السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.
Bu mescide gelen Nakşibendi tarikatı mensupları, hem bu yolun bir mensubu olmaktan hem de tarikat ehliyle bir arada bulunmaktan büyük mutluluk duyarlar.
Mescit, Allah Azze ve Celle'nin evidir; herkesi O'na kulluk etmeye, bu itaat makamına davet eder.
Bu davet herkesedir.
Elhamdülillah, bir cami bulduğumuzda namaz kılmak için oraya gidebiliyoruz; şüphesiz camide kılınan namazın sevabı da çok daha büyüktür.
Müminler için zaviye veya dergâhlar, imanlarına kuvvet verir ve İslam'ın nurunu etrafa yayar.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), camide cemaatle kılınan namazın, evde tek başına kılınan namazdan yirmi yedi kat daha faziletli olduğunu buyurmuştur.
Bu yüzden bir cami, yani güzel insanların olduğu güzel bir mekân bulduğumuzda üşenmemeli ve oraya gitmeliyiz.
Mevlânâ Şeyh Hazretleri her zaman, her yere büyük camiler yapmak yerine, her sokağa yetecek büyüklükte küçük mescitler yapılması gerektiğini söylerdi.
Böylece insanlar ezanı duyduklarında cemaate kolayca katılabilirler.
İnsanların üşenmeden mescide gidebilmesi için her sokakta ya da mahallede bir tane bulunmalıdır.
Günümüzde devasa camiler inşa ediliyor, ancak bunlar genellikle yerleşim yerlerinden oldukça uzak kalıyor.
Haliyle, oraya gidip namaza katılmak isteyenlerin arabası olması gerekiyor.
Arabası olmayanlar ise mecburen evde kalıyor.
Şeytanın hileleri çoktur; bunlardan biri de insana, "Büyük bir camimiz var, gidip orada kılarız" diye düşündürmektir. Ancak namaz vakti geldiğinde oraya gitmek insana zor ve zahmetli gelir.
Üşengeçlik ağır basar; hazırlanıp on on beş dakika araba kullanmak gözlerinde büyür ve gitmekten vazgeçerler.
Fakat kendi sokaklarında küçük bir mescit olsa, üzerlerine bir ceket alıp hemen cemaate katılabilirler.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde, henüz Medine'ye tam girmeden önce bile bir mescit inşa etmiştir.
Bu, İslam'ın ilk mescidiydi.
Daha sonra Mescid-i Nebevî inşa edildi.
Peygamber Efendimiz, Medine'deki bu mescidin inşasında taş ve kerpiç taşıyarak bizzat çalışmıştır.
Bütün sahabelerle birlikteydi; onlar da omuz omuza çalıştılar ve bu şerefe nail oldular.
Bütün Sahabe-i Kiram, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu ilk mescidini inşa etmek için çamur, taş ve odun taşıyordu.
O eski bir yapı olsa da ve bugün onu inşa edenlerin hiçbiri hayatta olmasa da, onlar hâlâ rahmetle anılmaktadır.
Onlar ne Allah Azze ve Celle'nin katında ne de Müslümanların gönlünde unutulmuşlardır.
Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), bir mescit inşasına tek bir taş bile koyan kimseye Allah'ın Cennet'te bir köşk ihsan edeceğini müjdelemiştir.
Böyle bir eseri inşa etmeyi nasip etmesi, Allah'ın kuluna büyük bir lütfu ve ikramıdır.
Bunu yapan kimse, gerçekten de büyük bir nasibe ermiştir.
Böyle bir mescit yaptırabilecek güce sahip yüz binlerce zengin var, ama hayır için tek bir kuruş bile vermiyorlar; asıl bedbaht olanlar işte onlardır.
Allah, camide Kendisine itaat eden, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet eden ve diğer müminlere saygı gösteren cemaate rahmet nazarıyla bakar.
Onlardan razı olur; lütfunu ve rahmetini onların üzerine sağanak sağanak yağdırır.
Cami, müminlere daha çocukluktan itibaren bu mukaddes mekânı sevmeyi öğreten bir talim ve terbiye merkezidir.
Bu husus son derece önemlidir.
Mesele sadece bir bina dikip kapısına nöbetçiler koyarak; sırf kendi sevdiklerinizi içeri alıp, hoşlanmadıklarınızı kapıdan çevirmek değildir.
Buranın, daha çocuk yaştan itibaren müminler için bir terbiye yuvası olduğu idrak edilmelidir.
Cemaat, çocukları camiye gelmeleri konusunda teşvik etmeli, heveslendirmelidir.
Çocuklar camide olmaktan sevinç duymalıdır. Otuzlu veya ellili yaşlarında birçok insanla karşılaştım, bana şunu söylediler: "Çocukken camide ihtiyarın biri bana tokat atmıştı, o gün bugündür camiye adımımı atmadım."
Bırakın çocuklar gelip burada oynasınlar; bağırsınlar, gülsünler, hoplayıp zıplasınlar.
Onları bu mübarek mekândan soğutacak, korkutacak hiçbir davranışta bulunmayın.
Eğer çocukların sesinden rahatsız oluyorsanız, o zaman siz gelmeyin.
Evinizde kalıp bir odaya çekilebilir, kapınızı da sıkıca kapatabilirsiniz.
Orada sizi kimse kızdıramaz.
Kendi başınıza, sessizce oturursunuz.
Böyle tahammülsüz kişilerin evde oturması çok daha hayırlıdır.
Yüz çocuğun camiden kovulmasındansa, tahammülsüz bir kişinin camiyi terk etmesi evladır.
Bu küçükler, toplumun gelecekteki erkekleri ve kadınları olacaktır.
Geleceğin cemaati onlardır.
Geleceğin cemaatinin camiden kaçıp İslam'a, tarikata ve Allah'a karşı kin beslemelerindense, huysuz bir ihtiyarın camiden ayrılması çok daha iyidir.
Zaten bu yaklaşım, tam da Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) sünnetine ve ahlakına uygun olanıdır.
Nitekim O, bir gün hutbe okurken torunu Hz. Hüseyin içeri girmişti. Peygamber Efendimiz hemen minberden indi, onu öptü, kucakladı ve kendisiyle birlikte tekrar minbere çıkardı.
Özellikle günümüzde, hem burada hem de dünyanın neredeyse dört bir yanında durum maalesef aynıdır.
Bir çocuk camiden kovulduğunda, dışarıda onu pençesine düşürüp yoldan çıkarmak için bekleyen yüz binlerce şeytan vardır.
Eğer camide başlarından böyle kötü bir olay geçerse, o çocukları bu mübarek mekâna tekrar çekmek neredeyse imkânsız hale gelir.
Bilhassa Ehl-i Sünnet vel Cemaat camileri, gençlerimize ve çocuklarımıza karşı çok daha müsamahakâr olmalıdır.
Aksi takdirde, sapkın fırkalar onları ağlarına düşürür; tarikata, mezheplere, Sahabe-i Kiram'a, Ehl-i Beyt'e ve hatta bizzat Peygamber Efendimiz'in kendisine düşman ederler.
