yine kendi kafasına göre hareket ediyor.
İnsanlara nasıl davranılacağını, ne yapıp ne edileceğini bilmek lazım...
Nasıl oturup kalkılır, nasıl gidip gelinir, izinle mi izinsiz mi...
Bunların hepsini Allah Azze ve Celle, Peygamber Efendimize öğretmiş.
O da ümmetine öğretmiş. Bu güzel yolda sadece ibadet değil, davranışlar da mühimdir.
Yapılan hareketler ve haller, Peygamber Efendimizin sünnetine uygun olursa o vakit hem insanlar arasında güzellik olur hem de Allah Azze ve Celle sevap yazar.
Ecri, sevabı olur.
Şimdi "kibarlık" diyorlar. Kibarlık, adı üstünde büyüklük demektir.
İnsan kibar davranırsa kendi makamını ve derecesini büyütür, Allah katında büyük olur.
Eğer edep yoksa, oturup kalkmasına dikkat etmez, kendi kafasına göre hareket ederse, kimse ona itibar etmez.
Ondan haz duymazlar, onu sevmezler, hatta ondan nefret ederler.
Onun için dikkat etmek lazım.
Adab-ı muaşeret ayıp değildir.
Şimdiki insanlar bunu ayıp sayıyorlar.
"Sen istediğin gibi davran, hiçbir şeyi umursama" diye insanlara öğüt veriyorlar.
"Kimseye itibar etme, hürmet etme, istediğin gibi davran" diyorlar.
Böyle öğretiyorlar; ancak bu, adab-ı muaşeret değil edepsizliktir.
Edepsizlik güzel bir şey değildir, Allah muhafaza etsin.
Bu zamanın insanı bambaşka bir hal almış...
O eski insanlar kalmamış.
Eskiden hürmet vardı, muhabbet vardı, akrabaya bağlılık vardı.
Şimdi kimsenin bu değerlerden haberi yok.
Haberleri olmadığı gibi tam tersini yapıyorlar.
Bu yüzden huzur kalmıyor.
İnsanlar arasında muhabbet kalmıyor.
Kötü bir yaşantı ortaya çıkıyor.
Halbuki adapla, edeple ve insanlara güzel davranarak güzel bir topluluk, güzel bir cemiyet oluşturulabilir.
Allah insanlara hidayet versin.
Güzel şeyleri öğrenirler inşaAllah.
Güzellikler tarikat yoluyla elde edilir inşaAllah.
Allah hepimize yardım etsin.
2026-05-15 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَٱلسَّـٰبِقُونَ ٱلۡأَوَّلُونَ (9:100)
Allah Azze ve Celle buyuruyor:
Birinci olan sahabeler, birinci olan ihvanlar, birinci olan müminler; onlar sabit kadem olup devam edenlerdir.
Allah Azze ve Celle onları methediyor.
Onlara ikramda bulunuyor.
Çünkü sabit kadem olanlar, Allah'ın sevdiği insanlardır.
Allah onlara lütfetmiş.
Onlar da bu yolda devam etmişler.
Çoğu insan bazen bu yola giriyor, ondan sonra ya dünya meşgalesi ya da başka bir şey çıkıyor ve devam etmiyorlar.
Devam etmek büyük bir ikramdır, Allah Azze ve Celle'nin bir lütfudur.
Çünkü bu yol bazen kolay olmuyor, bazen zor oluyor.
Hatta bazen öyle şeyler oluyor ki, insan imtihandan dolayı bırakıp kaçıyor.
Her şey insanın başına gelebilir.
Onun için sebat eden, sabit kadem olan kazanmıştır.
Mühim olan devamlılıktır.
Fazla bir şey yapmadan bile olsa, beş vakit namazını kılıp ibadetlerini yaparak o yola devam etmek büyük bir şeydir; kolay bir şey değildir.
Bazen insanlar, "Tarikata girdik, şimdi ne yapacağız?" diye soruyorlar.
Tarikatta yapacağın farklı bir şey yok ki; şeriatın aynısıdır.
Tarikat, İslam'ın özüdür.
O yolda yavaş yavaş ilerleyeceksin.
Günler, seneler geçiyor.
Bu hal üzere dünyadan ayrılırsan, büyük bir kazanç elde etmiş olursun.
