السلام عليكم ورحمة الله وبركاته أعوذ بالله من الشيطان الرجيم. بسم الله الرحمن الرحيم. والصلاة والسلام على رسولنا محمد سيد الأولين والآخرين. مدد يا رسول الله، مدد يا سادتي أصحاب رسول الله، مدد يا مشايخنا، دستور مولانا الشيخ عبد الله الفايز الداغستاني، الشيخ محمد ناظم الحقاني. مدد. طريقتنا الصحبة والخير في الجمعية.

Mawlana Sheikh Mehmed Adil. Translations.

Translations

2025-10-15 - Other

Mevlana Şeyh Nazım Hazretleri'nin emriyle, inşaAllah, bu tekrar bir araya gelişimiz vesilesiyle kısa bir sohbet edelim. Elhamdülillah. Niyetimiz, her şeyi Allah rızası için yapmaktır. Allah rızası için, dostlarımızı, sevdiklerimizi görmek üzere bu uzun yola çıktık. İnşallah, Allah bu ziyaretimizi hem bizim hem de sizin için bereketli kılar. Elhamdülillah, uzun yıllar sonra yeniden buradayız. Dokuz yıl önce Şeyh Bahauddin Efendi ile buradaydık. Belki bir daha gelemeyiz diyorduk, zira yaşımız ilerliyor ve yolumuz da çok uzak. Fakat Allah bir şeyi dilediğinde, elhamdülillah, onu tekrar nasip eder. Bu yüzden, elhamdülillah, Brezilya'dan, Arjantin'den gelen bütün kardeşlerimizi, bütün ihvanımızı gördüğümüze çok seviniyoruz. İnşallah bu birlikteliğimiz, bu muhabbetimiz daim olur. Dediğim gibi, biz buraya turist misali, sadece etrafı gezip görmeye gelmedik. Bizim için asıl mühim olan, müminlerin kalbindeki Allah aşkını ve Allah'ı sevenlere olan muhabbetini görmektir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurur ki, en hayırlınız, görüldüğünde Allah'ı hatırlatan kimsedir. İşte biz de sizi görünce bu yüzden seviniyoruz. Bir mümini, bir Allah, Peygamber (sallAllahu aleyhi ve sellem) ve Evliyaullah aşığını gördüğümüz zaman, onların yüzündeki tebessüm bizi de mutlu eder. İnsanlar hep "sevgi, sevgi, sevgi" der durur, ama bu çoğu zaman gelip geçicidir. Hakiki sevgi, Allah Azze ve Celle'ye duyulan sevgidir. Allah Azze ve Celle'yi hakikaten sevenlerin muhabbeti asla tükenmez. Bilakis her an artar, çoğalır, derinleşir. Sonsuza dek, ebediyen... İnşallah. Fakat diğer, yani beşeri sevgilerde insanlar birbirini deli divane sevebilir, ama bir ay, beş ay, bir ya da beş sene sonra o ateş söner, o sevgi devam etmez. Peki, neden böyle olur? Çünkü insan noksandır. Herkesin bir kusuru, bir eksiği vardır. Hiç kimse mükemmel, hiç kimse kâmil değildir. Bu yüzden bir zaman sonra birbirlerinin kusurlarını görmeye başlarlar: "Aa, meğer o şöyleymiş," "Bu da böyleymiş" diye. Ve zamanla bu kusurlar göze batar, insanı mutsuz eder. Fakat Allah Azze ve Celle, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Hiçbir şey O'nunla bir tutulamaz, kıyas edilemez. İşte bu yüzden Allah'a duyulan sevgi eksilmez, bilakis daima artar. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz'e (sallAllahu aleyhi ve sellem) duyulan sevgi de her geçen gün ziyadeleşir. Meşayihimize, Sahabe-i Kiram'a, Ehl-i Beyt'e duyulan sevgi de böyledir; zamanla daha da artar. Çünkü onlar kâmil insanlardır. İşte beşeri sevgiyle ilahi sevgi arasındaki sır budur: Biri fani, diğeri ise bakidir. İnşallah bizim muhabbetimiz de o ebedi olanından olur. Ve inşaAllah, daha çok insan bu güzelliğe, bu manevi lezzete, bu feyze nail olur. Çünkü bu yolun başı da sonu da sırf Allah rızasıdır. Ve Allah da niyetimiz halis olduğu sürece bizimle beraberdir, inşaAllah.