Onların zihinlerine bozuk inançlar aşılar ve kötü ahlakı öğretirler.
Gençler camiye ve cemaate gönülden bağlandıklarında, İslam için devasa bir güç ve destek haline gelirler.
Sadece İslamiyet için değil, bütün insanlık için hayırlı ve faydalı bir nesil olurlar.
İnsanları Hakk'a yönlendiren güzel birer rehber vazifesi görürler.
Başkalarına merhamet, bereket ve her türlü iyiliğin kapısını aralarlar.
Sahabe-i Kiram'ın hayatına baktığımızda, onların hepsinin 30, 40 veya 50 yaşlarında olgun kimseler olduğunu zannedebilirsiniz.
Oysa bu ümmete önderlik eden sahabelerin büyük bir çoğunluğu o dönemde oldukça gençti.
Birçoğu daha 15, 16 ya da 17 yaşlarındaydı.
Fakat onların destansı hayatlarını okuduğunuzda; kavimlerini İslam'a nasıl davet ettiklerini, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) nasıl omuz verdiklerini ve düşmana karşı O'nunla yan yana nasıl cenk ettiklerini öğrendiğinizde...
...sanki en az 30 yaşında birer yetişkinmiş gibi hissedersiniz.
Halbuki gerçekte birçoğu henüz 15, 16, 17 veya 18 yaşlarında birer gençti.
Onların hepsi kâinatın en yüce muallimi olan Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) talebeleriydi.
Onlar Efendimiz'e derin bir muhabbetle bağlıydılar; O da onlara kusursuz bir edep ve ahlak öğretti.
İslam'dan önce bu insanlar, çöl hayatı süren kimselerdi.
Gerçek manada hürmet ve saygı nedir bilmezlerdi; sadece kaba kuvvete, mala mülke ve güçlü olanlara boyun eğerlerdi.
Gösterdikleri saygı bile yüzeyseldi; çoğunlukla sırf başkalarından üstün görünmek ve gösteriş içindi.
Ahlak, edep ve düzgün davranış namına hiçbir şeyleri yoktu.
Odun ya da taş gibi kaba saba insanlardı, zarafetten ve güzel ahlaktan tamamen yoksundular.
Fakat Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) onlara güzel edebi öğretti ve onlar, insanların en nezih, en zarif ve güzel ahlaklı kimseleri oldular.
Bu insanlar, insanlığın en alt basamağından alınarak en yüce mertebesine yükseltildiler.
Bu hakikat, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) şu mübarek sözünde tecelli etmiştir: "Ashâbî ke'n-nücûm, bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm."
"Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine tâbi olursanız hidayeti bulursunuz."
Bazı müşrikler gelip Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) mescitte konuşurken gördüklerinde, sahabelerin hâlini şöyle tarif etmişlerdi: "O kadar derin bir sessizlik ve huşu içindeydiler ki, sanki başlarına bir kuş konsa ürküp uçmazdı."
İşte Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) duydukları bu muazzam hürmet ve edep böyleydi.
Bu derece bir disiplin ve sükûnet, o coğrafyanın insanları için daha önce hiç görülmemiş, akıl almaz bir durumdu.
Nitekim bir defasında, Sahabe-i Kiram mescitteyken bir ses duydular ve bir bedevinin mescidin içine idrarını yaptığını gördüler.
Çöl hayatı süren o bedeviye göre bu gayet sıradan, normal bir şeydi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), büyük bir hilm ve nezaketle ona doğrusunu öğretti.
Sahabe-i Kiram adama öfkelenip müdahale etmek istediğinde, Efendimiz onlara adamı kendi haline bırakmalarını, işini bitirdikten sonra ona nazikçe nasihat etmelerini ve sadece o bölgeye su dökerek temizlemelerini emretti.
2026-04-21 - Other
الخير في ما اختاره الله
"Hayır, Allah'ın seçtiğindedir."
Bizim tarikat ehlinin edepten sonra öğrenmesi gereken ilk şey budur.
Başa ne gelirse gelsin, Allah'ın bizim için takdir ettiği budur.
Ve en hayırlısı da budur.
Tabii bunu dille söylemek kolaydır ama bununla amel etmek, bunu hayata geçirmek hiç de kolay değildir, bilakis zordur.
Fakat bunu kabullenirseniz teslim olur, kendi kendinize dert üretmezsiniz.
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in tüm dünyaya, bilhassa da mektup gönderdiği krallara ve imparatorlara buyurduğu şey tam olarak buydu.
Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, "Eslim, teslem" yani "Teslim ol ki selamet bulasın," buyuruyordu.
İnsanları yöneten kişi, yani baştaki lider bunu kabul ettiğinde, ülkesindeki herkes güvende, mutlu ve huzurlu olur.
İşte bu düsturu ellerinden geldiğince dört bir yana yaymalarının sebebi de buydu.
Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem, Sahabe-i Kiram ve onlardan sonra gelen müminler, bu kaideyi tüm dünyaya yaymaya gayret ettiler.
İnsanları zulümden, zalimlerden ve kötü bir akıbetten kurtarmak için bu hakikati öğretiyorlar.
İnsanları kurtarmak için canla başla uğraşıyorlar.
İslam işte budur: bizzat Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem'in tebliğ ettiği bu hakikattir.
Bizler de tarikat ve tasavvuf yoluyla bu izin peşinden gidiyoruz.
İslam, Allah Azze ve Celle'nin dinidir.
Ve hiç şüphesiz tüm peygamberlerin de dinidir.
Bütün peygamberler İslam üzeredir.
Tabii, onlar Yahudilik diyorlar, Hristiyanlık diyorlar veya başka isimler takıyorlar; ancak hak din İslam'dır.
İslam, Allah Azze ve Celle'nin emirlerine teslim olmak demektir.
Bu hakikati yayıyorlar çünkü insanoğlunun tıpkı yemeğe, içmeye ve havaya muhtaç olduğu gibi buna da ihtiyacı var.
Hatta tüm bunlardan çok daha mühim olanı; Allah Azze ve Celle'ye teslim olmak, O'ndan gelen her şeye rıza göstermektir.
Ne var ki bugün gittiğimiz her yerde, bilhassa da Avrupa'da İslam'ı çok kötü yansıtıyorlar.
İslam'ı güya şiddet yanlısı ve insan haklarını hiçe sayan bir dinmiş gibi gösteren bir imaj çiziyorlar.
Halbuki İslam hakkında bu iftiraları atanlar münafıkların ta kendileridir.
Peki bunu neden söylüyorlar?
Çünkü kendi nefislerine uyuyorlar.
Nefislerinin hoşuna giden ne varsa sadece onu yapıyorlar.
Ardından da bu yaptıklarını örtbas etmek için Müslümanlara ve İslam'a saldırıyorlar.
İşledikleri suçları, ikiyüzlülüklerini ve yapılan onca kötülüğü gizlemek için kullandıkları kocaman bir kılıfları, bir örtüleri var.