Fakat nefsine uyup da bu yolu bırakırsan, ondan sonra yavaş yavaş namazı da bırakırsın.
Ve yoldan çıkarsın.
Öyle biri kazanmış olmaz, her şeyini kaybeder.
Onun için sabit kadem olup bu yolu sıkı sıkı tutmak lazım.
Sıkı tutmaktan kastımız; insan virdlerini, zikirlerini ve derslerini yapabildiği kadar yapsın.
En azından üç haftada bir zikir meclislerine katılsın.
Katılamıyorsa, evde ailesiyle de yapabilir.
Yola devam etmek için bu kadarı yeterlidir.
Başka bir şeye gerek yoktur.
Yani üzerine fazla yük alıp da sonrasında bırakmak iyi değildir.
Çünkü bazıları büyük bir hevesle giriyor, ondan sonra yapamayınca hepsini bırakıyorlar.
Buna gerek yoktur. "Ecellü'l-kerâmât, devâmü't-tevfîk" denilmiştir.
En büyük keramet, insanın devamlılığıdır.
Devamlılık mühimdir, övülen bir şeydir ve Allah Azze ve Celle'nin sevdiği bir ameldir.
Onun için devam edeceğiz inşaAllah. Allah, nimetlerini üzerimizde daim etsin.
Bu yolda daim olanlardan olalım inşaAllah.
2026-05-14 - Dergah, Akbaba, İstanbul
وَنَفۡسٖ وَمَا سَوَّىٰهَا (91:7)
فَأَلۡهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقۡوَىٰهَا (91:8)
Allah insanı nefsiyle yarattı.
Hikmetini kendi bilir.
Kimseye zulmetmez.
Her insanın nefsi var, içinde bir şey var, ona hem iyiliği hem kötülüğü ilham etmiş.
Nefsini kontrol eden, nefsini temizlemiş olur, diyor Allah Azze ve Celle.
Bunu yapmayan, nefsine uyan kişi ise kaybeder.
Nefsine uyan kaybeder.
Allah Azze ve Celle'nin hikmetine, iradesine akıl ermez.
O kimseye zulmetmez.
İrade vardır, herkes irade sahibidir.
İnsana, Allah Azze ve Celle o iradeyi vermiştir.
İki tarafa da gidebilir.
Nefsini kontrol eden kurtulur.
Nefsinin peşinden giden ise kurtulamaz.
Onun sonu iyi olmaz.
Onun için bazıları her şeyi yapar, ondan sonra da "İşte bu bizim kaderimiz, kader böyleydi, böyle oldu" der.
Sen kaderini mi okuyorsun?
Sen ne olacağını nereden biliyorsun?
Yok, kendi kafasına göre kendini kurtarmaya çalışır.
İnsanoğlu, Allah Azze ve Celle diledikten sonra nefsini terbiye eder, doğru yolda ilerler ve Allah'ın sevdiği kişi olur.
Nefsinin ve şeytanın peşinden giden insan da onların kölesi olmuş olur.
Sonu da iyi olmaz.
O yol, yani nefis yolu güzel değildir.
Nefsini kontrol ederek ilerleyen insan, o güzel yolda gitmiş olur ve selamete ulaşır.
Zor olsa bile... Çünkü nefsinin tersine gitmek, nefsinin aksine hareket etmek biraz zordur.
Nefis her türlü kolaylığı ister veya kötülüğü daha fazla sever.
Ama tıpkı yabani bir hayvanın terbiye edilmesi gibi, nefis de aynı şekilde terbiye edilebilir.
Sonunda güzel bir netice hasıl olur; insan hem dünyasını kazanır hem de ahiretini.
Çünkü dünyada da nefsinin peşinden koşan insanlar iyi şeyler yapmazlar.
İnsanlara da faydaları dokunmaz.
İnsanlar da onlara muhabbet duymaz, sadece kötülüklerini görürler.
Nefsine hakim olan insan ise insanlar arasında sevilen biri olur; iyilikten başka bir şey yapmaz.
Allah hepimizi nefsini terbiye edenlerden eylesin inşaAllah.
2026-05-13 - Dergah, Akbaba, İstanbul
فَعَّالٞ لِّمَا يُرِيدُ (85:16)
Ayet-i kerimede "O, dilediğini yapandır." buyuruluyor.