2025-10-13 - Dergah, Akbaba, İstanbul

قُلۡ سِيرُواْ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ بَدَأَ ٱلۡخَلۡقَۚ (29:20) Allah Azze ve Celle, "Yeryüzünde gezip dolaşın." buyuruyor. "Allah'ın mahlukatına, yarattıklarına bakın." Allah Azze ve Celle'nin zatı hakkında düşünmek, O'nu tefekkür etmek olmaz. O'nun yarattıklarına bakacaksınız. O'nun zatı kimsenin aklına, hayaline sığmaz. Şimdi bir taife var; Allah Azze ve Celle için "göklerdedir, yerdedir" diyorlar... Allah hiçbir yere sığmaz. Bunların hepsi Allah'ın mahluku olduğu için, bu ayrı bir meseledir. Hassas bir mesele. Nereye giderseniz gidin, maksat Allah Azze ve Celle'nin yarattıklarına bakıp ibret almaktır. Allah'a şükür, bugün de biz epeyce uzak bir yere gideceğiz. Şeyh Muhammed Nazım el-Hakkani'nin, şeyh babamızın bereketiyle ve onun himmetiyle, dünyanın her tarafında tarikatın müridleri, sevenleri var. Onları ziyaret için ara sıra oraya buraya gidiyoruz. Allah'ın yarattığı her yer güzeldir. Allah, her şeyi insanların faydası için en mükemmel şekilde yaratmıştır. Ama mühim olan, nereye gidersek gidelim, maksadımızın seyahat etmek değil, Allah rızası olmasıdır. Yoksa artık dünyanın her yeri birbirinin aynısı olmuş. Büyük caddeler, binalar, vesaire... Artık hemen hemen nereye gitseniz, insan dünyadan bir zevk almıyor. Fakat bizim asıl zevk aldığımız şey, oradaki insanların, ihvanlarımızın yahut iman edecek veya hidayete erecek olanların sevincidir. Mühim olan onlardır. Yoksa bizim için dünya, seyahat, gezmek önemli değildir. Müridlerimiz bizi oraya buraya götürüyorlar, Allah razı olsun, kendileri de "Hizmet ediyoruz." diye seviniyorlar. Bizim asıl sevindiğimiz şey, insanların sevinmesi, onların mutlu olmasıdır. Bu mutluluk da Allah sevgisinden kaynaklanan bir mutluluktur. Allah'a yöneldikleri ve bu yolda oldukları için bir araya gelmemiz, onlara büyük bir sevinç veriyor. Bizim sevincimiz de bu oluyor. Yoksa dağdır, taştır, binadır, şudur budur, bunların hiç ehemmiyeti yok. İster dünyanın en lüks, en zengin yeri olsun, ister en fakir yeri; hiçbir farkı yoktur. O insanların Allah rızası için mutlu olmaları, sevinmeleri... Allah'ın verdiği bu iman sevgisi, bu İslam sevinci; işte bizim için mühim olan budur. Allah sayılarını ziyade etsin, müminleri çoğaltsın inşaAllah. Bu gideceğimiz yer, epeyce uzak bir yer. Daha önce bir defa gitmiştik. İkinci defa nasip olur mu diye düşünüyorduk. Allah'a şükür, nasip bugüneymiş. Selametle gidip gelelim inşaAllah. Oradaki ihvanlar da sevinsinler. Çünkü biz oraya epeyce uzak bir yerden gelmiş olacağız. Oradaki insanların da maddi imkanları çok fazla değil. Bu yüzden oraya gidince onlar Allah rızası için çok seviniyorlar. Sayıları daha da çoğalsın inşaAllah. Allah onları muhafaza etsin. Başkalarının da hidayetine vesile olsunlar inşaAllah. En başta da aileleri, akrabaları, hepsi imana, İslam'a gelsin inşaAllah. Bu da hepimiz için dünya ve ahiret saadeti olsun inşaAllah.