Tüm bunların üzerini bu devasa yalan örtüsüyle kapatıyorlar.
Öylesine ağır bir örtü ki bu, zavallı insanlar bunu başlarından söküp atamıyorlar.
Fakat en nihayetinde bu kılıf, bu örtü kalkacak; hakikat gün yüzüne çıkacak ve inşaAllah herkes bunu görüp huzura kavuşacak.
Elbette ki, başta da söylediğimiz gibi her şeyi takdir eden Allah Azze ve Celle'dir.
Vakti saati geldiğinde tüm bu karanlık dağılacak ve her yer yeniden nura kavuşacaktır.
İnşallah bizler buna yürekten inanıyor ve teslim oluyoruz.
Ve inşaAllah, bu karanlık örtünün kalkması ve insanların gerçek saadete ermesi için dua ediyoruz, inşaAllah.
2026-04-21 - Other
Elhamdülillah tekrar bir aradayız; Allah bize ömür verdi.
Vakit çok hızlı akıp geçiyor.
Hollanda'da bulunmaya başlayalı tam yedi yıl oldu.
İnsanları hakka çağırmak, onları gidip görmek, tarikata ve İslam'a davet etmek bizim vazifemizdir.
Fakat beşeriz, insanız; sürekli bir arada olmamız mümkün değil.
Tabii ki pek çok kişi yaz tatiline çıktığında İstanbul'a uğruyor, bizimle selamlaşıp öyle köylerine veya memleketlerine geçiyor.
Tabii cemaatin belki yüzde beşi ya da daha azı bunu yapabiliyor.
Ama çoğunluk burada; bizimle olamıyorlar, bizi göremiyorlar.
Bu yüzden elhamdülillah, bizi tekrar kavuşturan Allah'a şükrediyoruz.
Yolculuk edip insanları hakka davet etmek, bütün peygamberlerin vazifesidir.
Biz de onların izinden gidiyoruz.
Onları örnek alıyor ve bir sünneti ihya ediyoruz.
Allah da bunun karşılığında bize sevap ve manevi bir güç bahşediyor.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki; bir Müslüman, din kardeşini ziyaret ettiğinde Allah onun attığı her adıma bir sevap yazar, bir günahını siler ve makamını bir derece yükseltir.
Elbette bu, buradaki pek çoğunuz için de geçerlidir.
Çünkü din kardeşlerini ziyarete geldiler, kendileri de Müslüman; inşaAllah Allah bu mükafatı çoğuna ihsan edecektir.
Bu aynı zamanda Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın ömrü boyunca tatbik ettiği bir sünnettir.
Özellikle son 25 yıl boyunca hep Avrupa'ya gelir, diyar diyar dolaşırdı.
Mevlânâ Şeyh Abdullah Hazretleri ona irşad icazeti verdiğinden beri sürekli yollardaydı.
Tabii evliyaullahın, meşayihin her birinin meşrebi ve usulü farklıdır.
Mevlânâ Şeyh Abdullah Hazretleri pek seyahat etmezdi.
Vaktinin çoğunu Şam'da geçirirdi.
Sadece halvet yapmak ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke ve Medine'ye giderdi.
Fakat Şeyh Nâzım onun yanında sülûka başladığında; insanları tarikata, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoluna davet etmesi için onu Kıbrıs'a göndermişti.
Bu yüzden inşaAllah biz de onun izinden gitmeye gayret ediyoruz ve onun manevi desteği hep bizimle.
Bugün, elhamdülillah, Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın doğum günü: 21 Nisan.
O doğduğunda, yıl 1922'ydi ve Şeyh Şerafeddin Dağıstânî Hazretleri hayattaydı.
Evliyaullahın kerametiyle, Mevlânâ Şeyh Abdullah Hazretlerine şöyle buyurmuştu: "Bugün evlatlarımızdan biri dünyaya geldi.
O; tarikat, şeriat ve İslam için büyük bir hizmetkâr olacak.
Binlerce insan onun vesilesiyle İslam'la şereflenecek."
Elhamdülillah. Şeyh Şerafeddin Dağıstânî, Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın daha doğduğu gün yüzünün nasıl olacağını ve nasıl bir zata dönüşeceğini aynen tarif etmişti.
MaşaAllah, Mevlânâ Şeyh Nâzım'ın yüz yıla yaklaşan ömründe, Şeyh Abdullah Hazretlerinin talim ve terbiyesiyle ulaştığı o ilme ve o yüce makama ondan başka ulaşabilen olmamıştır.
Bazen meşayihi veya kimi insanları görürüz; bazı halleri gizlidir, bazıları aşikârdır. Bildikleri şeyler vardır, bilmedikleri şeyler vardır.
Fakat Mevlânâ Şeyh Nâzım, maşaAllah; zahiri ilimlerde, şeriatta ve tarikatta her yönüyle kâmil bir zattı.
O, bütün bu konularda zirvedeydi.
Gerçek bir "Vâris-i Muhammedî" idi.
Elhamdülillah, bir gün olsun "İnsanlarla uğraşmaktan yoruldum" demezdi.
Son günlerine kadar insanları huzuruna kabul eder, onlara sohbet edip yol gösterir ve dualar ederdi.
Her gün, "Benim niyetim küfrü yıkmaktır, yegâne niyetim budur" derdi.
Bunu her gün tekrar ederdi.
İşte bu güzel niyet, bizim için de kıymetli bir derstir.
Çünkü niyet mühimdir ve Allah niyetin karşılığını verir.
Bu, bizim de sevap kazanmamız için bırakılmış bir yoldur, bir derstir.
Zira hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: "Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır."
Yani insanın niyeti, yaptığı işten, amellerinden daha hayırlıdır.
Aynı zamanda dünyada kırk bin zaviye, kırk bin dergâh açmaya niyet ettiğini söylerdi.
Çünkü dergâh, zaviye veya cami, insanları bir araya getiren, müminler için birer sığınaktır.
Bütün tarikatlarda; insanların birbirini tanıması, mürşidini veya şeyhini dinlemesi için bu tür toplanma mekânları vardır.
Bu yerler, insanların kaynaşması ve birbirine daha da yakınlaşması içindir.
Ve bu ancak bu şekilde mümkündür.
Çünkü Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) müminlerin tek bir vücut gibi olduğunu, bir uzva zarar gelirse bütün vücudun onun acısını hissedeceğini buyurmuştur.
Böylece kardeşlerinin neye ihtiyacı olduğunu veya ne yapılması gerektiğini görüp bilebilirler.
Her türlü güzel ahlak ve edep dergâhlarda, zaviyelerde öğretilir.
İnsanlar bu vesileyle birbirini tanır.
Dışarıda insanlar birbirini tanımadıkları için biri bir şey istese ona kolay kolay güvenip inanmaz veya ardına düşmezler.
Fakat zaviye veya dergâhta kardeşlik vardır, birbirlerini tanırlar.