Allah Azze ve Celle ne yapacağını, ne edeceğini kimseye sormaz.
İstediğini yapar.
Onun için, olan biteni "Niçin böyle oldu, niçin böyle oluyor?" diye sormak kimsenin faydasına olmaz.
Ancak hayırlı işler için sorulursa o başka.
İnsan, "Bunun hikmeti nedir?" diye sorabilir.
Fakat itiraz mahiyetinde "Niçin?" diye sormak hiçbir fayda getirmez.
Zarardan başka bir şey getirmez.
Zararlıdır, çünkü alışkanlık hâline gelir ve insan her şeye itiraz eder.
Hiçbir şeyi kabul etmez olur.
Kabul etmeyince de bu durum insanın imanını bitirir, Allah muhafaza etsin.
Allah her şeyi güzel yapmış, güzel yaratmıştır.
Tabii dünya imtihan yeri olduğu için bazı şeyler mümin için hayırdır.
Ancak mümin olmayanlar için hayır sayılmaz.
Mümin olmayan kimse en güzel şartlarda yaşasa bile, bu onun hayrına ve iyiliğine değildir.
Bu Allah'ın onlara bir mühlet vermesidir; daha fazla azsınlar, daha fazla kötülük yapsınlar ki...
أَنَّمَا نُمۡلِي لَهُمۡ خَيۡرٞ لِّأَنفُسِهِمۡۚ إِنَّمَا نُمۡلِي لَهُمۡ لِيَزۡدَادُوٓاْ إِثۡمٗاۖ وَلَهُمۡ عَذَابٞ مُّهِينٞ (3:178)
Daha fazla azap görsünler, daha ağır ceza çeksinler diye; bazı şeyler mümin olmayanlar için nimet değil, aksine kötülüktür.
Nimet, mümin içindir.
Görünen ve görünmeyen her şey mümin için hayırdır.
Mümin olmayan biri için en iyi şey bile olsa, bunun ona hiçbir faydası yoktur.
Daha fazla azsın, daha fazla kötülük yapsın diye Allah onun önünü açmıştır. Tıpkı dünyanın şimdiki vaziyeti gibi.
İnsan, her şeyin kötülerin elinde olduğunu zanneder.
Oysa her şey Allah'ın elindedir.
Allah, yaptıklarının cezasını fazlasıyla çekmeleri için onların önünü açıyor.
"Daha fazla kötülük yapın, daha fazla zulmedin ki cezanızı da o kadar ağır bulacaksınız."
Allah muhafaza etsin.
Onun için dediğimiz gibi; her şeye itiraz eden, devamlı aksi ve muhalif biri olmayın.
Yalnızca Allah'ın dediğinin olacağını bilmek lazımdır.
İman sahibi olan kişinin bunu bilmesi gerekir.
Allah hakiki iman nasip etsin inşaAllah.
2026-05-12 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Allah Azze ve Celle'nin yarattığı her şeyde bir hikmet vardır; en mükemmel yarattığı ise insanoğludur.
Ona yüksek mertebeler vermiştir.
İnsan vücudu yapı olarak diğer mahlukattan daha zayıftır ama Allah'ın verdiği akılla hepsinin hakkından gelir.
Yani hiçbir şey insanın elinden kurtulmuyor; fiziksel olarak en zayıf mahluk olduğu halde hepsine fazlasıyla hakimdir, onların üstündedir.
Onun için bu vücudu Allah Azze ve Celle bir hikmetle vermiştir.
İnsanın yediğine ve içtiğine dikkat edip sağlıklı yaşaması iyidir.
Bu, Allah'ın emrine de muvafık olur.
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in emri de bu yöndedir: "Sağlıklı olun, sağlığınıza dikkat edin."
Sağlık tabii ki yediğimizden, içtiğimizden gelir.
Ancak hastalıklardan korunmak da lazımdır.
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in tedavi için tavsiye ettiği iki yöntem vardır:
Biri dağlamak, diğeri ise hacamat yaptırmaktır.
Dağlamak şudur; eskiden biri yaralandığında o yaranın üstüne sıcak demir koyarlardı, bu yaranın ağzını kapatırdı.
Bunun dışında, tüm hastalıklar için bu ilme sahip olan insanlar eskiden vardı ama şimdi zannedersem onlardan hiç kalmadı.