2025-10-12 - Dergah, Akbaba, İstanbul

إِن يَنصُرۡكُمُ ٱللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمۡۖ (3:160) Allah ile beraber olana, yani Allah'ın emrine itaat edene kimse galip gelemez; zafer daima onundur. Ona zarar gelmez. Muhakkak Allah Azze ve Celle'nin vaadi haktır. O vaat muhakkak gerçekleşir. Yani bunda şüphe yoktur. Onun için Allah ile beraber olun. Allah'ın yolunda daima sabit kadem durmak lazım ki Allah Azze ve Celle sana zaferi nasip etsin, yardım etsin inşaAllah. İnsanlar sabırsızdır. Sabretmezler; her şeyin hemen olmasını isterler. Allah'ın takdiri nasılsa öyle olur. Asıl zafer, imanımızı muhafaza etmektir. En mühim şey odur. Şeytana yenilmemektir, nefse yenilmemektir. Onlara yenilirsen kaybetmişsin demektir. Onlara galip gelirsen kazanmış, zaferi elde etmiş olursun. Dünya zaferi mühim değildir. Mühim olan, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi, cihâd-ı asgardan, yani küçük cihattan büyük cihada geçmektir. Peygamberimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), küçük cihadın savaş olduğunu buyuruyor. Büyük cihat ise ondan sonrakidir. Çünkü hayat boyu devam eden bir savaş vardır. İnsan; nefsiyle, şeytanla ve onun avanesiyle daima cihat halindedir. Büyük cihat içindedir. Bunu "Kazandım," deyip bırakmak olmaz. Nasıl bırakmak olmaz? Allah Azze ve Celle'nin yolundan ayrılıp, "Tamam, ben kazandım; savaşı kazandım, artık nefsimi de şeytanı da yendim." diyecek olursan, o an zaten kaybetmiş, her şeyi yitirmişsin demektir. İşte bu yüzden, hayat boyu sürdüğü için Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu daimi cihada "cihâd-ı ekber" demiştir. Büyük cihat, büyük savaş odur. Son nefese kadar bu savaşta Allah bizimle olsun. Onun yolundayız inşaAllah. Allah daima yardımcımız olsun.

2025-10-11 - Dergah, Akbaba, İstanbul

ثُمَّ كَانَ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَتَوَاصَوۡاْ بِٱلصَّبۡرِ وَتَوَاصَوۡاْ بِٱلۡمَرۡحَمَةِ (90:17) أُوْلَـٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ (90:18) Sabır ve merhamet, Müslümanın ve müminin sıfatıdır. Allah Azze ve Celle bunu sever. Merhamet edene Allah da merhamet eder. Merhamet etmeyen ise muhakkak cezasını çeker. İşte yaşadığımız bu günlerde, tabii ki çok zulüm oldu ve oluyor. Ta en başından beri, Osmanlı halifesini attıktan sonra, bütün dünyada zulüm en yüksek seviyelere ulaştı. İnsanları, "Sizi Osmanlı'nın zulmünden kurtaracağız" diye kandırdılar. Sadece burası değil, bütün dünya zulümle geçti. Milyonlarca insan katledildi, öldürüldü, zulüm gördü. Ne için? Müslüman'da merhamet olur; merhamet vardır. Birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye ederler, nasihat ederler. "Zulüm yapmayın" diye. Kâfir ise tam tersidir; onda merhamet değil, zulüm vardır. Onun için Müslüman, Allah Azze ve Celle'nin sevdiği kuludur. Allah onu taltif eder, ona ecrini verir. Allah, zalimin de kâfirin de hesabını sorar. Hesapları dünyada görülmedi diye sevinmesinler; ahirette zalimin hesabı muhakkak vardır. Dünyada da Allah onun içine bir ateş verir, rahat etmez. O ateşle ne yaparsa yapsın, içkisini içsin, uyuşturucusunu alsın, her türlü rezilliği yapsın, yine de fayda etmez. Yani o ateş ondan gitmez. Onun için bu dünyanın hali böyledir. Olan her şey Müslümanın faydasınadır. Hiçbir şey onun aleyhine değildir. Ne kadar zulüm, ne kadar sıkıntı varsa, bunların hepsi Allah katında mümine, Müslümana ahirette sevap olarak yazılacaktır. Onun burada çektiği sıkıntılara karşılık ahirette Allah Azze ve Celle öyle mükafatlar verir ki, diğer insanlar, "Keşke biz de bunları çekseydik" derler. Allah bizi zalimlerden eylemesin inşaAllah. Kimseye zulüm etmeyelim inşaAllah.