Böylece el birliğiyle birbirlerine yardım edebilirler.
Dergâhta daima iyi ve doğru olan öğretilmelidir.
İnsanlar orada hak nedir, batıl nedir rahatça sorup öğrenebilirler.
Çünkü etrafta İslam adına ahkâm kesen ama söylediklerinin dinde yeri olmayan pek çok insan var. Bu da insanları dinden soğutuyor.
İşte dergâhlarda, işin aslı ve doğrusu öğretilir.
Elbette şu an, içinde bulunduğumuz vakit için en mühim mesele şu; insanlar dünyanın gidişatını soruyor, "Neler oluyor, sonumuz ne olacak?" diyorlar.
Sizin yapmanız gereken şudur: Gördüklerinizin ya da size anlatılanların çoğuna itibar etmeyin.
Sadece sükûnetinizi korumalısınız.
Çünkü şeytanın peşinden giden pek çok kişi, Müslümanları kışkırtıp sokaklara dökmeye, ortalığı yakıp yıkmaya, taş atmaya ve taşkınlık yapmaya sevk etmeye çalışıyor.
Günün sonunda bütün bunların bir kumpas, bir oyun olduğu ortaya çıkacak ve olan yine o insanlara olacak.
Bunlar hep gayrimüslimlerin âdeti, onların taktiğidir.
Mevlânâ Şeyh Nâzım derdi ki; bir Müslümanın canı ne zaman sıkılırsa, mescide gitsin.
Tesbihat yapsın; davasında ona yardım etmesi ve onu muhafaza eylemesi için Allah'a dua etsin.
Fakat şimdi bunu söyleyince kızıp parlıyorlar, "Siz bize destek olmuyorsunuz" diyorlar.
Neyi destekleyeceksiniz ki? Şimdi devir, şeytanın devridir.
Allah Azze ve Celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 195).
Kendinizi ateşe, tehlikeye sürüklemeyin.
Eğer ortalığı karıştırır, taşkınlık yaparsanız bu sizin için çok tehlikeli olur ve elinize hiçbir fayda geçmez.
Her şey Allah'ın takdiriyle, O'nun izniyle gerçekleşmektedir.
Ve içinde bulunduğumuz bu devir, ahir zamandır.
Bunu durdurmaya hiçbir silahın gücü yetmez, inşaAllah bunu ancak Seyyidina Mehdi aleyhisselam durdurabilecektir.
Zira her şey ancak Allah'ın hikmeti ve yönlendirmesiyle yola girer.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bile ortaya çıkıp insanları hakka davet etme vakti gelene dek bir süre gizlenmişti.
İşte bu yüzden tarikat ehli, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) gösterdiği bu usule harfiyen uymaktadır.
Şu an içinde bulunduğumuz zaman ahir zamandır, fitnelerin ayyuka çıktığı devirdir.
Bu yüzden biz de kardeşlerimize, tarikat ehline sükûneti muhafaza etmelerini, Allah'a yönelip bizi ve inşaAllah bütün dünyayı bu felaketlerden koruması için dua etmelerini tavsiye ediyoruz.
Allah ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Fasbir, inne va'dallâhi hakk" (Rum, 60).
Yani, sabret; şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, gerçektir.
Allah'ın bu vaadi, inşaAllah bütün dünyanın İslam'la şerefleneceğidir.
İnsanlığın yegâne kurtuluş reçetesi budur.
Bugüne dek her yolu denediler; iyi ya da kötü akla gelen her şeyi denediler.
Hepsini tecrübe ettiler. Bu uğurda milyonlarca insanı katlettiler, işkencelerden geçirdiler, zulmettiler.
Bir sürü sistem icat edip denediler; ama hiçbiri derde derman olmadı.
İnsanlığı kurtaracak olan tek nizam, İslam'dır.
İnşaAllah bir mümin buna tüm kalbiyle iman etmeli ve asla yeise, umutsuzluğa kapılmamalıdır.
Bunu idrak ettiğinizde kalbiniz mutmain olacak; ayrıca Allah'tan gelecek olan ferahlığı ve kurtuluşu beklediğiniz için sevaba da nail olacaksınız.
Rabbim inşaAllah o güzel günlere tez zamanda kavuşmamızı nasip eylesin.
2026-04-19 - Other
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
Hoş geldiniz.
Teşekkür ederim.
Buraya Allah rızası için geldiniz.
Allah hepinizden razı olsun inşallah.
Burası Paris'in kalbinde mübarek bir mekan.
Bu mekan, Allah'ın hem Müslümanlara hem de ileride Müslüman olacaklara bir armağanıdır.
Buraya ilk kez yaklaşık 30 yıl önce gelmiştim.
Bu camiyi ilk gördüğümde, Allah Azze ve Celle'nin evi olarak inşa edilen bu güzel binayı görmekten büyük bir mutluluk duymuştum.
Burayı helal ve temiz bir kazançla inşa ettiler; o dönemde petrol parası falan yoktu.
Elhamdülillah, tamamen helal ve temiz bir paraydı.
İşte bu yüzden, güzel insanların kalplerini burada birbirine ısındırıyor.
Burada huzur buluyorlar ve Allah da onlardan razı oluyor.
Pek çok insan bu mekanda İslam'la şerefleniyor.
Allah onlara hidayet nasip ediyor.
Yepyeni bir hayata adım atıyorlar.
Bu mekandan yayılan feyizle, nur dolu bir hayata kavuşuyorlar.
Çünkü bu güzellik İslam'ın kalbidir; her şeyin özündeki o güzelliktir.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “إنَّ اللهَ جَميلٌ يحِبُّ الجَمالَ” "Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever."
Dolayısıyla bu, oldukça mühim ve hassas bir mevzudur.
Kimileri, "Camileri süslemeyin, kuru bir taş yığını olarak bırakın, içine hiçbir şey katmayın, öylece kalsın" diyor.
Bunun İslam'ın ruhunda yeri yoktur.
Müslümanın yolu, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolu; bu mekanları güzelleştirmek ve onlara kıymet vermektir.
Kendi evinizi süslüyor, en güzel ve hoş hale getiriyorsunuz; ama sıra Allah'ın evine, camiye gelince onu hiçbir güzellik katmadan öylece bırakıyorsunuz!
Tasavvuf, tarikat; doğrudan Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yoludur.
Bu yolda olanlar, insanların kalbini nasıl cezbedeceklerini, onları İslam'a nasıl ısındıracaklarını ve Müslüman olmalarına nasıl vesile olacaklarını çok iyi bilirler.
Birtakım insanların anlamadığı şey şu; işte bu güzellikler pek çok insanın İslam'la müşerref olmasına, hidayet bulmasına vesile olabilir.
Tarikat ehli bunu çok iyi anlar.
Size Mevlânâ ile başımızdan geçen bir hadiseyi anlatayım.
2001 yılında, Mevlânâ ile son uzun yolculuğumuza çıkmıştık.