Ne hastalık varsa o bölgeyi sıcak bir nesneyle dağlarlardı ve o hastalık insandan giderdi.
Ama bu ilim günümüzde varsa bile çok nadirdir, hemen hemen bilen kalmamıştır.
İkincisi ise hacamattır.
Hacamat, vücuttaki pis kanı biraz ısıtıp bardakla çekerek dışarı çıkarmaktır.
Bu uygulama da son günlerde çok moda oldu.
İnsanlar arasında çok yaygınlaştı, bilen bilmeyen herkes yapıyor.
Halbuki kan çok kıymetli bir şeydir; hem kıymetlidir hem de pistir.
Pis olmasından kasıt şudur: O kan çıktığında yıkanman veya temizlenmen gerekir. Elbisene bulaşsa o elbiseyi yıkaman gerekir.
Pis kan dedikleri necistir, yani kirlidir; çünkü içinde her türlü mikrop vardır.
Birinden başkasına hastalık bulaşmamasına da çok dikkat etmek lazımdır.
Kandan geçen pek çok hastalık vardır. Bu sebeple çıkan kan temiz sayılmaz, pistir.
Ayrıca insan vücudundaki bu kanın tamamı kendi kendine temizlenmez.
İnsan 30 yaşını geçtikten sonra—30, 40 veya 50 yaşında olsun—senede bir defa hacamat yaptırması iyi olur.
Günümüzde eline pompayı alan "Ben hacamat yapıyorum" diyerek bu işe kalkışıyor.
Pompayla bu iş olmaz; çünkü pompa pis veya temiz demeden bütün kanı çeker.
Kan çok kıymetlidir; vücudun bir damla kan üretebilmesi için ne kadar lokmaya, besine ihtiyacı vardır.
Bunun için dikkatli davranıp sadece pis olanı, altta birikeni almak asıl amaçtır. Bu da vakumlayıp ısıtarak yapılır, pompayla olmaz.
Hacamatın ehli olan insanlar bunu bilir.
Şimdi işin içine tembellik girmiş; adam pompayı eline alıyor, yapıştırıyor, sonra da "Ne kadar çok pis kan çıktı!" diyor. Bu hiç doğru bir yöntem değildir.
Bu işin bir zamanı, bir vakti vardır.
En iyi zamanı işte bu mevsimlerdir; ilkbahar yahut sonbahardır.
Vücutta sırtta ve başta kanın toplandığı yerler vardır, kan oralardan alınır.
Bunun erbabı, ustası vardır. Yapılacak günü ve saati vardır; önüne gelen bu işi yapmamalıdır.
İnsanlar bilmediği, emin olmadığı kişilere kan aldırmamalıdır.
Çok dikkat etmek lazımdır. Bu zamanda duyuyoruz; her türlü mikrop var, hastalık var.
İnsan iyileşeyim derken daha da kötü olur.
Onun için bu vücut bize bir emanettir, Allah'ın emanetidir.
Kan alınacaksa dikkatli ve temiz bir şekilde alınmalıdır ki kişiye faydası dokunsun.
Aksi takdirde fayda yerine zarar getirebilir, Allah muhafaza etsin.
Dediğimiz gibi hacamat için en iyi zamanlar ilkbahar ve sonbahardır.
İlkbahar derken Mart, Nisan aylarını değil; Mayıs, Haziran gibi veya sonbaharda Ekim, Kasım gibi ayları kastediyoruz. Senede bir defa yapılmalıdır.
Ancak çok ihtiyaç olursa bir defa daha yapılabilir.
Şimdi bir de yeni bir adet çıkmış, ayda bir kan alıyorlar...
Bu doğru bir şey değildir; her ay kan alınırsa insan kansız kalır.
Kansızlık da iyi bir şey değildir.
Kan kemiklerin, iliğin içinden üretilir... Allah Azze ve Celle'nin insanoğlunu mükemmel yaratılışı akıllara durgunluk verir.
Her şeyin bir usulü ve adabı vardır. İnşallah gününe ve saatine dikkat edilerek yapılırsa şifa ve sıhhat bulunur.
Allah hepimizi sıhhat ve afiyetle yaşatsın, imanla yaşayalım inşaAllah.