2025-10-10 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Allah Azze ve Celle, insanoğlunu diğer mahlukattan daha yüksek bir mertebede yaratmıştır. İçine her türlü iyiliği koymuştur. Bir de nefs vardır. Nefsini de içine koymuştur. Nefs, devamlı dediğimiz gibi, daima kötülüğü ister. Ancak Allah, içimize kötülüğü istemeyen bir şeyi de koymuştur. Ona da vicdan denir. Vicdan herkeste vardır. Müslümanda da, kâfirde de, herkeste de vicdan vardır. Allah Azze ve Celle, vicdanı insanoğluna yerleştirmiştir. İnsan kendini muhakeme etsin, zulmetmesin diye vicdanı koymuştur. Merhameti de koymuştur. Fakat insanın bunları yapabilmesi için nefsine galip gelmesi lazımdır. Çünkü vicdan sahibi olan kimse zulmetmez, kimseye eziyet etmez, kimsenin malını gasp etmez ve kimseyi kandırmaz. Ondan sonra, yavaş yavaş imanı da yükselir. Sonunda da çoğu zaman hidayete erer, hidayete vasıl olur. Ama o vicdan olmayınca, insan Müslüman olsa bile, nefsi ona iyilik yaptırmaz. Müslüman da olsa vicdansız insan; ne hak bilir, ne hukuk bilir, ne helal bilir, ne de haram. Kendine "Müslüman" der, beş vakit namazını kılar, hatta hacca bile gitmiş olabilir. Ama vicdanı olmadıktan sonra nefsine uyar, onun peşinden gitmiş olur. İşte bu sebeple, Allah'ın hikmetine akıl ermez. İnsanoğlunun aklı bunu kavramaz. Allah, "İnsanı en mükemmel şekilde yarattım" buyuruyor. وَلَقَدۡ كَرَّمۡنَا بَنِيٓ ءَادَمَ (17:70) Allah Azze ve Celle, "İnsanoğlunu en yüksek mertebede, en güzel vasıfta yarattım; onları karada ve denizde, her yerde mükerrem kıldık" diye buyuruyor. Peki, bu insanlık nasıl olur? İnsanlık, vicdanla olur. Vicdan olmayınca, o insanlık da kaybolur gider. İnsan, yaptığını aslında kendi kendine yapmış olur. İşte bu yüzden, bakarsınız adam gayrimüslimdir ama öyle bir vicdanı vardır ki, nice Müslümanın yapmadığı iyiliği yapar. "Bu nereden geliyor?" diye sorarlar. Bu, vicdandan gelir. Allah Azze ve Celle'nin, insanın içine koyduğu o vicdandan gelir. Diğer yanda bir Müslüman görürsün; her türlü zulmü, her türlü sahtekârlığı ve kötülüğü yapar. Peki, bu neden? Çünkü vicdanı kalmamıştır. Vicdanını öldürmüştür. Elbette, vicdanı bir kere öldürürsen onu yeniden diriltmek, uyandırmak çok zordur. Ama onu muhafaza edersen, bu senin faydana olur. Yaptığın işler güzel olur. En güzeli de Allah katında ve Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) nezdinde makbul olmaktır. Vicdanlı ve merhametli insan; Allah Azze ve Celle'nin, Peygamber Efendimiz'in, evliyaların ve müminlerin sevdiği insan olur. Asıl mühim olan da budur. Öteki türlü, senin sahtekârlıkla, insanları kandırıp kazıklayarak elde ettiklerinin, başkalarının elinden aldığın mülklerin bir faydası yoktur. Allah Azze ve Celle'nin onlara ihtiyacı yoktur. Asıl muhtaç olan sensin. İnsanlar vicdanlarına dönmeli ki huzur bulsunlar. Hani, "Vicdanım rahat, gönlüm rahat" derler ya; işte insanın vicdanı rahat olursa, gönlü de rahat olur. Allah bizi vicdansızlardan eylemesin inşaAllah. Allah bütün insanlara hidayet versin ki, içlerindeki bu güzel hasleti öldürmesinler inşaAllah.