Özbekistan'dan Malezya'ya, Endonezya'ya, Singapur'a ve oradan da Tokyo'ya kadar dünyanın neredeyse yarısını dolaştık.
Tokyo'da bir akşam eski bir mekanı ziyaret ediyorduk, bize dediler ki: "Tokyo'da Türkler tarafından inşa edilmiş bir cami var."
Müslümanlar için yapılmış ve Tatar kardeşlerimizin hizmetine sunulmuştu.
Türk devleti orayı Osmanlı mimarisiyle yeniden inşa etmiş; tek kelimeyle muazzamdı.
Bize dediler ki: "Oraya çok giden oluyor.
Bu güzel camiyi görmeniz için sizi de oraya götürmek istiyoruz.
Japonların çoğu da bu camiye büyük ilgi gösteriyor; sık sık gelip ziyaret ediyorlar."
Mevlânâ ile orada yatsı namazını kıldık, ardından kendisi camiyi dolaşmaya çıktı.
İçeride yedi sekiz kişilik Japon bir grup vardı.
Hepsi hayranlıkla etrafı inceliyorlardı.
Daha sonra yanımıza gelip bir şeyler sordular.
İslam hakkında sorular sordular ve ardından Kelime-i Şehadet getirmek istediklerini söylediler.
İşte o binanın güzelliği insanların kalbini böyle cezbetti, hidayetlerine vesile oldu ve onları sonsuz bir huzura kavuşturdu.
İşte bu yüzden tarikat ve tasavvuf, İslam'ın tam kalbidir.
Allah sizden razı olsun.
Elhamdülillah, hepimiz bu yoldayız.
İnşaAllah, bizler de başkalarının hidayetine vesile oluruz.
Elhamdülillah, tasavvuf ehli dünyada da ahirette de huzur içindedir.
Allah sizden razı olsun.
Allah hepinizi ebediyen bir arada kılsın, inşaAllah.
2026-04-19 - Other
"İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın." (Kur'ân-ı Kerîm 5:2)
Tarikatımız, insanları birbirlerine ve tüm mahlukata yardım etmeleri gayesiyle bir araya getirmeyi öğütler.
Tarikat, insanların insanca yaşamasını sağlamaktır.
İnsanlık, hiç kimseye zarar vermemektir.
Tarikatın ilk esası edeptir, güzel ahlaktır.
Bu sebeple insanları, kötü huylarından arınıp güzel ahlak edinmeleri için terbiye ediyoruz.
Elhamdülillah, bugün gerçekleştirdiğimiz bu yeni dergâhın açılışı vesilesiyle Allah sizleri mübarek kılsın ve burayı bağışlayan hanımefendiye -rahmetullahi aleyhâ- rahmet eylesin.
Burası bir zaviye, veya bizim tabirimizle tarikatımız için bir tekke ya da hânigâhtır.
İnsanlara ve insanlığa hizmet etmek içindir.
Elhamdülillah, Allah bu hanımefendiyi ebediyen mükâfatlandıracaktır.
Çünkü uzun zamandır böyle bir mekânınız yoktu.
Sürekli bir yerden başka bir yere taşınıyordunuz.
Ama bu defa elhamdülillah, çok güzel oldu.
Bu, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'in; insanların manevi ihtiyaçlarını giderebilecekleri, ilim öğrenip tabi olabilecekleri bir mekân inşa etme emrinin bir gereğidir.
Elbette gayrimüslim bir ülkede yaşıyorsunuz.
Bu sebeple, tıpkı Müslüman ülkelerde olduğu gibi, buranın kapısı herkese açıktır.
Kim istifade etmek ve nurlanmak isterse, inşaAllah gelip talep edebilir ve nasibini alabilir.
En kıymetli fayda, manevi olandır.
Mümin olmak, iman nimetine sahip olmak en kıymetli şeydir.
Bunun için inşaAllah, Allah'nin bu mekânı tüm Fransa için bir nur kılmasına dua ediyoruz.
Ve bütün insanlığı şeytandan ve onun yolundan gidenlerden muhafaza eylemesi için.
Allah sizleri mübarek eylesin.
Allah hiçbir şeyi unutmaz.
"Femen ya'mel miskâle zerratin hayran yarah. Ve men ya'mel miskâle zerratin şerran yarah." (Zilzâl 7-8). Zerre miskal iyilik bile karşılıksız kalmaz.
Hiçbir şey zayi olmaz; hiçbir şey unutulmaz.
Bu, Allah'nin bir lütfudur.
O ne dilerse, onu yapar.
Ve elhamdülillah bu dergâhın açılışı nasip oldu.
Elhamdülillah. Çok teşekkür ederim.
Allah sizi ve evlatlarınızı muhafaza eylesin ve sizleri başkaları için de hidayet vesilesi kılsın.
İnşaAllah daima Hak yolda, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve Allah'nin yolunda olmak üzere...
Ve başkalarına rehberlik etmek üzere.
Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'in şu hadisi gibi: "Ashâbî ke'n-nücûm bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm." "Benim ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete erersiniz."
İnşaAllah bizler de Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'i örnek alıyoruz.
Bir Müslüman için en güzel şey, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem'i örnek almaktır ve inşaAllah biz de Onu (sallAllahu aleyhi ve sellem) örnek alıyoruz.
Allah sizleri mübarek kılsın, her türlü şerden muhafaza eylesin ve sizlere her türlü hayrı ihsan eylesin.
İnşaAllah bereket ve hayır üzere olun; sıhhat, afiyet ve saadet içinde yaşayın.
Ve inşaAllah cennette Mevlânâ Şeyh ve Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem ile ebediyen birlikte olmak duasıyla...
2026-04-18 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Mübarek olsun! Dün akşam itibarıyla bugün Zilkade ayının birinci günüdür.
Allah'a şükür, o haram aylar başlamıştır.
Bunlar üç aydır.
Bu aylar, mübarek hac mevsimi için daha da faziletlidir.
Allah Azze ve Celle'nin takdiri ve hikmeti sonsuzdur.
O aylar da Allah'a şükür bize bereketli ve mübarek olsun.
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) zaten haccı bir defa yapmıştı, o da son haccıydı.
O hacda yapılacak bütün şeyleri bize gösterdi ve öğretti.
Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolu Kur'an'dır, Kur'an'ın yoludur.
Kur'an'ı O'ndan daha güzel açıklayan olamaz.
Şimdi ortaya çıkmışlar, "Sırf Kur'an okuyacağız, ona tabi olacağız" diyorlar.
Sen gazeteyi bile okusan ne olduğunu anlamazsın, kalkmış Peygamber Efendimiz'i (sallAllahu aleyhi ve sellem) istemiyorsun.
Çok akılsız insanlar var.
Akılsız, hikmetsiz, insanları yoldan çıkaran bu insanlardan Allah bizi muhafaza etsin.
Onun için bu mübarek aylara hürmet etmek, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet etmektir, O'nu sevmektir.
Onlar hakiki, ihlaslı insanlar değil; milleti yoldan çıkarmak için uğraşıyorlar.
Allah'a şükür biz, Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) ne yaptıysa, ne ettiyse, kimi sevdiyse hepsini severiz ve hürmet ederiz.
Yolumuz budur.
Hakiki iman, hakiki İslam budur.
Bunun dışındakiler, Allah muhafaza etsin, şeytana kapılmış olur.
Onun için mürşid lazım, yol lazım; onlara sarılmak lazım.
Allah bizi bu yoldan ayırmasın.
İnşallah bugün de yine ihvanlarımızın yanına gidiyoruz; uzun zamandır gitmediğimiz o bölgelerdeki kardeşlerimiz de bizi bekliyorlar.
Allah onlara da yardım etsin, çünkü oralarda da Allah'ın hikmeti, "Müslümanız" deyip yoldan çıkanlar var.
Oradakiler, Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) hürmet etmeyen bir tâife haline gelmiş.
Bu ne hikmetse, şeytan onları daha çabuk yakalayabiliyor.
Şeytanın yaptığı hileler çoktur, Allah muhafaza etsin.
Onun için oradaki ihvanlar hem sevinsinler, hem de inşaAllah sayıları çoğalsın.
İnşallah doğru yoldan ayrılmasınlar, hiçbir şeytanın hilesine kapılmasınlar.
Allah muhafaza etsin, Allah yardımcımız olsun.
Seferimiz mübarek olsun inşaAllah.
2026-04-18 - Other
Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh.
İki uzun yılın ardından tekrar burada olmaktan memnuniyet duyuyorum; gerçi bana o kadar da uzun gelmedi.
Defalarca Paris'e gelmeye niyetlendik ama kısmet hep başka yerlere gitmekmiş.
Burası insanlık için, insanların dünyevi eğilimleri açısından önemli bir merkez. İyi şeyler için değil; genel olarak insanların sadece nefsini yönlendirmeye hizmet ediyor.
Şimdilerde bunu moda üzerinden yapıyorlar, ki bu aslında hiç de o kadar önemli bir şey değil.
Bu, insanlar için adeta bir dış kabuk gibi.
Sürekli farklı kılıklara bürünebiliyorlar.
Ama bütün bunlar nefs içindir, nefsinizi daha çok hoşnut etmek içindir.
Aradıklarını bir türlü bulamadıkları için sürekli yeni şeyler icat etmeye çabalıyorlar, ama sonuçta yine de bulamıyorlar.
İnsanlara sadece bir şeyler sunup "Bu yepyeni bir şey, mutlaka almalısınız" diyorlar ve insanlar da bununla mutlu oluyor.
Birinin nefsine—özellikle de kötü arzularına—hitap ettiğinizde, bu onu ziyadesiyle mutlu eder.
"Ah, çok güzelsin, çok iyisin, çok akıllısın" demek... Evet, bu onları çok mutlu eder.
Mevlânâ Hazretlerinin hep anlattığı meşhur bir hikâye vardır ve bu, tam da moda dünyasındaki insanların durumuna uyar.
Mevlânâ Hazretleri, bu hikâyeyi gençliğinde okulda okuduğunu söylerdi.
Evvel zaman içinde bir kral varmış.
Bu kral kıyafetlerinden asla tatmin olmaz, saraya gelen hiçbir yeni terzinin işini beğenmezmiş.
Kendisine en iyi kıyafetler, kumaşlar, her çeşit ürün getirilirmiş.
Ama bir türlü memnun kalmaz, "Hayır, ben kimsede olmayan bir şey istiyorum" dermiş.
Bu durum uzun bir süre böyle devam etmiş.
İki sahtekâr bunu duyduğunda hemen bir plan yapmış.
Yanlarında bazı eşyalarla, bir at arabasına atlayıp saraya gelmişler.
Demişler ki, "Kralımızın kimsede olmayan, eşsiz bir elbise istediğini duyduk."
"Biz de kralımıza çok özel bir kumaş dokumak için kendi makinemizi getirdik."
"Ancak bu çok masraflı bir iştir, dolayısıyla dünyada buna sadece kralın gücü yetebilir."
Kral bunu duyunca çok sevinmiş.
Hemen onları huzuruna çağırtıp, "Gelin bakalım, bana ne yapacağınızı ve bu kumaşın sırrını anlatın" demiş.
Krala dönüp, "Efendimiz, biz bu işte çok usta zanaatkârlarız," demişler.
"Biz bu kumaşın ipliğini aydan elde ediyoruz."
"Bu yüzden makinemizi kurup üretime geçmek için büyük bir odaya ihtiyacımız var. Ayrıca bu meşakkatli bir iş, tam bir yıl sürecek."
"Bir yılda yetiştirebilmek için her gün hiç durmadan çalışmalıyız."
"Fakat bu çok özel bir kumaştır; onu sadece zeki insanlar görebilir."
"Aptallar ise göremez."
"Tabii bunun için bolca paraya ve altına ihtiyacımız olacak."
"İhtiyacımız oldukça bize altın göndermeniz gerekecek."
Kral çok heyecanlanmış ve sevinçle, "Tamam, elinizi çabuk tutun. Ne isterseniz verilecek!" demiş.
Böylece işe koyulmuşlar. Bütün gün kumaş dokuyormuş gibi yapıyorlarmış.
Elleriyle dokuma hareketleri yapıyorlar, makineden de tezgâh sesleri geliyormuş.
Kral arada bir işlerin nasıl gittiğini kontrol etmeye geldiğinde, "Her şey yolunda, çok iyi gidiyor" diyorlarmış.
Kral da adamlarına övünerek, "Nihayet içime sinen ustalar buldum, kimsede olmayan eşsiz bir kumaş dokuyorlar" diyormuş.
Bir yılın sonunda sahtekârlar, "İşimiz bitti, şimdi bunu bedeninize göre dikeceğiz" demişler.
Ve kralı çırılçıplak soymuşlar.
Üzerinde hiçbir şey kalmayana dek bütün kıyafetlerini çıkarmışlar.
Sanki bu görünmez kumaşı ona giydiriyormuş gibi yaparak bir yandan da, "Unutmayın, bu kumaşı yalnızca akıllı insanlar görebilir" diyorlarmış.
Böylece kralı sözde 'giydirmişler' ve "Harika görünüyor!" demişler. Etraftakiler de, "Muazzam! Ne kadar harika bir kumaş, size çok yakıştı" diyormuş.
Kral, aptal damgası yemeyi göze alamamış. Ona, "Nasıl oldu efendim? Beğendiniz mi?" diye sormuşlar.
Sonra da eklemişler: "Şimdi bu elbiseyle halkın arasına çıkmalısınız ki, bu eşsiz kumaşı görüp hayran kalsınlar."
Kral da bu büyük geçit töreni için bir gün belirlemiş.
Atına binip halkın karşısına çıkmış.
Halk da aptal durumuna düşmemek için gerçeği söyleyemiyormuş.