2025-10-09 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstani Hazretleri, Şeyh Baba'ya sohbetlerini yazdırırdı. Birinci ders olarak, "Tarikatun kulluha edeb," diye buyururdu. Tarikat, edep üzerine kaimdir. Edepsizlik yapan kimse, "Ben tarikattanım," demesin. Edepsizlik yapan kimse, sokaktaki sıradan insandan bir farkı yok. İnsanlara hürmet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen, akrabasına ve komşusuna iyilik etmeyen kimse, tarikattan sayılmaz. Tarikat edeptir. Bu edep de Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) edebidir. İnsanlığın en mükemmel edebi, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) edebidir. Tarikat ehli de O'na tabi olmalı, yolundan gitmelidir. Bu yüzden kötülük yapmak, yalan yanlış işlerle uğraşmak tarikatta edepten sayılmaz. Edep; Allah Azze ve Celle'nin emrine itaat etmek ve Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolundan gitmektir. Başka bir şey değil. Şimdiki insanlar, edepsizlik yapmak için fırsat kolluyorlar. Bu, sıradan insanların vasfıdır; tarikat ehlinin değil. Tarikat, Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) güzel ahlakıyla ahlaklanmak ve O'na benzemeye çalışmaktır. Allah yardım etsin. Zira günümüzde tarikat ehli dahi nefsine hâkim olamıyor. Nefisleri onlara ne emrederse, onu istiyorlar. Nefislerinin arzusuna tabi olmuş durumdalar. Öyleyse tarikat nedir? Tarikat, terbiyedir. Nefsini terbiye edeceksin. Terbiye edilmiş bir nefis, en yüksek makamlara yükselir. Bağırmakla, çağırmakla, edepsizlik yapmakla bir yol alınmaz. Yol alınmak şöyle dursun, geri gidilir. Allah muhafaza etsin nefsimizin şerlerinden. "Tarikatta ne yapacağız?" diyorlar. İşte tarikatta yapılacak şey, edepli olmaktır. En mühim şey budur. Edebini muhafaza etmen; ne yaptığını, ne ettiğini, ne konuştuğunu bilmendir. Allah hepimize yardım etsin. Nefsimize uymamamız için kolaylıklar versin.

2025-10-08 - Dergah, Akbaba, İstanbul

Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ
(ev kema kal)
Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, kim Allah rızası için tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir, yüceltir.
Allah'ın yücelttiği kimse, hakikaten de yüce olur.
Ama kibirlenene gelince, Allah onu alçaltır da alçaltır.
Asla yükselemez.
Kendi kendine, "Ben şöyleyim, ben böyleyim," diyerek kibirlenen insan, zaten sevilmeyen bir insandır.
Zira kibirli insan, Allah Azze ve Celle'nin sevmediği kimsedir.
Kibir, insanoğlundaki en büyük kabahattir.
Büyük bir günahtır, güzel bir haslet değildir.
Ne yazık ki çoğu insan kibirlenir.
Kibirlenen kimse, Allah katında asla makbul olmaz.
Peygamber katında da makbul görülmez.
Kibir, ancak kâfire karşı gösterilirse caiz olur.
Fakat Müslümanların arasında, "Ben hocayım, ben şeyhim, ben vekilim, ben şuyum, ben buyum," diyerek kibirlenmek, yakışıksız ve faydasız bir davranıştır.
Bu davranış insanın günahlarını çoğaltır, sevaplarını ise siler.
İşte bu yüzden tarikat ehline yakışan en mühim haslet, tevazu sahibi olmaktır.
Tevazusu olmayan insan, tarikata zaten girmesi gerekmez.
Âlimlerin arasında bulunsun; "Benim ilmim şöyledir, böyledir," diyerek kendi kendine kibirlensin, lâkin ne kendine ne de bir başkasına fayda verir.
Allah, bizleri nefsimizin bu şerrinden muhafaza etsin.
Allah yardım etsin.
Kibirden muhafaza etsin inşaAllah.