Herkes içinden şöyle geçiriyormuş: "Kral görebiliyor demek ki. Ben aptalın teki olduğum için göremiyorum, o yüzden görmediğimi belli etmemeliyim."
Bu yüzden etraftaki herkes "Ah, tek kelimeyle kusursuz!" diye alkışlıyormuş.
Kral da halkın arasında bu şekilde kurula kurula ilerliyormuş.
Ta ki kalabalığın içinden küçük bir çocuk çıkana kadar...
Çocuk kalabalığa bakmış, olup bitene anlam verememiş ve "Kral çıplak!" diye bağırmış.
Bunu duyunca herkesin gözündeki perde kalkmış.
Kral büyük bir öfkeye kapılmış ve kafalarını vurdurmak için derhal o terzilerin bulunmasını emretmiş.
Fakat sahtekârlar çok kurnazmış; paraları aldıkları gibi çoktan sırra kadem basmışlar.
İşte moda dediğiniz şey de tam olarak budur.
İnsanlara çer çöp giydirirler. Saçma sapan şeyler üretirler ama insanlar yine de bununla mutlu olur.
Çünkü o kıyafetin üzerinde ünlü bir modacının ya da meşhur bir markanın adı yazıyordur.
İnsanları işte böyle uyutuyorlar.
Bu tarz bir aldatmaca en fazla insanların birbirine gülüp geçmesiyle sonuçlanır; yani aslında ufak bir meseledir.
Geçmişte yapılan ve günümüzde hâlâ devam eden asıl büyük oyunlarla kıyaslandığında...
Mevlânâ Hazretleri Fransa ile ilgili bir şey duyduğunda çok öfkelenirdi.
Neden mi? Devrim yüzünden...
Fransız Devrimi yüzünden.
O devrim, insanlığı mahvetti.
Mevlânâ Hazretlerinin asıl rahatsız olduğu konu da buydu.
Çünkü o devrim, başından sonuna kadar koca bir yalandan ibaretti.
Az önce bahsettiğimiz moda sadece bir oyuncaktır. İnsanları helak etmez; sadece insanların birbirine gülmesini sağlar veya ceplerindeki parayı çalar.
Fakat asıl felaket, insanlığın mahvedilmesidir.
Söylenen yalanlarla ve işlenen onca kötülükle...
Bu büyük yalanlardan biri de kralın eşi, kraliçe Marie Antoinette hakkındaydı.
Sözde Fransız halkı "Açız, yiyecek ekmek bulamıyoruz" diye isyan etmiş, o da "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" demiş.
Bu baştan aşağı, yüzde yüz bir yalandı.
Bugün bile Fransa'nın neresine gitsem görüyorum; toprakları gayet bereketli.
Buğday, et ve aradığınız her türlü nimet fazlasıyla var.
Hatta tarihçiler, o dönemdeki bir Fransız çiftçisinin, İngiliz çiftçisinden on kat daha refah içinde olduğunu söylerler.
Bastille zindanında insanların katledildiğini, bu yüzden onları kurtarmaya gittiklerini iddia ettiler. Oysa içeride topu topu yedi kişi vardı ve onların da bir deri bir kemik kalmış zavallılar olduğunu umuyorlardı.
Fakat hiç de cılız değillerdi, gayet kilolu ve iyi beslenmişlerdi.
Bu devrim, daha ilk günden itibaren insanlığa karşı yapılmış bir kalkışmaydı.
İşte Mevlânâ Hazretlerinin kızdığı nokta tam olarak buydu.
Ve ne yazık ki bu devrim Fransa'da başarıya ulaştı; çünkü hem dini hem de monarşiyi yıktılar. Orada her şeyi bitirdiler.
Fakat bu yıkım tüm dünyada devam ediyor.
Bilhassa da İslam ülkelerinde.
Henüz bitmiş değil. O devrim, dünya çapında henüz son bulmadı.
Kötü niyetli eylemler hâlâ devam ediyor; hiç durmuyorlar.
Bu gidişat ancak Seyyidina Mehdi aleyhisselam'ın gelişiyle son bulacaktır.
Bugün dünyada gördüğünüz bunca zulüm,
İşte kaynağını bu Fransız Devrimi'nden almaktadır.
Bütün kralları, sultanları ve en önemlisi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Halifesini ortadan kaldırdılar. Hilafeti yıktılar.
Ve sultanları kapı dışarı ettiler.
Onların en büyük düşmanları sultanlar ve krallardır.
Çünkü başlarında bir sultan varken istedikleri gibi at koşturamazlar. Sultan, monarşi ve krallar ortadan kalktığında ise diledikleri her şeyi yapabilirler.
Sözde seçim yapıyorlar, ancak o seçimlerde de kendi istediklerini tezgâhlıyorlar.
Kimi isterlerse başa geçiriyorlar,
Ve kimi isterlerse makamından edebiliyorlar.
Bu, devasa bir tiyatrodan ibarettir.
Fakat bu tiyatro sonsuza dek sürmeyecek. Bu devran da Seyyidina Mehdi aleyhisselam ile son bulacak.
Biz şu an hiçbir şey yapmıyoruz. Bir şey yapmamız da bize menedilmiştir; çünkü şu an her şey onların kontrolü altında.
İnsanları tehlikeye atmanın hiçbir lüzumu, hiçbir gereği yok. Kendinizi dünyayı kurtaracak bir kahraman sanmayın. Bu vazife yalnızca Seyyidina Mehdi aleyhisselam'a aittir.
Ve inşallah o günler de çok uzak değil.
Bütün bu zulümler son bulacak.
Allah sizleri ve bizleri muhafaza eylesin.
Ve güzel günleri görmeyi,
Bu zalimlerin sonunun geldiğine şahit olmayı cümlemize nasip eylesin.
2026-04-17 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Hazreti Ali kerremallahu vecheh buyuruyor: "Re'sü'l-hikmeti mehafetullah."
Yani her şeyin başı Allah'tan korkmaktır.
Her iyiliğin, her akıllı işin başı Allah'tan korkmaktır, Allah'tan utanmaktır, Allah'a asi olmamaktır.
Bütün iyiliklerin başı budur, diyor.
Hikmet dediğimiz en yüksek mertebedir.
İslam'da, insanlıkta hikmet demek, akıllı olmak; aklını hayra kullanmak demektir.
Bunu öğretmeyince insanoğlu insanlıktan çıkıyor, hayvandan bile aşağı bir duruma düşüyor.
Şeytan bunu unutturuyor, böyle olmasını istemiyor.
"Bunu yapmayın, Allah'tan korkmayın, kuldan utanmayın" diye öğretiyor şeytan.
Allah Azze ve Celle ise peygamberler vasıtasıyla güzel huylu, iyi insanlar olun diye Allah'tan korkmayı öğretiyor; çünkü bu en yüksek iyiliktir.
Allah'tan korkan kimseye zarar vermez, eziyet etmez, iyilikten başka bir şey yapmaz.
Ama Allah'tan korkmayanların, işte vaziyeti ortada, dünyayı birbirine yiyor, her tarafı mahvediyorlar.
Burada da "Allah'tan korkmak yasaktır" diyorlar, "Allah'tan korkmayın" diyorlar.
Öyle öğrettikleri budur, yani bu yeni eğitim sistemi budur.
Onun için çocukların neden böyle olduğu ortadadır, hiç başka sebep aramaya gerek yok.
"Yok şöyledir, yok böyledir" diyerek çocuklara Allah'tan korkmayı öğretmiyorsun.
Allah'a asi ol diyorsun, Allah'ın dediğini yapma diyorsun, ondan sonra da o çocuktan hayır bekliyorsun.
Hiç bekleme.
Bu işin çaresi şudur: bu çoluk çocuk sizin elinizde.
Onlara öğrettiklerinize dikkat edin, Allah korkusunu aşılayın çocuklara.
Sabahtan akşama kadar bir şeyler anlatıyorsunuz ama ne öğrettiniz?
Hep faydasız şeyler ve kötü şeyler.
"Avrupa ne diyorsa onu yapın, Allah Azze ve Celle'ye inanmayın" diyorlar.
"Peygambere hiç inanmayın, evliyalara hürmet etmeyin, iyi insanlara iyi diye bakmayın."
İşte budur öğrettikleri.
Oysa öğretilecek çok güzel şeyler var.
Allah emanet vermiş ellerinize, onlara iyiyi öğretin ki bir faydası olsun.
Böylece hem size, hem kendilerine, hem de insanlığa faydalı olurlar.
İşte Allah'tan korkmak budur.
Allah muhafaza etsin, Allah ıslah eylesin.
Allah ıslah eylesin hepimizi inşaAllah.
2026-04-16 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Allah'a daima şükretmek lazım.
Bu Allah'ın sevdiği yolda olan insanın, şükrünün daim olması lazım ki; Allah istediğine hidayet verir, istediğini yoldan çıkarır.
O'nun işine karışılmaz, hikmetine akıl sır ermez.
O'nun verdiği şeyleri başkası veremez.
Onun için bu yolda olan insanın şükretmesi lazım.
Bir de şükürle daim olur nimetler; en büyük nimet de budur.
لَئِن شَكَرۡتُمۡ لَأَزِيدَنَّكُمۡۖ (14:7)
Şükürle nimetler daim olur.
Bu iman nimeti, tarikat nimeti, şeriat nimeti, o yolda olmak Allah Azze ve Celle'nin bize büyük bir ikramıdır.
O ikramla ahirette ebedi saadet, dünyada da inşallah o iyiliğin ve güzelliğin tadına eren olur.
Allah Azze ve Celle onlara o tadı verdi mi, başka hiçbir şey güzel gelmez onlara.
Günahlardan ve kötülüklerden nefret ederler.
Onlara düşseler bile öyle yapışıp kalmazlar, onlardan kurtulmak isterler.
Çoğu insan, bu zamanın insanı -Allah muhafaza etsin- kötü şeylere alışıyor.
Kötü şeylere alıştı mı da onları bırakmak zor oluyor.
İşte o da imanın eksikliğinden kaynaklanıyor; onlardan tat aldığını zannediyor.
Halbuki öyle bir şey yoktur; o tıpkı deniz suyu gibidir.
Susayınca deniz suyu içen insan daha fazla susar, daha fazla ister.
En sonunda da patlar gider yani; hiçbir faydası yoktur, sonu yoktur.
Onun için Allah muhafaza etsin.
Bu nimetlere şükürler olsun.
Allah bu nimeti daim etsin inşaAllah hepimize.
Olmayanlara da versin inşaAllah.
Allah nefislerinden, nefsimizden muhafaza etsin hepimizi inşaAllah.
2026-04-15 - Dergah, Akbaba, İstanbul
Şevval ayının sonuna yaklaştık inşallah.
Zilkade, Zilhicce ve Muharrem; bu üçü haram aylardır.
Zilkade, Zilhicce, Muharrem.
Bu üç ayda Allah Azze ve Celle özel olarak "Savaş yapmayın." diyor.
"Ama size savaş açanlara karşı tabii ki savaşabilirsiniz." diyor Allah Azze ve Celle.
Bu ayların hikmeti, hac meselesi dolayısıyla insanların üç ay rahat gidip gelebilmeleridir.
Yani kadim zamanlarda; tayyare, uçak, araba olmadığı vakitlerde develerle veya yürüyerek hacca gidip gelebiliyorlardı.
Onun için emniyette olsunlar diye Allah Azze ve Celle, kendi hikmetiyle o ayları kadim zamandan beri haram aylar saymıştır.
Onların bereketi de daha çoktur, daha fazladır.
Şimdi, bizim tarikatta halvet vardır.
Halvet kırk gün yapılır.
Bulunduğu yerden çıkmadan, bir yerde oturup halvet yapmayı, Allah'a şükür her tarikatta olan insanın hayatta bir defa yapması lazımdır.
Daha sonra Şeyh Baba en sonunda bunu bizim için hafifletti; çünkü şimdiki hal ve ahvalde o halveti kaldıracak güç yok.
Onun için bunu hafifletti.
Bu, kısmi halvet olur.
Zilkade'nin birinden Zilhicce'nin onuna kadar.
Seher vaktinde, yani sabah namazından önce kalkıp işrak vaktine kadar niyet eder.
Yahut ikindi ile akşam arası, yahut da akşam ile yatsı arası.
İkindiden yatsıya kadar halvete niyet ederse, o da halvet yerine geçer.
Öteki türlü özel olarak kırk gün bir yerden çıkmayıp halvet yapmak bu zamanda pek olmuyor.
Onun için özel izin gerekir.
Şimdi bu kısmi halveti herkes yapabilir, daha kolaydır.
Hem tarikatın belli sorumlulukları, mesuliyetleri var.
Böylece hem o mesuliyeti yerine getirmiş hem de sevabını almış oluyorlar.
Mübarek aylarda ibadet yapmakla insan daha fazla ihsan ve sevap kazanmış olur.
Dünya hali tabii... Dünya haliyle insanın fazla alakadar olmaması lazım; her şeyde Allah Azze ve Celle'nin iradesi tecelli ediyor.
Ona biz karışamayız.
Bizim vazifemiz elimizden geldiği kadar O'nun yolunda, Peygamber Efendimiz SsallAllahu aleyhi ve sellem'in yolunda, emredilen yolda devam etmektir.
Allah bize yardım etsin.
Dünya işleri bizi meşgul etmesin inşallah.
Dünyanın meşgalesi hafif olsun.
Allah Azze ve Celle imtihan etmesin.
Allah Azze ve Celle bizi imtihanlardan geçirmeden; bize rızkımızı, her türlü sıhhati, afiyeti ve imanı versin.
Hayatımızı O'nun yolunda geçirelim inşaAllah.
Allah hayırlı ömürler versin.
Sahip göndersin.
O günleri de görelim inşaAllah.