2025-10-07 - Dergah, Akbaba, İstanbul

وَإِذَا خَاطَبَهُمُ ٱلۡجَٰهِلُونَ قَالُواْ سَلَٰمٗا (25:63) Allah Azze ve Celle müminler için buyuruyor ki; cahiller kendilerine yaramaz sözler söylediğinde, onlar buna aldırmazlar. Onlarla muhatap olmazlar. Onlara hiç ehemmiyet vermezler diye buyuruyor Allah Azze ve Celle. Bu tertip, bu usul, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin usulüdür. Allah Azze ve Celle'nin sevdiği bir ahlaktır. Bir cahil sana laf attığında, kalkıp ona cevap verirsen, ona kıymet vermiş olursun. Kendini kıymetli zanneder. O vakit sana daha beter saldırır. Sen cevap verdikçe, o da sana karşılık verir. Senin canını sıkar. Bunun ona bir faydası olmaz. Şimdi buna yeni tabirle 'polemik' diyorlar. 'Polemiğe girmeyelim' diyorlar. En mühim olan da budur. Çünkü şimdilerde cahiller her tarafta bu usulü öğrenmişler. Bundan kendilerine bir pay çıkarmak için herkese saldırıyorlar. Büyük küçük, alim zalim demeden herkese sataşıyorlar ki kendilerini meşhur etsinler, millet de onları bir şey zannetsin. İşte o zaman diğer cahiller de bu yüzden, hiç bilinmedik bir cahili bir şey zannedip onun peşine takılıyorlar. Onun için en mühim, en güzel şey, Allah Azze ve Celle'nin buyurduğu gibi, cahillerle muhatap olmamaktır. Sen hakkı söyle; kabul eden eder, etmeyen kendi bilir. Demek ki Allah ona kısmet etmemiş. Bu sebeple bu, mühim bir husustur. Ama şimdiki insanlar, biri bir şey söyledi mi hemen "Ben de onun cevabını vereceğim!" diye atılıyor. İşte bu doğru değil. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellemin usulü bu değildir. Zira Peygamber Efendimizin zamanındaki şu meşhur hadiseyi tekrar hatırlamak lazım. Birisi, Hazreti Ebubekir Efendimize kötü sözler söylüyor. Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem de yanında durmuş, tebessüm ediyordu. Bir defa, iki defa derken, üçüncüsünde Hazreti Ebubekir radıyallahu anhu o cahile cevap vermiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimizin yüzünün ifadesi değişmiş, tebessümü gitmiş ve oradan ayrılmış. Tabii Hazreti Ebubekir de diğer sahabeler de Peygamber Efendimizin ne zaman canının sıkıldığını, ne zaman hoşnut olduğunu anlarlardı. Hemen peşinden gidip sormuş: "Ya Resulallah, o adam bana onca kötü sözü söylerken siz tebessüm ediyordunuz." "Fakat ben cevap verince hoşnut olmadınız ve oradan ayrıldınız." Peygamber Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki: "O sana kötü sözler söylerken, Allah bir melek göndermişti ve o melek seni müdafaa ediyordu." "Sen cevap vermeye başlayınca melek oradan ayrıldı ve şeytan geldi." "Ben şeytanın olduğu yerde durmam," demiş. İşte mesele böyledir. Bunu da bilmek lazım. Sen cahile cevap verdikçe şeytan oradadır. Cevap vermediğinde ise melekler seni müdafaa eder. Onun için insanın nefsine hakim olması lazımdır. Bunu akıldan çıkarmamak lazım. Her cahille cevaplaşarak işi büyüttükçe, şeytanlar daha da çoğalır. Allah muhafaza etsin şerlerinden.

2025-10-07 - Bedevi Tekkesi, Beylerbeyi, İstanbul

Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Evlerinizi mezarlığa çevirmeyiniz." Onlarda nafile namaz kılınız. Yani evleriniz namazsız kalmasın, evde namaz kılınsın. Namazsız ev, mezarlığa benzer. Yani ruhsuz, sevimsiz bir yer olur. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, Cibril (aleyhisselam) kendisine gelmiş. "Ey Muhammed (sallAllahu aleyhi ve sellem)." "İstediğin kadar yaşa, sonunda öleceksin." Yani insan ne kadar yaşarsa yaşasın, ölümden kaçış yok, sonunda ölecektir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) de bir insan olduğu için, ölüm herkes içindir. Yine buyuruyor: "İstediğin kimseyi sev, sonunda ondan ayrılacaksın." Yani kimi seversen sev, ölümle ondan ayrılırsın. Bazen de ölüm olmadan insanlar ayrılıyor. "İstediğin şeyi yap, sonunda onun karşılığını göreceksin." Yani ister iyilik yap, ister kötülük yap, onun muhakkak bir karşılığı vardır. Onun karşılığını göreceksin. "Şunu iyi bil ki, müminin şerefi gece ibadetine kalkmasıdır." Yani gece teheccüde kalkıp ibadet etmek, insanlar uyurken müminin şerefidir; en yüksek mertebedir. İzzeti ise kimseye muhtaç olmaması, kimseye eyvallah etmemesi, Allah'ın kendisine verdiğine kanaat edip insanlardan bir şey beklememesidir. İşte izzet-i nefs denilen budur; Allah'ın verdiğine kanaat edip kimseden bir şey beklememek, yalnızca Allah'tan beklemek müminin izzetidir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Bir kimse geceleyin uyanır, eşini de uyandırır ve beraber iki rekat namaz kılarlarsa, o kimseler Allah'ı çokça zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar." Yani Kur'an-ı Azimüşşan'da zikredilen "Zâkirînallâhe kesîran vezzâkirât" (Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar) zümresinden olurlar. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sizden birisi gece namazına kalktığı zaman misvak kullansın." Misvak sünnettir. Çünkü biriniz namazında Kur'an okuduğu zaman, bir melek ağzını onun ağzının üzerine koyar ve ağzından çıkan her şey o meleğin ağzına girer. Yani misvak sayesinde ağızda kötü koku kalmaz. Melekler de o okunanları alıp kişinin sevap hanesine yazar. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) yine buyuruyor ki: "Sizden biri gece namaza kalktığında uykusuzluktan okuduğu Kur'an diline dolaşır ve ne dediğini bilemez hale gelirse, namazı bırakıp yatsın." Yani bazen erkenden kalkınca insan hakikaten öyle oluyor; biraz şaşkınlık hali oluyor, tam uykusunu alamamış oluyor. Biraz daha, bir saat kadar daha yatsa, o vakit daha dinç olur. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), Kur'an'ı karıştırmamak için bu ruhsatı vermiştir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Sizden biri gece namaza kalktığı zaman, namazına hafif ve kısa iki rekatla başlasın." O iki rekatla insan toparlanır, uykusu açılır ve ne yaptığını daha iyi bilir. İlk başta iki rekatı çok uzatmadan kılmasını tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem). Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) bu kafiye üzerine şu güzel hadisi söylemiş: "Hoş söz söyle, selamı yay, akrabanla iyi münasebet içerisinde ol, insanlar uykuda iken geceleyin namaz kıl, sonra selametle cennete gir" diyor Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem). Bunları yapan inşaAllah; güzel sözlü olan, herkese selam veren, akrabasıyla iyi olan, geceleri namaz kılan, o da cennete rahat, selametle girer. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "İçerisinde teheccüd namazı kılınan ve dua edilen saatlerin en faziletlisi, gecenin son bölümünün ortasıdır." Yani sabah namazından yaklaşık bir saat kadar önce kalkmak, en faziletli saattir. Ondan sonra da zaten sabah namazını kılıp ya işine gider yahut istirahat eder. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, farz namazlardan sonra kılınan en faziletli namaz... Elbette farz namazla başka namaz kıyaslanamaz, en faziletli olan farz namazıdır. Bazıları 'Ben farzı kılmıyorum ama şunu kılıyorum' der. Hayat boyu nafile de kılsan, bir vakit farz namazının sevabını alamaz. Ancak farz kılındıktan sonraki en faziletli namaz, gecenin son bölümünde, yani teheccüd vaktinde kılınan namazdır. Ramazandan sonra tutulan en faziletli oruç da Allah'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur, diyor Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem). Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Rabbin kula en yakın olduğu an, gecenin son bölümünün ortasıdır." "Sen o saatte, vakitte Allah'ı zikreden kimselerden olmaya güç yetirebiliyorsan, onlardan ol." Yani insanın Rabbine en yakın olduğu an secdedir ve bu namazlardadır; özellikle gecenin son üçte birindeki teheccüd vakti en faziletli vakittir. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Şüphesiz ki Allah her peygambere sevdiği, arzuladığı bir şey vermiştir. Benim sevdiğim şey de geceyi ihya etmektir." Her peygamberin değişik değişik sevdiği, çok istediği, arzuladığı şeyler varmış. Peygamber Efendimiz'in (sallAllahu aleyhi ve sellem) de arzuladığı, sevdiği şey geceyi ihya etmektir. "Ben gece namazına durduğum zaman, kimse arkamda namaza durmasın." Çünkü Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem), başkasını düşünüp 'o yorulacak' demesin diye tembih ediyor. Çünkü bazen öyle zamanlar olmuş ki, Peygamber Efendimiz namaz kılmış; Bakara'yı, Âl-i İmrân'ı, Nisa'yı, Maide'yi okumuş, cemaat de "Bütün Kur'an'ı mı okuyacak?" diye düşünmüş. Yani Peygamber Efendimizin arzusu namazdır, bu gece namazıdır; onun için, "Benim arkamda kılmasınlar ki geceleyin rahat olayım" diyor. "Ben namaza durduğum için arkamda durmasın." "Şüphesiz ki Allah her peygambere bir rızık vermiştir." Benim rızkım ise humustur, yani ganimetten alınan beşte bir paydır. "Ben vefat ettikten sonra bu pay, benden sonraki emir sahiplerinin, halifelerin hakkıdır." Yani savaşta elde edilen ganimetlerin beşte biri, Peygamber Efendimiz'den sonra gelen halifelerin, emirlerin hakkıdır. Sultanların, halifelerin. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "İmam namazı bitirinceye kadar onunla birlikte namaz kılan kimseye, bütün geceyi ihya etmiş gibi sevap yazılır." Yani imamla farz namazını kılıp, namaz bitene kadar (cemaatte) kalan kimse, geceyi ihya etmiş gibi olur. Peygamber Efendimiz (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: "Gecede öyle bir saat vardır ki, o anda Müslüman bir kul Allah'tan dünya ve ahiret işlerine dair bir hayır ister ve duası o saate denk gelirse, Allah ona istediğini mutlaka verir." "Bu saat her gecede bulunmaktadır." Yani o gece kalktığınızda, namaz kıldığınız vakit dualar yapın, istediğinizi isteyin. Duanız o saate rast gelirse, Allah'ın izniyle istediğinizi dünyada alırsınız; alamazsanız bile dua boşa gitmez, ahirette karşılığını alırsınız.

2025-10-06 - Dergah, Akbaba, İstanbul

وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَٰكُمۡ أُمَّةٗ وَسَطٗا (2:143) Allah Azze ve Celle buyuruyor: "Sizi orta halli bir ümmet kıldık." Yani, ne bir tarafa ne de diğer tarafa kayarak aşırılığa gitmeyin. Orta yolda olun. Çok katı olmayın. Çok yumuşak da, çok sert de olmayın. "Her şeyinizde orta halli olun," buyuruyor. Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat dediğimiz, yani Peygamber Efendimizin yolundaki tarikat ve mezhep ehli, işte onlar bu orta yoldadır. Onların dışındakiler ise yoldan çıkmışlardır. Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) emrinin dışına çıkmışlardır. Bir tarafa bakıyorsun, kendilerinden başka kimsenin Müslümanlığını kabul etmiyorlar. Öteki tarafa bakıyorsun, onlar da aynı şekilde. İşte bu yüzden hakiki taife, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'tir. Onlar, Peygamber Efendimizin (sallAllahu aleyhi ve sellem) yolundan gidenlerdir. Şimdi ise her yerden bir ses çıkıyor. Eskiden bir kişiyi dinlerdin ve kafan karışmazdı. Şimdi her taraftan birileri çıkıp millete ahkam kesiyor. Bu makinelerden, aletlerin içinden her türlü şeyi söylüyorlar. Kendi kafalarına göre "Bu böyledir, şu doğrudur, bu yanlıştır; o öyle yaptı, bunlar böyle yaptı" diyerek insanları birbirine düşürüyorlar. Orta yolu tutan insanlar ise kurtuluşa erer. Aksi takdirde, maalesef onları dinleyip yoldan çıkanlar oluyor. Çünkü fitne her tarafta var. Fitne, şeytanın işidir. İslam'ı ve insanları bozmak için devamlı uğraşır. Bu yüzden aşırıya gitmemek lazımdır. Aşırıya gitmek zarar verir. Aşırılık iyi değildir. Orta yolda olmakla hem kendine, hem başkalarına faydan dokunur, hem de rahata erersin. Dinini muhafaza edersin. Zira Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat, Ehl-i Beyt'e de muhabbet besler. Sahabe'ye de muhabbet besler. Sahabe'ye sövenler, onlar aşırıya gidenlerdir. Ehl-i Beyt'i sevmeyenler de aşırıya gidenlerdir. İşte bu böyledir; insanları kandırmak için her türlü yalanı ve aslı olmayan şeyi hakikat gibi gösteriyorlar. Hatta hadis uyduranlar çoktur. Hadisleri kabul etmeyenler de çoktur. Kur'an'ı bile kabul etmeyen taifeler var. “Hakiki Kur’an henüz gizlidir, sonra ortaya çıkacak,” diyorlar. İşte bu yüzden tarikat yolu, orta yoldur. Bu yolu takip etmek bütün Müslümanlar için faydalıdır. Aksi halde, "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır," derler. Bu durum insanlara zarar verir. Her zaman, hem dünya hem de ahiret için orta yolda olmak iyidir. Allah muhafaza etsin. Bizi nefsimize uydurmasın. Aşırılığa gitmeyelim inşaAllah.